29 Aralık 2013 Pazar

Günebakan

Çok değil, yaklaşık hepi topu beş yıl önce yazmanın benim için bir tutkuya dönüşeceğini söyleseler inanmazdım. Hatta güler geçerdim. Böyle bir yeteneğim olduğunu ben bile bilmezken, aslında doğru kelime "farkına varmamışken" olmalıydı, nereden aklıma gelecekti ki günün birinde bir roman yazacağım.

"Şehirli Kızdan Hikayeler" adıyla bu blogu açtığım o günü, daha dün gibi hatırlıyorum. İlk yazımı yayınladığımda "Okuyan olur mu acaba? Ya beğenmezlerse?" diye düşünüp, saat başı acaba kaç kişi okumuş, hiç yorum var mı diye bloguma girip girip baktığım zamanları düşününce gülümsemekten kendimi alamıyorum. 

Bu blogda büyüdüm ben. Olgunlaştım... 

Kelimelere hayat verebildiğimi, onların sadece harflerden ibaret olmayıp, bilakis efsunlu olduklarını burada keşfettim ben. Gittiğim yerlere, sizi kelimelerimle götürdüm. Hissettiklerimi yine kelimelerimle yaşattım sizlere. Gördüklerimi benim gözümle gördünüz, duygularımı ben gibi yaşadınız kelimelerim sayesinde. Kimi zamansa sizi tanımıyor olmama rağmen duygularınıza tercüman oldum. 

E-postalar attınız, yorumlar yaptınız. Destek oldunuz. En güzel olanı da, hiç tanımamanıza rağmen beğeninizi de, eleştirinizi de benimle içtenlikle paylaşmanız idi.

Hatırlarsanız Mart ayının başında size müjdeyi vermiştim "Hummalı Bir Çalışma" adlı yazımda. Giderek artan bir tutku, hatta belki de şu dünyadaki varoluş nedenim olduğuna inandığım yazmayı biraz daha ileriye götürmenin tam da vaktiydi. Zira kısa hikayeler bu arzuyu dindirmeye yetmez, kelimelerimin yarattığı dünya blog sayfalarına sığmaz olmuştu.

Ve nihayetinde "Günebakan" doğdu. İlk göz ağrım, kıymetlim...

Yazmak öyle bir şey ki, sayfalara aktarmakla iş bitmiyor. İnsanlara okutana, hatta okuyanların fikirlerini duyana kadar o ateş sönmüyor. İçinizi kavuruyor adeta. Yani demem o ki, aylardır içim içime sığmıyor. Soranlara, ne kadar çok istesem de bırakın konusunu, adını dahi söyleyemedim. Bir anlamda ser verip, sır vermedim inanın. 

Ama meraklanmayın, "Günebakan" çok yakında Düz Yazı Yayınevi etiketiyle çıkıyor. O yüzden kütüphanenizdeki yerini şimdiden ayırın derim. İmza günüme de beklerim efendim.

Gelişmelerden haberdar olmak için twitter hesabımdan (@elifgucluten) beni takip edin. Hatta takip etmekle kalmayın, sesinizi bana duyurun.

Sevgilerimle, 




31 Ekim 2013 Perşembe

KIZIMA


Ölüm…

Çaresi, çözümü olmayan, sırf kalbi değil, insanın içinde ne var ne yoksa kasırga misali alt üst eden, tarif edilemeyecek kadar yoğun ve acı duyguları yaşattıran, ruhta bir daha asla doldurulabileceği tahayyül edilemeyen boşluklar yaratan o hırçın, o insafsız, o umarsız son nokta. Kalbini sızlatması yetmezmiş gibi, adeta yarayı elinde okla deşelemek ve acıyı katbekat artırmak istermişçesine pişmanlıkları, keşkeleri, iç hesaplaşmaları da beraberinde getiren dünya üzerindeki en zalim, en acımasız ortak kaderimiz.

Tecrübe edilmiş olsa dahi, bir önceki kaybın yaşattığı ile bir sonrakinin yaşatacağı acının asla birbirini tutmadığı bilinmezliğe doğru çıkılan o karanlık yolculuk. Zamanının geliyor olduğu bilinse dahi, asla hazırlıklı olunamayan, önlemi alınamayan kaçınılmaz…

Geride kalanın ruhu böylesine acı çekerken, yitip gidendeki tin kim bilir ne hüzünler yaşar? Belki geri dönmek ister? Veda edemediyse hoşça kal demek ister… Kim bilir?

Şuan hissettiklerimi nasıl kelimelere yansıtırım bilemiyorum. Sanırım Cahit Zafiroğlu’nun da dediği gibi, “Bilmediğim ve ne yapacağı belli olmayan bir duyguyla hırpalanıyorum boyuna.” İçim acıyor, binlerce kırık cam parçası aynı anda her hücremi kesiyor adeta. Öyle daralıyorum ki, nefes alamıyorum. Boğuluyorum da kimse farkında değil sanki.

Güneş her gün doğuyor, benim kızım ölmüş. Hiç aldırıyor mu bak? Umursuyor mu hiç? Öylesine kızıyorum ki! İstiyorum ki herkes sussun, hayat dursun. Zaman ilerlemesin. Bu acı hiç dinmesin. Hep hissedeyim. Çünkü eğer, acı geçerse unuturum gibi geliyor. Unutursam suç işlermişim, ihanet edermişim gibi geliyor.

Meğer ne soğuk, ne insanın ciğerini delen bir duyguymuş bu. Yeryüzünde ölümün insan ruhunda yarattığı gamdan, daha ağır bir keder yokmuş aslında. Kızım ben seninle tattım bu duyguyu. Ne aşk acısı, ne başarısızlık, ne para, ne mal, ne de mülk kaybının verdiği üzüntü. Hiçbirine benzemezmiş, bunu anlattın sen bana.

Kalbimin kabullenmek istemediği, aklımın reddettiği ölüm. 

Emrihak…

Senin cansız küçücük bedenini görünce, inanamadım. İnanmak istemedim. Gerçek olamazdı bu. Olsa olsa kabus idi. Haykırdım, yalvardım geri versinler seni bana diye. Fakat nafile. Sana yalvardım uyan diye, gözlerini aç da bana bak diye. Ama beni duymadın. Başında bekledim, kalk da evimize gidelim diye. Lakin uyanmadın. Ölümü sana hiç yakıştıramadım benim kuzum. Kıyamadım sana. Bırakamadım oralarda. Anne yüreği kızım, canımdan alın ona verin dedim. Yapmadılar, yapamadılar. Mümkün değildi ki…

Bir tanecik sevgilim, neşe kaynağım, hayat arkadaşım, kızım, çocuğum, aşkım, yavrum… Her sabah olduğu gibi uyandığımız o gün, nereden bilebilirdim ki her şeyin biranda değişeceğini? Seni, benim biriciğimi ebediyen yitireceğimi? Nereden bilirdim o ameliyatın seni benden ayıracağını? Bilemedim. Ah ellerim kırılsaydı da kendi ellerimle götürmeseydim seni. Vermeseydim ölümün soğuk kollarına. Sen bana tüm sevgini vermişken, ben sana ihanet ettim kızım. Affet beni…

Dört yıllık ömrün boyunca sanki tek vazifen etrafına neşe vermek ve girdiğin hayatlara mutluluk katmakmışçasına her daim pozitif, her an enerji dolu, etrafına adeta ışık saçan, minicik yüreğine kocaman sevgiler sığdıran sen, muazzam varlık... Seni nasıl tarif ederim, kelimelere nasıl sığdırırım hiç bilmiyorum. Kelimeler kifayetsiz kalır derler ya, işte seni anlatmaya da, değil kelimeler hatıralar yetmez. Sanki sana haksızlık edermişim gibi geliyor birtanem. Ya eksik söylersem, ya yanlış aktarırsam seni, suç işlemişim gibi geliyor. Senin o hayat enerjini sadece seninle yaşayanlar değil, seni görüp de, kendini senin büyüne kaptıran, belki iki dakika belki de daha az seninle temas kuranlar bile hissetmiştir emin ol.

Şimdi sensiz nasıl yemek yerim, nasıl nefes alırım, nasıl gülerim? Nasıl devam ederim ben? Suçlu hissetmez miyim hiç sanıyorsun? Sen kara toprakta buz gibi yatarken, ben rahat uyur muyum sanıyorsun? Nasıl devam ederim yoluma yol arkadaşım olmaksızın?

Gözlerimin içine senin gibi kim bakabilir şu fani hayatta bebeğim? Kim dinler, kim anlar beni senin beni dinleyip anladığın gibi? Kim gözyaşımı siler? Sessizce, kelimeler olmaksızın telkin eder beni? Kim?

Her gün eve gelişimde dört yıl boyunca ne eksik ne fazla, her Allah’ın günü aynı coşkuyla kim karşılayabilir ki beni? Sen benim kanadım, kolum, yüreğimdin kızım. Bil ki kalbimi de alıp gittin.

Günler geçtikçe senden uzaklaşıyormuşum gibi hissederken, hatıralarının, senin o ışıl ışıl bakan gözlerinin hafızamdan yavaş yavaş, usulca silinip gidecek olmasına nasıl dayanırım? Nasıl baş ederim bu çaresizlikle?

O ev seninle hayat doluydu. Şimdi adeta ruhsuz, soluksuz. Nasıl girerim kapısından içeri o bomboş evin?

İçim seninle öylesine dolu ki, nasıl boşaltırım? Nasıl diner bu acı? Zaman mı? Zaman her şeyin ilacı mı sahiden? Hayır kızım, hayır değil birtanem. Olsa olsa zaman sadece yaşayanları, yitip gidenlere yaklaştıran bir vasıta, bir araç olabilir. Şimdi daha iyi anlıyorum neden zamanın acıyı hafifleteceğini söylediklerini. Beni sana yaklaştıracak olmasında mı bulmalıyım teselliyi?

Yüzündeki her ifadeyi, her mimiği ben bilirim. Kimse bilemez. Her tepkini, her hareketini kalbime kazıdım, kimse silemez güzel kızım. Ne zaman, ne de başka bir nefes… Senin bana o küçücük kalbinle sunduğun sadakati, karşılık beklemeksizin duyduğun sevgi ile adanmışlığı yeryüzünde başka hiçbir varlık veremez.

Her zaman yazı yazmak çocuk oyuncağı gibi gelirken, günlerdir bu yazı yazmaya çalışıyorum. Ama yazamıyorum. Yazıyorum siliyorum, yazıyorum siliyorum… Beğenmiyorum yazdıklarımı. Sana daha iyisini vermek istiyorum. Keşke yazdıklarımı silebildiğim gibi, geriye gidip olanları da silsem. Geçmişe gidip, seni geri getirebilsem. Lakin hiçbir şey seni geri getirmez bilmez miyim? Günlerdir vicdan muhasebesi yapıyorum ve hep ben borçlu çıkıyorum biliyor musun?

İnan belki de ilk defa kendimi ifade etmekte böylesine zorlanıyorum. Seni de sensizliği de anlatmak öylesine zor ki güzel kızım…

Ne yapsam da seni geri getiremem biliyorum. En azından şunu söyleyebiliyorum, seni keşke daha çok sevseydim diyemeyeceğim kadar çok sevdim. Sana olan sevgim, aşkım asla bitmeyecek. Annen seni çok seviyor kıymetlim.

O kadar hayat doluydun ki meleğim, ölüm sana hiç yakışmadı küçük kızım, hiç yakışmadı. Beni affet kendi küçük, ama yüreği kocaman kızım benim. İçi dışı güzel meleğim. Affet anneni…

Bu bir itiraf kızım. Bu bir haykırış, bir isyan. Çığlık, özlem, yakarış. Pişmanlık, suçluluk. Çaresizlik bebeğim. Gözyaşı, hüzün. Bunun adı sensizlik. Bunun adı ölüm…




15.09.2009-24.10.2013

5 Eylül 2013 Perşembe

Etme Eyleme, Esip Gürleme Bozca Kız

İnanır mısınız bu sene neye heves ettiysem olmadı. Hani olur ya neye elinizi atsanız kurur, neye heves etseniz sonuçlanmaz. İşte bana da aynısı oldu. Sene başından bu yana ne plan yaptıysam, ne organize etmeye kalkıştıysam da sonunu getiremedim. Onüçün laneti midir bilemiyorum. Lakin 2013 verimli bir yıl olmadı diyebilirim. Tek üretimim romanımdı. O da henüz yayınlanmadı.


Trajikomik durumumun en kısa sürede normale dönmesini ümit ederek, yazın son demlerini yaşarken 30 Ağustos Zafer Bayramı tatilindeki üç günü heba etmeyelim dedik ve gezgin ruhlu yol arkadaşım ile başladık rota belirleme çalışmalarına. Bozcaada açık ara önde gitti seçimlerimiz arasında. Gelin görün ki, sadece bir hafta kala plan program yapmaya kalkışırsanız, hele de mevsim itibarıyla tercih edilen bir mekân olmasının verdiği talihsizlikle, hangi oteli arasam aldığım yanıt “doluyuz” idi.

Lakin tekne tatilimin son dakika heba olması, çok kere deneyip de Ayhan Sicimoğlu’nu Suada’da dinlemeye gidememem (hastasıyız kendisinin), Yunan Adaları hayalimin suya düşmesi, ve daha hatırlayamadığım irili ufaklı planlarımın yatması gibi hevesimin kursağımda kalmasına göz yumamazdım. Yılmadım. İnat ettim tabi ki. Araştırmaya devam ettim ve sonunda Bozcaada’ya iki gece üç gün için giden bir turda yer bulmayı başardım. Gözü kapalı kabul ettim şartlarını. Otelin nasıl olduğu veyahut merkezde olup olmaması çok da önemli değildi o saatten sonra. Ne de olsa Bozcaada’ya gitme şansını yakalayabilmiştim nihayetinde. Kıracağım ya şeytan denen o densizin bacağını, her yol mübahtı o saatten sonra.

İşi şansa bırakmayı sevmeyen biri olarak, başladım Ada hakkında araştırma yapmaya. Hatta sevgili Google yetmedi, daha önce Ada’ya giden arkadaşlardan da telefon jokeri babında ekstra bilgiler alınmadı değil tabi. Nerede yenilir, ne yenilir, şarap illaki içilecek de hangi şarap en iyisidir (tüyo için teşekkürler Sinan), nereleri görmeden gelmemek lazım vesaire…

Bavullar hazırlandı, verilen tüyolardan serinliği dikkate alarak hırkalar iliştirildi kenara köşeye (teşekkürler Tuba), Ada haritası cebe konuldu (Ben eski kafalıyım arkadaş. Cep telefonunda navigasyon haritası da olsa, elimde kâğıt olsun isterim).

Malum yurtiçi turlarda buluşma noktası, Anadolu Yakası için Kadıköy Evlendirme Dairesi otoparkıdır ya, saatimiz 22.00’yi gösterdiğinde koyulduk yola. Vardığımızda gördüğümüz manzara tüyler ürperticiydi. Otopark olmuş bir mahşer yeri. Koca koca tur otobüsleri, tur adlarını çığırtkan gibi bağırmak suretiyle ahalisini bir araya getirmeye çalışan tur rehberleri, ellerinde çek çek bavulları İstanbul’dan kaçıyor olmanın heyecanı ve coşkusuyla (biz de dahil) bir o yana bir bu yana koşuşturan insanlar… Görmeyin karmaşayı. İşte o an dedim ki kendi kendime, “Bunun dönüşü de var. Eyvahlar olsun!” Sonra kendimi teselli etme çabalarıyla, “Yok canım herkes aynı yöne gidecek değil ya…” diyerek iç sesimi susturdum.

Bozcaada’ya gidiş güzergâhımız, her ne kadar Yenikapı-Bandırma feribotu ile deniz yolculuğu, ardından da Bandırma-Çanakkale/Geyikli İskelesi’ne kadar kara yolu olarak belirtilmiş olsa da, yoğunluk olması nedeniyle kara yoluyla Geyikli İskelesi’ne ulaşacağımız yönünde fikir değiştirdi eski boksör, şimdinin tur rehberi Erol Bey. Sıkıysa karşı çıkın. Tabi ki kimseden çıt çıkmadı.

Lakin gittiğimiz yol bir bozuk bir bozuk, anlatamam. Aracımız, Mercedes’in onyedi kişilik olanlarından. Gece uyuyabilene aşk olsun. Her çukuru hissederek, hoplaya zıplaya yol aldık durduk gece boyu. İç organlarım yer değiştiriyor sandım inanın. O kadar rahatsız bir yolculuktu sizin anlayacağınız.

Yedi buçuk saat süren yolculuğun nihayetinde sabah 06.30’da Geyikli İskelesi’ne vardık. Yine kuyruk, yine kuyruk… Sanırsınız tüm İstanbul Bozcaada’ya gidiyor. Tüm plakalar 34. Neyse ki saat 08.00’de olan ilk feribota binmeyi başardık. Yaklaşık bir saat süren yolculuktan sonra da Ada’ya ulaştık.

Ada adı gibi “boz”, öyle yemyeşil filan değil. O yüzden yeşil bir ada beklentisiyle gitmeyin Bozcaada’ya. Yoksa hayal kırıklığına uğrarsınız. Hiç öyle vakur bir hali de yok. Başına buyruk, hoyrat, asi ruhlu bir çocuk gibi hiddetle esen rüzgârıyla adeta hıncını sizden çıkarır bir hali var Bozcaada’nın. Koynuna aldığı Ada halkından başkasını istemez gibi hırçın, aksi bir hâlet-i ruhiye içerisinde. Niye geldiniz gibi sorgular bir tavrı var. El değmemişliğinin değişmesini istemez gibi. Haksız da değil hani…

Otelimize vardığımızda güzergâh değişikliğimiz gibi
Ege Otel
ikinci bir sürprizle daha karşılaştık. Henüz otel odaları boşalmamış. Sadece üç oda uygunmuş. Şanslı üç kişiyi açıklıyorum dediğinde rehberimiz, henüz afyonumuz patlamadığından mıdır nedir herkeste bir kabullenmişlik hali hâkimdi. İlk ismi söylediğinde anca kavrayabildik olayı. İlk isim biz değildik. İkinci isim de biz değildik. Eğer üçüncü isim de biz değilsek, odaların müsait hale geleceği öğlene kadar dinlenme imkânımız olamayacaktı. Yol boyunca koordinatlarını şaşıran iç organlarımın normale dönmesi için bir saatlik de olsa şekerleme yapmam lazımdı. Yoksa 13’ün laneti burada da mı peşimi bırakmayacaktı? Boksör Erol’un dudaklarından kelimeler sanki ağır çekimdeymişiz gibi döküldü, “Üçüncü şanslı isimmm Eeeliiiffff..….”. Evet, evet işte bu! Ağzım kulaklarımda anahtarı kaptığımız gibi odaya geçtik, yol arkadaşımla birlikte.


Turla gitmeye niyetli olmadığımız ve fakat turlar tüm otel ve pansiyonları kapattığı için, mecburiyetten tura dahil olsak da, özgür gezgin ruhumuzdan vazgeçecek değildik tabi ki de. Tura kalsa iki gün boyunca sabah kahvaltısı sonrasından 17.00’ye kadar Ayazma Plajında günü öldürecektik. Fakat biz önceden karar vermiştik. Motor kiralayıp Ada’yı kendimiz keşfedecektik. Zaten hepi topu Kadıköy büyüklüğünde olan bir ada Bozcaada.

Ufak bir şekerlemenin ardından, attık kendimizi otelin dışına. İstikamet, “mutlaka orada yemek yiyin” denilen Sandal Restoran’a akşam için rezervasyon yaptırmaya. Lakin ne mümkün? Haftalar öncesinden millet rezervasyon yaptırmış. Ne yapalım başka yerde yeriz diyerek alternatif mekân olarak belirlediğimiz Salkım Restoran ile Simyon Meyhane’de şansımızı deneyelim dedik. Aldığımız cevap hep aynı idi, “Yerimiz yok”. Son olarak Asmalı Meyhane’ye yönümüzü değiştirdik. Nihayetinde muvaffak olmuştuk. Akşam için rezervasyonumuz tamamdı. Sıra gelmişti motoru kiralamaya. Zaten Ada’da motor kiralayan iki yer var. Biri Akyüz Rent a Bike, diğeri de Efe Tekin Motor Kiralama.

Ada’ya her anlamda kıtlık gelmiş. Tam bir kâbus.
Bozcaada’yı resmen İstanbullular istila etmiş, istilayla da kalmamış çekirge sürüsü gibi her şeyi kurutmuşlar adeta. Motor için de aldığımız cevap aynı idi. Yani hemen hemen… Akyüz’de hiç kalmamış motor. Efe Tekin’de ise sıra varmış. Motor kiralayan adamcağızın ağzından girdik burnundan çıktık. Atmadığımız takla kalmadı. Günlüğü 70,00 TL’ye kiralanan motoru (benzin hariç, siz dolduruyorsunuz depoyu), bir buçuk günlüğüne 100,00 TL’ye kiralamaya ikna ettik. İlla motor mu gerek demeyin. Arabayla gidemeyeceğiniz, bırakın asfalt yolu, yol dahi olmayan yerler de var. Ayrıca zaten minicik Ada’nın daracık sokaklarında yine 34 plakaların oluşturduğu trafik var. Eh yani tatile biraz da bunlardan uzaklaşmak için gitmiyor muyuz? Eee o zaman? Hem birazcık yeni şeyler denemeye, kalabalıktan sıyrılıp herkesin gittiği yerler dışında yerlere gitmeyi hedef koyun kendinize. İnanın pişman olmazsınız.

Bu arada baştan anlaşalım. Ben öyle size her yerden edinebileceğiniz bilgilerden, yok efendim Bozcaada Kalesi’nden Polente Feneri’nden, müzesinden, kilisesinden, rüzgârgüllerinden bahsetmeyeceğim. Sadece herkesin Bozcaada’ya gidip de gördüklerini anlatmayacağım tabi ki de. Ben görülmeyeni de, ya da çok az insanın görme şerefine nail olduklarını da aktaracağım.

Öğlen olduğunda ada yemeklerini denemeye 4 Hanımeli Restoran’a gittik. Adından da anlaşılacağı üzere tatlı mı tatlı, güler yüzlü, misafirperver dört hanımın işlettiği sevimli bir restoran 4 Hanımeli. Olur ki Bozcaada’ya yolunuz düşer ise, ada mantısı, değişik baharatlar kullanılarak minik minik sarılmış, parmaklarınızı yedirtecek etli yaprak sarma ve lokma tadında, ince hamuruyla elle yenilen lezzet bombası Mafiş tatlısını yemeden gelmeyin derim. 

Ada merkezi cıvıl cıvıl. Taş sokaklara atılan masa sandalyeler, yerel şarapların ve ev yapımı reçellerin satıldığı dükkânlar, Bozcaada hatırası hediyelik eşya alabileceğiniz küçük tezgâhların olduğu pazardan tutun da, Ada’ya has damla sakızlı bademli kurabiye alabileceğiniz pastaneler ile tam bir renk cümbüşü diyebiliriz.


Ada merkezini gezmek çok zamanınızı almayacaktır. O yüzden eğer merkezden öteye gitmeyi planlamıyorsanız, Bozcaada için iki günden fazla bir süre ayırmayın derim. Zira yapılacak çok bir aktivite olmadığı gibi gece hayatı, yok denilecek kadar az diyemeyeceğim, direkt “yok”. Zaten bu yüzden de ergen gençliğin uğrak yeri olmadığı gibi, yaş ortalamasına vuracak olursak, 25-50 yaş arası diyebiliriz. Benim gittiğim dönem mi öyleydi bilemiyorum, ama çocuklu aile de pek yoktu. Yani kafanızı dinlemek istiyorsanız, ya da sevgilinizle baş başa olacağınız, birbirinizden başka uğraşacak başka bir şeyin olmadığı bir yer arıyorsanız, Bozcaada tam sizlik derim.

Akşam yemeğimizi Asmalı Meyhane’de yedik.
Mezeler güzeldi. Lakin beni bilirsiniz beğendiğimi överim, beğenmezsem de söverim. Lafımı esirgemem. O yüzden alınmaca darılmaca olmasın. Avuç içi kadar meze tabakları ile adam başı iki tane düşen kalamar tabağıyla, 35’lik rakıya getirdikleri hesap hiç de örtüşmüyordu. Ben de her yaz mutlaka gittiğim Cunda’yı pahalı sanırdım. Ada esnafı belki bizlerin çok alternatifi olmamasından, belki de insan yoğunluğundan müşteri arayışı sıkıntısı yaşamamalarından mıdır bilinmez, hesapları şişirmişler diyebilirim. Siz siz olun öyle bayramdı, yok bağbozumuydu zamanlarında değil, normal sıradan bir tarihte gidin Bozcaada’ya. Şunu da belirtmek isterim hemen hemen tüm restoranlar benzer, arada çok fark yok. O yüzden kasmayın illa şuna gideceğim diye.


Akvaryum Koyu
Asıl büyük gün bizim için cumartesi idi. Zira motorumuzla Ada’yı keşfetmek için yola çıkmıştık. Bozcaada’nın bir ucundan diğer tarafına doğru gezerken gördüğümüz, keşfedilmeyi bekleyen muhteşem manzara karşısında büyülenmemek elde değildi. İşte o zaman hırçın, dinmeyen rüzgârıyla hiç de misafirperver olmadığını düşündüğüm Bozcaada’nın, aslında koynunda sakladığı ziynetini sadece görmek arzusunda olanlara sunduğunu anladım. Meğer Bozcaada’ya karşı ne kadar önyargılı davranmışım. Heredot’un “Tanrı, insanlar uzun ömürlü olmalı diye Bozcaada’yı yaratmış” sözü ne kadar da yerinde söylenmiş.

Üzüm bağlarının ve tek katlı taş bağ evlerinin yol boyunca sağlı sollu bize eşlik ettiği bu keyifli yolda, insan kalabalığından uzakta, kelimelere dökemediğim tonlardaki rengiyle, ayna misali gökyüzünü ayaklarınızın altına taşıyan şıkır şıkır görünümüyle, turuncuya çalan kumuyla, denize girdiğimiz isimsiz gizli koyların güzelliğini tarif etmek için tek bir sıfat bulmakta zorlanıyorum. Hani o hep duyduğunuz, Bozcaada’nın meşhur unvanlı, insan istifinden ibaret Ayazma Plajı ya da Habbele Plajı, kendilerini vazgeçilmez sanmaya devam edebilirler. Ya da bırakalım öyle sansınlar, herkes de öyle bilsin. Bilsinler ki, bu size özel kumsallar öyle kalmaya devam etsin. Şunu da belirteyim turlarla gidemezsiniz bu dediğim koylara. Kendiniz gitmelisiniz Şimdi düşünüyorum da, yazmasa mıydım bunları? Sırlarını açık etmiş oldum Bozca kızın…

Dedim ya uçtan uca tavaf ettik Ada’yı. Denize girmek dışında da mola verdik tabi. Üzüm bağlarından göz hakkı da aldık, dağ kekiklerinin olduğu toprak yoldan giderek, dili olsa ne hikâyeler anlatacak, kim bilir nelere tanık olmuş eski deniz fenerini de ziyaret etmeyi de ihmal etmedik.
Tadı damağımızda kalan Ada’dan İstanbul’a dönüş yolu ise onüç buçuk saat süren çileli bir süreçti. Bozcaada iskelesinde sabahtan başlayan feribot konvoyu Yalova’ya kadar sürdü desem çok da abartmış olmam inanın. O kadar ki, mola verdiğimiz yerlerde yiyecek kalmamış olması, yoldaki kalabalığın ne denli çok olduğunu aşağı yukarı tasavvur ettirir size sanıyorum. Biz İstanbullular o kadar kanıksamışız, o kadar alışmışız ki bu trafik denen merete, bile bile lades yapar gibi, yakaladığımız her tatil fırsatında, o hiç ayrılamadığımız arabalarımızdan kopamıyoruz. Kopamadığımız için de yollarda saatlerce beklemeye, bu eziyeti çekmeye de razı geliyoruz bir nevi.

Hadi bu hikâyeden çıkarılan sonuçlara gelelim o halde;

1. Bozcaada'ya özel günlerde gitmeyi planlıyorsan, rezervasyonlarını önceden yaptır. Aslında sen iyisi mi sakin zamanda git ki, Bozca Kız ile baş başa olasın.

2. Sakın turla gitme. Birilerine bağlı kalmadan ve kesinlikle motor kiralayarak Ada'yı keşfetmeye bak. Maceracı ruhuna ne oldu?

3. Şarap tatmayı umuyorsan, kötü haber. 1 Temmuz itibarıyla, satış noktalarında şarap tadımı yasaklanmış. 

4. Bozcaada'ya has karalahana üzümünden yapılmış şaraptan mutlaka içmelisin. Corvus, Talay ve Amadeus şaraplarının satış noktaları Ada merkezinde var. 

5. Başka yerde bulamayacağın gelincik reçelinden yemeden, hatta bir kaç kavanoz da eşe dosta, kendine almadan gelme.

6. Eski Kahve'de sakızlı Türk Kahvesi ile yanında ikram edilen gelincik suyundan mutlaka iç.

7. Deniz ürünü yiyemiyorum, ne yaparım ben Bozcaada'da diye düşünme. Ev yemekleri yapan 4 Hanımeli, lezzetli köfteleri ile Sadece Köfteci ve pizzalarıyla Cafe at Lisa's alternatifleri var.


8. Sakızlı bademli kurabiyelerden muhakkak ye. Şiddetle tavsiye ediyorum. Çiçek Pastanesi ve Bozcaadalı Veli Dede'de satılıyor.

Memnun kalmadığımdan turun adını vermiyorum, ama isteyene söyleyebilirim. Bu arada Bozcaada "Tenedos"un fotoğrafları buradakilerle sınırlı değil. Instagram'da beni (sehirlikiz) takip edebilirsiniz. 


1 Mart 2013 Cuma

Hummalı Bir Çalışma

Yaklaşık dört aydır sizlerden uzak kaldığımın farkındayım. Yazacak bir şey olmaması değildi yokluğumun sebebi. Bilakis yazacak çok şeyim vardı. Lakin zamanım yoktu.

Twitter ve facebook sayfamdan takip edenler bilir, Aralık ayından beri romanım üzerinde çalışmaktayım. 


Hummalı bir çalışma...

Yoğun ama bir o kadar da keyifli bir süreç...

Hayallerimi gerçekleştiriyor olmanın heyecanı ve mutluluğu içerisinde, sizlere güzel şeyler sunmak, kendi yarattığım dünyada, bu serüvene sizleri de ortak etmek adına günlerdir, haftalardır harıl harıl çalışmaktayım.

Ve nihayet son sayfalara gelmiş bulunmaktayım. Zannediyorum ki önümüzdeki hafta son rötuşlarımı yapar, kitabımı neticelendiririm.

Üzerinde mesai harcadığım bu kitaptan ve başkahramanımdan ayrılmak  bir hayli zor olacağa benziyor. Ne de olsa ilk göz ağrısı...

Asıl zorlu süreç bundan sonra başlayacak şüphesiz. Yayınevlerine başvuru, sonrasında belki de aylar sürecek bekleyiş, kabul edilip edilmeme vesaire... Gelişmelerden sizleri haberdar ediyor olacağım.

Yanımda olan, beni destekleyen ve teşvik eden herkese teşekkür ederim.

Arayı fazla açmamak ümidi ve dileğiyle.

Sevgilerimle,

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.