4 Ekim 2012 Perşembe

BAŞLANGIÇ


Geçenlerde bir belgeselde izledim. Aslanlar fil dışkısının kokusuna bayılırlarmış. Nasıl ki kedilere, kedi otu mis gibi kokarsa, işte fil dışkısı da aslanlara öyle güzel kokarmış. Hatta öyle ki, o pisliğin içinde debelenir, (ayıptır söylemesi) yüzlerini gözlerini boka bularlarmış.


İşte benimkisi de o hesaptı. Dile kolay onüç yıldır aynı kurumda çalışıyorum. Gözümü burada açtım diyebilirim. Bu uzun yıllara dayanan ilişkinin beni ruhsal açıdan ne kadar yorduğunu ve yıprattığını, ne kadar da tek taraflı özveriden ibaret olduğunu farketmiştim son birkaç yıldır. Onca sene geçmişti ve ben bir arpa boyu yol alamamıştım. Benden mi kaynaklanıyordu bu durum? Dürüst bir cevap vermek gerekirse, yüzde onu benden, geri kalanı da çalıştığım kurumdan, kurumun içerisinde çalışanın niteliklerine bakılmaksızın izlenen insan kaynakları yönetim tekniklerinden kaynaklanmakta idi. Ve ne yazık ki kendimi paralasam bile, ki yıllardır bunu yapıyorum, sistem değişmedikçe ben de isteklerime kavuşamıyordum. Onca yıl benden alıp götürmüş, karşılığında kattığı ise iş tecrübesi dışında neredeyse koca bir hiçten öte değil idi. Eh doğal olarak da bu durum, motivasyon düşüklüğüne ve kişinin kendisini “lüzumsuz yere” yetersiz hissetmesine sebep oluyor.

Şimdi düşünüyorum da tıpkı aslanlar gibi, ben de fil dışkısının içinde oynayıp duruyormuşum meğer. Son on yıldır hayatıma mis kokular içinde devam etmekte olduğumu düşünmekte iken, birkaç yıldır misk-i amber kokusu sandığım şeyin aslında pislik olduğunu, yüzümün gözümün tabiri caizse boka bulandığını farketmiştim. Farketmemi sağlayan ne miydi? Ben değildim…

Bana kalsa ne kadar uğraşırsam uğraşayım değiştiremediğim şeyler olduğuna, bazı şeylerin benim kontrolüm dışında geliştiğine inanmaya devam ederdim. Değiştiremeyeceğim şeyler olduğuna inandığım için, risk almaya korktuğum için, sahip olduğum yetilere yeterince inanmadığımdan özgüvenim dibe vurmuştu. Defalarca istifa etmeyi düşünüp, defalarca vazgeçmiştim. Elim kolum bağlı, kös kös kaderime boyun eğmiştim. Çünkü alternatifim yoktu. Hatta daha elimi, olamayacağına da öyle körü körüne inanmıştım.

İşle ilgili sıkıntılarımın özel hayatımı, hayata bakış açımı doğrudan etkilemeye başladığını, üstelik de negatif yönde etkilediğini anlayınca, bu pessimist ruh halinden arınabilmek için habire uzaklaşmaya çalıştım “doğal yaşam alanımdan”. Şehir hayatından uzakta, yeşilin bol olduğu yerlerde hissettim huzuru. Kendimi doğaya atıvermiş buldum. Hatta hatırlarsanız kamp yapmaya bile gittim, çadırda kaldım. Bununla da yetinmedim. Evim bitkilerden adeta jungle’a döndü. Sadece bitkiyle kalsa iyi, kuşlar da eklendi hayatıma, evdeki sadık dostum dışında. Ama bu kısa süreli kaçışlar, seyahatler ve bilumum sosyal aktiviteler kesmez olmuştu bir süre sonrasında. Belli ki içimde kanayan bir yara vardı, ve ne kadar çok yarabandı yapıştırsam da üzerine, bir müddet sonra kan yeniden akmaya devam ediyordu.

Şimdi şu soruya ve de cevabına tekrar dönmek istiyorum; “Farketmemi sağlayan ne miydi? Ben değildim…”

Tamamen tesadüfî gelişti herşey. Yakın bir arkadaşım, arkadaşının ona gönderdiği e-postayı bana iletti. İçeriğinde sertifikalı koçluk yapan bir arkadaşının olduğunu yazmıştı. Ücretsiz keşif görüşmesine gitmemi rica ediyordu. Sonuna da eklemiş “Bakarsın hayatın değişir” diye.

“Hayatımı mı değiştirecekmiş? Pehhhhh!” dedim okuyunca ve güldüm. İtiraf edeyim hiç inandığım bir şey değildir yaşam koçluğu. Külliyen laf salatası! Benim bilmediğim ne söylebilirdi ki hiç tanımadığım bu insan? Ayrıca benim hayatımı benden daha iyi kim bilebilirdi ki? Sizin anlayacağınız para tuzağı olduğuna inanırdım.

Derken o gün geldi çattı. İstemeye istemeye gittim keşif görüşmesine. Öyle ki, haftasonuna randevulaşmıştık. Umarım unutmuştur da gitmek zorunda kalmam ya da ne bahane bulsam da gitmesem diye kafamda kırk tilki dolaşıyordu.

Gelin görün ki, görüşmemizin nihayetinde düşündüğümden farklı bir karar aldım. Bu gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bir keşif görüşmesiydi. Benim kendimi keşfetmeye başladığım bir serüvenin başlangıcı idi. Hatta ve hatta tam da ihtiyacım olan şeydi. Tamamen tarafsız bir bakış açısı. Hani bazen olur ya, kendiniz de bilirsiniz, lakin bunu yüksek sesle söyleyemezsiniz. Ya da aslında bunu tamamen “dışarıdan” birinin söylemesi gereklidir. Başka birinden destek alıyor olmak acizlik de değil ayrıca. Kendi başınıza karar veremediğiniz anlamına da gelmiyor.

Ne ailenizden biri, ne arkadaş çevrenizden, ne de eşiniz/sevgiliniz bu kadar objektif olabilir. İşte yaşam koçu, karanlıkta kalmış, aslında belki de haberdar dahi olmadığınız ya da unuttuğunuz ama varolan potansiyelinizi nasıl etkin hale dönüştürebileceğiniz hakkında yol gösterici oluyor. Hayattan asıl beklentinizin ne olduğuna, ne istediğinize karar vermenizde yardımcı oluyor. Ama yönlendirmeden, direktif vermeden.. Kendi kararlarınızı yine kendiniz verirken yolunuza ışık tutuyor sadece. Yargılamıyor, seçimlerinizden ötürü sizi suçlamıyor.

Ve yaşam koçum Özlem Uzun Şaker diyor ki;

Koç,

“Aynadır”- olduğu gibi gösterir,
“Tercümandır”- olan biteni söyler,
“Mercektir”- resmi odaklar, netleştirir,
“Helikopterdir”- panoramik görüntü sunar….  

Bu hikâyeden çıkarılacak sonuçlar;

Hayatta bazı şeyler vardır değiştiremeyeceğiniz. Ölüm gibi..

Geri alamayacağınız şeyler vardır. Sarf edilen sözler gibi..

Ama bazı şeyler vardır ki değiştirebilirsiniz. Değiştiremeyeceğinizi düşünürsünüz belki. Ya da buna inanırsınız. Kafanızda yarattığınız engellerdir yolunuzu kesen. Kendi yarattıklarınızdır, korkularınızdır sizi geriye çeken, bir sonraki adımı atmaktan alıkoyan.. Fakat aslında olacağına inanırsanız ve gerçekten isterseniz, yapamayacağınız şey yoktur şu hayatta.

Değişim...

Değişimdir belki de hayatımıza almaya korktuğumuz, ama aslında bir o kadar da ihtiyaç duyduğumuz.

Bu işiniz olur, hayat tarzınız olur. Sevgilinizdir değişmesi gereken, değiştirilmesi gereklidir belki de. Ya da eşinizdir. Belki de huyunuzdur. Ya da suyunuz..

Lakin bir türlü risk alamazsınız. Nihai kararı bir türlü veremezsiniz. Bahaneler uyudurur, kaçınılmaz sonu erteler durursunuz. İçinizde patlamaya hazır bir bomba gibi durur hep dip köşelerde bir yerde değişim isteği. Bazen habis bir ur gibidir, en zayıf anınızda sizi alır yerin dibine batırır. Hayata küser, bedbaht olursunuz. Çözüm bulamıyor olmak içinizi kemirir durur. Tüm bunların üstesinden tek başınıza gelebiliyorsanız ne âlâ, ama azıcık da olsa yardıma ihtiyaç duyuyorsanız eğer, işte o zaman bir yaşam koçuna danışın derim. Ne kaybedersiniz?


Not: Dedim ya “kendimi keşfetmeye başladığım bir serüvenin başlangıcı” diye, bu yazı burada bitmez…

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.