30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ayışığına doğru koşarken...

Kendimi de alıp kaçma girişimlerimden bir tanesi de geçtiğimiz hafta sonu vuku buldu. Ne yalan söyleyeyim bu aralar fena alıştım. Firar ediyorum sıklıkla İstanbul'dan. Allah sonumu hayretsin, ne diyeyim. Hani "Alışmış kudurmuştan beterdir" derler ya. İşte o hesap benimkisi. Lakin korkar oldum İstanbul'un bana dar gelmesinden. Korkar oldum sözde hayat dediğimiz bu koşturmacadan vazgeçip de, sakin bir kasabaya yerleşip geri dönmeme fikrinden. Bütün derdim de bu ya aslında. Kaçmak...

İstikamet Dalyan dedik, koyulduk yollara. Uçağımız Cuma akşamı saat 21.00’da idi. Haftalardır bitmek bilmeyen o yağmuruyla İstanbul, bizi uğurladı. Hepi topu bir saat sonra, hani mesela Bostancı'dan çıkıp da Acıbadem'e belki de varamadığınız o altmış dakikada, veyahut evden çıkıp havaalanına gitmek için o akşam harcadığım sürede ben taaa Dalyan'a gitmiştim bile. Ne acı değil mi? Nelere ne kadar zaman harcıyoruz, ömür denen bize biçilen süreyi de beraberinde..

Nihayet varmıştık Dalaman Havaalanına. Havaalanının kapısından kafamı ilk çıkardığımda, Dalaman'ın tertemiz havası ilk karşılamayı yaptı. Tabi bir İstanbullu olarak pek de alışık olmadığımız ve de nadir bulunan bu nimete hürmeten öyle bir derin nefes aldım ki, sanırsınız ki ciğerlerimi doldurup, tüm yıl stok yapacağım. Bu arada bilmeyenler için,  Dalaman Havaalanı ile Dalyan arası yaklaşık 25 km. Ama Dalyan’daki otellerin şöyle bir güzelliği var, sizi özel araçlarıyla havaalanından alıp otelinize getiriyorlar. Bunun dışında Havaş, taksi, araç kiralama ve dolmuşlar ile de Dalyan’a ulaşabilirsiniz. Hepi topu 30-35 dakika süren bir mesafe zaten.

Yalnız değinmeden geçemeyeceğim. Bildiğiniz üzere Dalaman Havalimanı oldukça önemli bir konuma sahip, Dalyan, Sarıgerme, Marmaris, Datça, Fethiye ve Göcek gibi tatil beldelerine yakın olması dolayısıyla. Lakin havaalanının yolu oldukça bakımsız ve de asfaltı bozuk. Sadece yerli değil, yabancı bir çok turistin de Dalaman Havalimanını kullandığı düşünülürse, biraz daha özen gösterilmesi gerek diye düşünmemek elde değil.

Dalyan’da kalacağım otele vardığımızda saat 23.00 civarıydı. Longhouse Inn Hotel, Dalyan nehri kıyısında ve tam da kaya mezarlarının karşısında konuşlanmış. Gitmeden internetten araştırmıştım, lakin tüm ihtişamıyla kaya mezarlarının gerçeğini karanlığın ortasında ışıklandırmalarıyla öylece karşımda görünce hayran kaldım. Düşünsenize ilk çağlarda Likyalılar tarafından gayet ilkel aletlerle inşa edilmiş. Kimbilir kaç mevsim görmüş, kaç savaşa tanık olmuş, adeta insanlığın gelişimi boyunca tüm gücüyle ayakta kalmayı başarmış. İstanbul’da hiçbir estetiği ve duyguyu barındırmayan beton yığınlarına bakmaktan, böylesine emek verilerek, nakış işlenir gibi kayalara işlenmiş ve de yıllara meydan okuyarak ne kadar güçlü olduğunu da ispat etmiş bir yapıtın karşısında insan kendini o kadar aciz, o kadar küçük ve önemsiz, gelip geçici bir varlıkmış gibi hissediyor ki... Kelimelerle ifade edilmesi zor duygular uyandırdı bende.

Haftanın ve İstanbul'un yükünü atmak ve sabaha enerjik uyanmak için odama çekildim. Yattım yatağıma. Fakat garip bir şekilde hiç ses yok. Siz hiç sessizlikte uyudunuz mu? Tek bir tıkırtı bile olmadan, dipsiz bir sessizlikte uyumanın verdiği huzuru yaşadım ben o gece. Ne bir araba sesi, ne sokaktan gelen ses, ne de yan dairenin tıkırtısı. Sıfır ses. Öyle bir uyumuşum ki, uzun zamandır o kadar dinç kalkmamıştım yataktan.

Sabah olduğunda bahçeden yeni toplanmış buzlu buzlu, kütür kütür, katkısız domatesler, roka desen mis gibi taptaze, zeytinleri hiç sormayın oteli işleten Didem Hanım kendisi kurmuş. Zeytinyağlı, kekikli, kırmızı biberli ağızlara layık sosuyla geldi önümüze. Buram buram tomurcuk kokan demleme çayımızla, yüzyıllar öncesiyle bugünü birleştiren kaya mezarları karşısında kahvaltımızı ettik. Hava desen pırıl pırıl, görmeye hasret kaldığımız güneş. Yani efendim değmeyin keyfimize…

Kahvaltımızı da ettikten sonra bizim için ayarlanmış teknenin, otelin iskelesinden bizi alacağını öğrendik. Görünen o ki hem keyifli, hem de dolu dolu bir program bizi bekliyordu. Kaptanımız Yusuf Bey kısaca rotamızdan bahsettikten sonra, kaya mezarlarının olduğu kıyıya yanaşıp, bize tarihini anlattı. Sonrasında Dalyan nehri üzerindeki ikinci durağımız olan mavi yengeçleri ve tabi ki koruma altındaki caretta carettaları göreceğimiz yere geldik. İstenilirse mavi yengeçleri hemen ızgarada pişirip size sunuyorlar. Üstelik sadece 10 Türk Lirasına. Lakin sevip okşadıktan sonra, hayvancağızı yemeye kıyamadım ben tabi. Caretta carettalar deseniz, muhteşem yaratıklar. Yem verdiğinizde suyun yüzeyine çıkıp, sizi selamlıyorlar adeta. Umarım bizden sonraki nesiller de bu mağrur güzelleri görebilme şansına sahip olurlar.

Dalyan nehri, sazlıklar ve kuş cıvıltılarıyla, labirentleriyle görsel bir şölen sunuyor, ve tekneyle gezen biz meraklı misafirlerine koynunu açıyordu adeta. Yolculuğumuzun bir sonraki durağı, mavi bayraklı ve aynı zamanda caretta carettaların yumurtladığı İztuzu Plajı idi. Upuzun geniş plajı ve sanki elekten geçirilmiş gibi kumuyla, yerli yabancı turistlerin uğrak yeri olmuş. Ama öyle üst üste insan istifi bir durum yok Allah’tan.

Adeta Londra ile yarışa girmiş bir İstanbul’dan sonra, ışıl ışıl denizin tadını çıkarmasak ayıp olurdu. Velakin biz de aynen öyle yaptık. Serin sulardan çıkıp, güneşe attık kendimizi. Ve sonra yine serin sulara, ve tekrar ve yeniden..

Bu kadar batıp çıktıktan sonra da bizi anca çamur banyosu paklardı. Bir sonraki durağımız çamur banyosu yapılan tesislerdi. Kardak Turizm'den Kaptanımız Yusuf Bey'in idaresinde yine tekne ile ulaştığımız tesise hayran kaldım. Hiç beklemediğim kadar güzel, temiz, çalışanların kıyafetlerinden tutun da bahçe dizaynına kadar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Çamura bulandık, kuruduk tamtamlara döndük. Görmeyin fotoğralarımı, feci komik. Duş aldık, termal suya girdik. Piri pak da olduktan sonra, karnımız acıktı tabi. Zaten bir sonraki durağımız da yemek yiyeceğimiz restaurantmış. Adı da The Other Side Restaurant. Öncesinde dolu dolu bir salata tabağı, ardından ağızlara layık bir alabalık yedim ayıptır söylemesi. Pek bir lezizdi. Hesabı istedim. Lakin yemekler de tura dahilmiş meğer. Ve buna inanmayacaksınız. Hepsi, yani tur ve yemek sadece 30 TL imiş. Hayretimi saklayamadım. Bu paraya İstanbul'da veya başka bir büyük şehirde ne yapılıp yapılamayacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Diyorum ya hep, pahalıya yaşayıp bedelini de ağır ödüyoruz.

Gezip eğlendikten sonra, Yusuf Kaptan yine otelimizin iskelesinde bıraktı bizi. Duşumuzu alıp, biraz istirahatten sonra, saate baktım ki ne göreyim. Zaman sanki durmuştu, akmıyordu Dalyan'da. O kadar aktiviteyle dolu bir gün  geçirmemize rağmen, hala günün bitmesine daha çok zaman vardı. Biz de kalktık Dalyan'ın içine yürüdük. Şirin mi şirin, yaşanılası bir yer Dalyan. Öyle Mc Donald's, Pizzat Hut, Burger King filan yok oralarda. Bülent Usta'nın yeri var, Çınaraltı var. Sanki kendini size saklamışcasına, bakir ve henüz keşfedilmemiş. İnsanları sıcak. Yolda hapşurdum mesela, her yerden çok yaşa sesi geldi. Kime cevap vereceğimi şaşırdım. Bir de İstanbul'da görmediğimiz insani bu hareket karşısında, ayrıca bir daha şaşırdım. Derken hediyelik eşya satan bir dükkana girdik. Eh malum, gidip de eli boş dönmek olmaz. Ufak tefek bir şeyler alırken, dükkan sahibi Bey ile de muhabbet ettik. Bize nereden geldiğimizi sordu. İstanbul'dan geldiğimizi duyunca, yüzünde acıyan bir ifade ile "Offf! İşiniz zor" dedi. Aslında halimizi o kadar güzel özetleyen bir cümle sarfetmişti ki... 

Akşam yemeği için otelimize döndük. Longhouse Inn Hotel,  Didem Hanım ve Erman Bey tarafından işletiliyor. Butik otel kıvamında, manzara desen müthiş. Hizmet desen, hizmette sınır yok bir kere. Nasıl mı? Öyle kesin kaidelere kurallara tabi değilsiniz. Güzel olan tarafı da bu ya. O akşam canınız farklı bir yemek çektiğinde, imkanlar da dahilinde ise, söylemeniz yeterli. Hemen pişirilip getiriliyor. Kısacası siz otele değil, oteliniz size tabi. Kendinizi kasacağınız bir durum yok yani. Gayet samimi, bir dediğiniz iki edilmeyen, güler yüzle ağırlandığınız, kendinizi pamuklara sarmalanmış hissi uyandıran cinsten hizmetin sunulduğu bir otel, Longhouse Inn. Daha ne olsun.. 

Ertesi gün, kaya mezarlarına tırmanmaya karar verdik. Bu arada kaya mezarlarının olduğu "öteki taraf", yani tam da yüzyıllar öncesinde mezar olarak kullanılan bu yapıtın alt tarafı bugün de mezarlık olarak kullanılıyormuş ve gerçek anlamda ölüler imamın kayığıyla "öteki tarafa" götürülüp defnediliyormuş. Biz de öteki tarafa geçmek için Deniz Teyze'nin kayığına bindik. 15 yıldır yapıyormuş bu işi, avukat eşi vefat ettiğinden beri. Hayat her zaman planladığımız şekilde gitmiyor ne yazık ki. Bunun da en güzel kanıtıydı belki de Deniz Teyze. Bugün buradayız, ama yarın nerede ve ne halde olacağımız belli mi?

Deniz Teyze, kayığıyla bizi kaya mezarlarının olduğu kıyıya bıraktı. Tırmandık tırmanmasına da, inmesi biraz meşakkatli oldu. Ama siz siz olun, giderseniz mutlaka tırmanın ve o ömre bedel eşsiz manzaraya siz de şahit olun.

Pazar akşamı olduğunda kara kara düşünmeye başladık tabi. İstanbul kollarını açmış bizi bekler düşüncesi sarmıştı bizi. Nihayetinde de kürkçü dükkanına geri döndük işte. Pek sevimsiz geldi İstanbul. Hava muhalefeti nedeniyle de bir saat kadar İstanbul semalarında tur attık. Sanki inmek istemeyişimize yardım eden gizli güçler varmışçasına... 

Diyeceğim o ki, her şeyi bırakıp gidesim var. Kim bilir belki sen de benimle aynı hissiyatlar içindesindir. İstanbul pek bir sevimsiz, pek geçinemiyoruz şu aralar. Gitmekle kalmak arasındayım. Cevaplar arıyorum kendime. Lakin ayışığını takip ederek yaşama doğru koşan caretta carettalar misali, bizi yaşama yönlendiren asıl şeyin ne olduğuna karar vermeli evvela. Huzur mu senin ayışığın, yoksa hep daha fazlasını kazanma hırsıyla onda var bende de olsun düşüncesiyle başkalarının hayaline ortak olmak mı? Yoksa alışkanlık mı? Sana öğretilen, hep görmeye alıştığın şeyi yaşamak mı? Yoksa ne? Nedir seni her gün aynı şeyleri yapmaya zorlayan? Nedir hayat senin için? 30 yıl sonra sahip olacağın bir emeklilik hayali mi, ki bugünü yaşamana mani olan? Zannetme ki 09-18.00 arası çalışıp, kazandığın parayla günün sadece 3-4 saatini kendine, sevdiklerine, çoluğuna çocuğuna ayırmak hayat. Bak işte Dalyan'daki de hayatını yaşıyor, belki daha sade, belki altında jeepi yok. Ama yaşıyor ya, sen ona bak. Sen şuanda oturmuş bilgisayar başında bu yazıyı okurken, oradaki Ahmet Dayı belki kahvaltı için bahçesinden kendi elleriyle domat, roka topluyor. Ya da almış eline keyif kahvesini, nehre bakarak yudumluyor. Yarın ya da belki on dakika sonra ne senin, ne de benim nerede olacağımız belli mi? O yüzden şarkıda dediği gibi "Wake up, wake up and look around you" arkadaşım. Hayat yolunda sana yön verecek olan ayışığının seçimini doğru yap. Git, gör, yaşa yaşayabildiğin kadar. Kök salmadık ya ağaç misali, istedik mi gideriz tası tarağı toplayıp. Yeter ki isteyelim..



Bu hikayeden çıkan sonuçlar;

1- Kökten kaçamıyorsan, ufaktan kaç. 
2- Ülkemin dört bir köşesi cennet. Her tatil yurtdışına kaçmayı bırak, önce kendi ülkeni fethet.
2- Gitmesi kolay, görmesi güzel ve bir o kadar da özel Dalyan'a mutlaka git. Longhouse Inn Hotel, Dalyan'da kal. Didem Hanım ile Erman Bey'e selamımı iletmeyi ihmal etme. 
3- Tekne gezisi yapacaksan, kesinlikle Kardak Turizim'den Yusuf Kaptan'la gez.
4- Kendi ayışığını doğru seç, doğru seç ki sonunda pişman olma. Hayatı kaçırma, o senin tadını kaçırmadan ve Can Yücel'in "Gitmek" isimli şiirinde de dediği gibi;

"Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma..."


Dalyan'da neler yapabilirsin?

- Tekne turu, çamur banyosu, scuba diving, trekking, atv safari, atli tur, jeep safari. Oniki Adalar, Göcek turu, Ekincik, Yuvarlak Çay, Şahintepesi, Saklıkent, Ölü Deniz, Rodos turları. Nasıl giderim ne yaparım diye de endişelenmeyin. Sıkıntı yok, otelden alıyor tüm turlar, yine otelinize bırakıyorlar.
- Boğaz'da düğün yapmak istiyorum, tekneyle gelin damat yanaşsın istiyorum. Ama mali gücüm o kadarına yetmiyor" diyorsan. Al tüm davetlileri, sülaleyi. Longhouse Inn Hotel'de, düğün organizasyonu da yapılıyor. Tekneyle yanaşırsın otele. Böyle janjanlı bir tören de olur. Üstelik uzaktan gelen misafirleri nasıl ağırlayacağım derdinden de kurtulursun. Sadece konaklama bedelini ödeyip, düğün mekanını bedavaya getirirsin. Al sana bütçe. Havan da olur, düğünümü Dalyan'da otel kapatıp yaptım dersin. 
- Unutmadan Longhouse Inn Hotel, Dalyan'da 2 kişilik oda+kahvaltı 120 TL 

Beni otellerinde misafir ettikleri ve bu cennet kapılarını araladıkları için Didem Genç ve Erman Genç'e çok teşekkür ederim...



6 yorum:

  1. Yazdıklarınız için gerçekten çok teşekkürler..Ama şunu itiraf etmeliyim ki cümlelerin kelimelerin hatta harflerin bile bitmesini bu yazıda hiç istemedim.Elinize ve yüreğinize sağlık..Saygılarımla E.Genç

    YanıtlaSil
  2. Erman Bey,

    Beğendiyseniz ne mutlu bana. :))

    Tekrar teşekkürler, selamlar sevgiler.

    YanıtlaSil
  3. Geçen yıl biz de tatilimizin bir haftalık kısmını Dalyan'da geçirdik, Aşı Koyu ve Sarsala koylarını da es geçmemek lazım bence..www.hayatinkendisibu.blogspot.com

    YanıtlaSil
  4. Bu yazıya güzel demek zor tabii. Yani nasıl desem.

    Mükemmel bir yazı olmuş!!!:)) Öyle ki, sonuna kadar bırakamadım. Şimdiye kadar ki, en güzel yazınız bence. Dahası son zamanlarda okuduğum en güzel yazılardan biri.

    Çünkü o kadar hissederek, o kadar derinden, o kadar düşüncelerin akışına uyumlu bir şekilde yazmışsınız ki.
    Ve Dalyan'ı anlatırken İstanbullu olmayı o kadar güzel canlandırmayı başarmışsınız ki.
    Ve özlemlerinizi, çelişkilerinizi, çatışmalarınızı, mutluluklarınızı. Sadece sizin değil binlerce İstanbullunun.

    Arada bazı cümlelerinize özellikle takıldım.
    Korkar olmanın altındaki çelişki ve derinlik mesela.
    Carettaların selamlaması ve mağrur güzelliği mesela.

    "Pahalıya yaşayıp bedelini de ağır ödüyoruz," bu cümleyi birkaç kere okudum.

    "İnmek istemeyişimize yardım eden gizli güçler varmışçasına,"

    Ve böyle bir yazının sonuna konulabilecek en doğru kişinin, Can Baba'nın en doğru dizeleri: "Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı, bir ömür yani."

    YanıtlaSil
  5. ağır ceza avukatı başarılarınızın devamını diler.

    YanıtlaSil

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.