25 Nisan 2012 Çarşamba

Adaya Kaçış



Büyükada'dan İstanbul'a bakış
İstanbul…
Kimi insanın hayali, kimininse cehennemi...

Allı pullu bir gelin, bazense eli sopalı bir kaynana İstanbul..
Büyük şehirde yaşayan insanlanların kronik hastalığı mıdır nedir bilmiyorum, lakin ben artık İstanbul’da nefes alamıyorum. Kaçacak yer arıyorum her haftasonu. Öyle ki, soluğu otun, böceğin bol olduğu yerlerde alıyorum. Kendimi arabalardan, agresif insan topluluğun yaydığı negatif enerjiden, korna sesinden, karmaşadan, on dakikalık yolu iki saat trafikte bekleyerek geçirdiğim bu koca şehirden kaçarken buluveriyorum. Bunu çokça yaşar oldum bu aralar. Zaten yazılarımın seyrine de dikkat ederseniz, gece kulüplerinden ovalara, bayırlara, kamp alanlarına geçtim. Sanırım gözüm açıldı ve hayatın, doğanın, kuş cıvıltılarının verdiği huzurun, nefes almanın gerçekte ne anlama geldiğinin farkına vardım. Bizler aslında yaşamıyoruz. Yaşadığımızı sanıyoruz bu koca şehirlerde. Tabi bunun adına yaşamak denirse…
Nedir ki bizi bu kadar yoran, bu kadar yıldıran ve bir o kadar da bencilleştiren bir şehirde ömrümüzü tüketmemize sebep? Ne için bunca telaş? Bunca koşturmaya sebep? Para mı? Kariyer mi? Gelecek kaygısı mı? Peki ya zamana karşı verdiğiniz bu yarışta kaçırdıklarımız? Sanırım asıl önemli olan hayattan ne beklediğiniz. Bir mahkûm gibi müebbet cezanızı çekmek için, iş yerindeki o masanın başına oturduğunuzda hissettiklerinizi her Allah’ın günü yaşamak mı? Yoksa güne mutluluk hissi ve pozitif enerjiyle mi başlamak? Bu soruların cevabını buldunuz mu tamamdır zaten.
Derken içimdeki firari ruhumu uykusundan uyandırıp, depreştiren bir şey oldu. Hani bu anlamsız kısır hayat döngüsünde, sahip olamadığınız, yapamadığınız, veyahut elde edemediğiniz bir şey oldu mu, hele de bunu başarmak için varınızı yoğunuzu ortaya koymanıza rağmen, bir netice alamadıysanız, bu defa ruhani yollara başvurursunuz ya. İşte ben de dualardı, Hıdırellezdi, Eyüp Sultandı, Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’ydi derken, bir sonuç alamayınca, bir de kilise deneyeyim dedim. Eee umut dünyası, ne yaparsınız. 23 Nisan’da Aya Yorgi Kilisesi’ne gittim. Sabah erkenden vapurla Bostancı’dan Büyükada’ya gittik. Ama bir kalabalık, bir kalabalık ki sormayın. Adaya vardığımızda fayton sırasının taaa iskeleden başlıyor olması, sanırım bunun en güzel göstergesiydi. Tabana kuvvet, mis gibi çiçek kokularını içimize çekerek, kuş sesleri eşliğinde yürüdük. Yerlerdeki dilek ipliklerinin ne kadar çok olduğunu görünce, “Kızım bu kadar insanın dileği olacak da, sıra sana gelecek. Zor, biraz zor..” diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
Adaya elbet daha evvel de birçok defa gitmişliğim vardı. Lakin bu defa içime fena oturdu. Neden derseniz, hani hep bahsettiğim İstanbul’dan firar etme planlarım için bulunmaz bir fırsattı Ada’da yaşam. Hani ne yardan, ne de serden geçilir durumu vardır ya, İstanbul’da veya diğer büyük şehirlerde yaşayan, “yaşadığını sanan” bizlerin. İşte hem İstanbul yanı başımda olurdu, hem de münzevi hayatımı ormanın içinde, çiçek yetiştireceğim küçük bir arka bahçesi olan, sabah kuş cıvıltısıyla uyanacağım ve de ayaklarımı uzatarak İstanbul’a bakıp, “Yoksa siz hala her sabah koştur koştur işe mi gidiyorsunuz?” diyen alaycı bakışlarım ve yandan gülüşümle keyif kahvemi yudumlayacağım balkonumda kahvaltımı edebilecektim.
Mutlu olmaya, hayalini kurmanın bile kâfi geldiği bu durum karşısında kendim de şaşırmıştım. Ben ki güzel giyinmeye meraklı, gezme delisi, kariyer de kariyer diyen biri iken, gözlerim artık köşeye çekilip köpeğim ve eşimle (olursa tabi) sakin, huzurlu bir hayat geçirmekten başka bir şey görmez olmuştu. “İstanbul beni bu kadar mı bezdirdin?” sorusunu her uyandığımda kendime sorarken buluvermiştim..
Evet işte, firar planımı açıklıyorum: Bir sene, hepi topu bir sene daha sana katlanmak, İstanbul! Neden dersen, onüç sene gençliğimi, güzelliğimi, ömrümü tükettiğim bu dört duvar arasında çalışıp da, saçımı süpürge ettiğim günlerin karşılığını almam lazım da ondan. Emeklilik primini dışarıdan ödeyip, home office çalışacağım bir iş de edindim mi kendime, sonra kimse beni tutamaz. Satarım evimi, alırım Ada’dan ufak da olsa, bahçeli bir ev. Ohhh değmeyin keyfime. Bundan yirmi yıl sonra yaşamayı düşleyeceğime, şimdi yaparım bunu. Çocuklarım da beton yığını içinde büyümez, Adalı orman çocuğu olurlar işte. Yani düşününce sonuçta dönüp dolaşıp aynı sonuca koşturmuyor muyuz? Çalış çalış çalış, koş koş, yıllarca yarı açık ceza evi modunda iş ile ev arasında mekik doku… Ne için? Huzurlu bir emeklilik için. Eee tamam işte biz de hayata shortcut yapacağız. Hepsi bu…
Yani kısacası;


Hayat dediğin nedir ki? 
Üç günlük dünya, 
Kalmaz sana bana. 


Yaşayacak tek bir hayatın var madem, 
Bari gönlüne göre yaşa...

1 yorum:

  1. Umarım tüm dileklerin gerçekleşir :)

    My only wish is that my wishes be at rest. (Ruckett)


    SD

    YanıtlaSil

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.