26 Mart 2012 Pazartesi

Dünyaya geldik bir kere, haydi raftinge!

"Dünyaya gelmişiz bir kere, madem öyle anı yaşayalım, ama dolu dolu yaşayalım" felsefemizden yola çıkarak, geçtiğimiz haftasonu düştük yine yollara, Düzce, Melen Çayı’na rafting yapmaya…

Beş araba ve bir bebek, saat üç civarı İstanbul’dan başladık yolculuğumuza. Hava güzel, muhabbet de güzel olunca o yol ister iki saat sürsün, ister beş saat keyfine doyum olmuyor. Konvoy halinde başlayan yolculuğumuzda kalacağımız yere gitmeden önceki son durağımız olan, Düzce’nin ilçesi Cumayeri’ne geldik saat 20.00 civarında. Eee malum keyif grubuyuz, yemeden içmeden durulur mu? Durulmaz tabi. Nitekim öyle de oldu. Zaten yanımıza battal boy bir mangal almıştık. Ne yaparsınız 17 kişi kolay kolay doymaz. Bir de olaya temiz hava, bol oksijen girdi mi, insanın gözü dönmesin de ne olsun…

Cumayeri ilçesi kasabından dört kilo tavuk ve köftelik et aldık, adam başı 4,5 lira. Hemen yolun karşısındaki manavdan domates, biber, soğan, kıvırcık, ve meyve de aldıktan sonra, alkolik harekata başlamak üzere en yakın Tekel bayine yöneldik. Bu arada manav alışverişi de kişi başı 2 lira tuttu. Nevalemizi de tamamladıktan sonra kalacağımız yere gitmeden önce rafting tesisine yöneldik. Aslında rafting olayını gelip günübirlik yapıp gidebiliyorsunuz. Lakin biz gelmişken doğanın tadını çıkaralım, İstanbul’dan uzaklaşalım düşüncesinde olduğumuz için, bir gece kalmaya karar vermiştik. O yüzden de tesis yetkililerinden bize yer ayarlamalarını rica etmiştik. Onlar da bize bir köy evini tahsis edeceklerini söylemişlerdi. İşte oraya gitmeden önce de, yolu göstermeleri için rafting tesisine uğradık. Arabadan indiğimizde, burnumuza gelen o mis gibi toprak kokusu ve başımızı kaldırdığımızda gökyüzünde gördüğümüz yıldızların adeta bir nakış misali sergilediği ışıl ışıl görüntüye hayran kalmamak mümkün değildi. Eh tabi şehrin ışıklarından, yıldızların o kadar çok ve bir o kadar muazzam görünüyor olduklarını unutmuşuz. Dağların arasında, sadece yıldızların aydınlattığı karanlığın içinde Melen Çayının o sessizliği edepsizce bozan güçlü sesi kulaklarımıza ilişti.

Bu arada kalacağımız köy evi de dağda, ormanın içinde bir yerlerde idi. Ama nasıl göründüğü, tam olarak nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Yani bildiğiniz gözü bağlı kör dövüşçüler gibiyiz. Ne ile karşalaşacağımızdan bihaberiz sizin anlayacağınız. Derken tesis yetkililerinin ısrarla bize “Yemeği burada yiyin, mangalı yakalım sizin için” söylemlerine şiddetle ve de haklı olarak, “Yok biz kalacağımız yerde pişirip, 2 duble birşeyler içeriz diye düşündük. Hem kalacağımız yer de uzaktaymış, o karanlıkta dağ yolunda alkollü araba kullanmak istemiyoruz” diyoruz. Biz böyle dedikçe adamlar ısrar ediyor. Nitekim biz tesiste içmeme kararımızdan dönmeyip, kalacağımız yere doğru yola koyulduk. Koyulduk ama git git yol bitmiyor. Acıktık, kimimiz cumartesi günü de çalıştığı için yol yorgunluğuna ilaveten ayrıca bri yorgun. Gideceğiz, bir de daha mangalı yakacağız filan, yani kurt gibi acıktık. Sonunda üç katlı, iki katı bize tahsis olmuş köy evine geldik. En alt katında ev sahipleri oturmakta imiş. Hemen eşyaları taşıdık eve. Tam oda paylaşımı yapacağız, bir de baktık ki yatak filan yok. Ev sahibi yaşlı teyze yer yatağı yapacağız dedi. Çadırda kaldıktan sonra, bunlar koymuyor tabi insana. Varsın bir gece de yer yatağında yatalım, ne olacak? Yiyecekleri ve alkol şişelerini de yerleştiriyorduk ki, haber geldi. Meğer ev sahipleri evde içilmesini istemiyormuş. Haklılar da, sonuçta insanların kendi evleri, kendi inanışları. Saygı duyduk, ama sonuçta kalacak yerimiz hala yoktu. Bizim kızgınlığımız alkol alacağımızı bilip de, buna rağmen bizi getirenlereydi. Hoş biz de öyle keş vaziyette içmeyecektik elbette. Et de kuru kuruya boğazdan geçmez malum, rakıyla boğazı ıslatmak lazım ki kursak genişlesin. Değil mi ama?

Rehberlerimiz düşündüler taşındılar, bize ayrı iki tane köy evini tahsis edebileceklerini söylediler. Haydiii tekrar toplan, doluş arabaya saat oldu mu 21.00. Aç bilaç, yorgun argın, karanlıkta yol alırken, aklımıza Turistas filmi geldi. Ramazan pidesindeki iki küncü tanesi misali olan burun deliklerimden soluyordum adeta. Meğer bunların hepsi bir komploymuş da, bizi asıl götürmek istedikleri kuş uçmaz, kervan geçmez yere çekmekmiş niyetleri. Ve sonra da neşteriyle bizi bekleyen deli doktor…. Yine hayal gücüm devreye girmişti. Karanlık, dağ yolu, kimsecikler yok, ışık yok, tek şerit. Uçurum sağ tarafımız. Yol git git bilmiyor. Üstelik yukarı doğru çıktıkça kar da artıyor. Saat oldu 21.30. Geldik bir yere ama evin birinin aşağı katı bitmemiş kaba inşaat durumunda. Zaten o saatte başka bir alternatif bulma şansımız da olmadığı için, olana razı olmak durumundaydık. Ama bizim grup her daim “shiny happy people holding hands” durumunda olduğu için, bize koymadı tabi evin buz gibi oluşu da, rutubetli oluşu da, musluklardan ip gibi su akıyor oluşu da. Yaktık mangalımızı, kurduk soframızı. Ohhh değmeyin keyfimize. Diğer ikinci köy evini de açmışlardı. Uyku zamanı gelince herkes bulduğu yerlere konuşlandı, uyuduk.

Sabah olup da kuş cıvıltılarıyla, pırıl pırıl bir havaya gözlerimizi açınca, tüm gecenin yorgunluğu ve imkânsızlıklar geride kalmıştı. Ruhumuz coşkun, neşemiz bol civar köyleri gezmeye başladık. Her taraf fındıklık, tabiat daha yeni yeni canlanmaya başlamıştı buralarda. Yerlerde yabani menekşeler ve sümbüller…

Erimesine rağmen diz kapağıma kadar gelen kar, belli ki erimeden önce Esentepe Köyü’ne ve civardaki diğer köylere giden yolları kapamıştı. Hatta bununla da kalmayıp, su borularını dondurmuştu. Belli ki gece de don yapmış olduğundan, sular akmıyordu. Yüzümüzü yıkayamadık. Ne diyim, ıslak mendiller çok yaşa! Şaka bir yana, bizler şehirde çok rahat yaşıyoruz onu anladım. İki tane kar tanesi düşünce, bir tarafını görüp de, yara sanan maymuncuklar gibi, eteklerimiz tutuşuyor. Halbuki sabah kalkıp da o musluğu açtığında bırakın sıcak suyu, suyu bulamayan insanlar yaşıyor memlekette. Öyle çok uzaklarda da değil, hepi topu iki saat uzağımızdalar bu insanlar. Veyahut evinden ayağını dışarı attığında ayağına çamur bulaşmıyorsa şükret haline, çünkü bu köylerde yol yok. Kar da eridiği için balçık çamur. O yüzden halimize şükredip, bu yaşadığımız, kimileri için lüks sayılablecek hayattan şikâyet etmeden önce durup düşünmek lazım.

Esentepe Köyü’nü de gezdikten sonra, kahvaltı yapmak üzere kaldığımız yerden ayrılıp, rafting yapacağımız Dokuzdeğirmen Köyü’ndeki tesise geldik. Bu geziye planladığımızda, rafting yapmamaya karar vermiştim, malum Mart ayı, hava soğuk ve doğal olarak suyun da soğuk olacağını düşünerek. İçimde kalmadı desem yalan olurdu. Niyetlendim de kararımı değiştirip rafting yapmaya, taaa ki rehberimiz Mart ayının suyun en derin, en deli ve kar suları eridiği için en soğuk olduğu dönem olduğunu söyleyene kadar. Bir başka bahara diyerek yapmadım rafting. Lakin arkadaşlarımın heyecanına ortak oldum tabi ki de. Giyinmeleri, hocalarının anlattıklarını pür dikkat dinlemeleri, o deli dolu ruh hali varmışcasına akan Melen Çayı’na hiç çekinmeden giren bayan arkadaşlarım da dahil, hepsi müthiş keyifli ve adrenalin yüklüydü.

Molalar dahil yaklaşık iki saat süren ve 13 kilometre parkuru olan Melen Çayı’na arkadaşlarımızı uğurladıktan sonra, benim gibi rafting yapmayanlar birlikte oturup muhabbet ettik. Lakin acıktık. Havasından mıdır bilemiyorum, temiz havayı gördüm mü acıkoyorum ben. Gözüm dönüyor adeta, iliklerine kadar aç bir ruh haline bürünüyorum. Et, daha çok et ister bir modda Şehirli Kız gidiyor da, onun yerini Dağlar Kızı alıyor sanki. Tesisdeki aşçı, önceki gün aldığımız köfteleri mangalda yapıp getirdi. Ortaya koyduk, ama bizi görseniz sanki günlerdir aç kalmış bırakılmış, kasabın önünde ciğer bekleyen kediler gibi gözümüz ışıldadı. O köfteler, o kıvırcık salata Allah’ım o ne lezzet, o ne nefis bir yemek. En alâ, en lüks, en pahalı rastorantta o tadı bulamazsınız. Çekirge sürüsü gibi tüketiverdik iki dakikada. Sırf yeme içme kısmı için gidin derim, rafting yapmıyorsanız bile.

Derken yorgun savaşçılarımız servis araçlarıyla geri döndüler. Belli ki büyük mücadele vermişler azgın sulara karşı. Daha sonra öğrendik ki, bizim yiğitler düşenleri de kurtarmışlar. Medar-ı iftiharlarımız…

Saat 18.00 civarı ayrılırken Düzce’den, muhteşem bir haftasonu geçirmiş olmanın verdiği mutlulukla keyifli, şehrin karmaşasına dönüyor olmamızdan dolayı hissettiğimiz buruklukla bir maceramızı daha sonlandırmıştık…

Gelelim bu hikâyeden çıkardığımız derslere:

1-Gittiğin yerin şeklini şemalini görmeden yola çıkma.
2-Şartları değiştiremiyorsan da, sen şartlara uy. Keyfini kaçırma.
3-Gitmek isteyenlere bilgi: Rafting ücreti 100 TL, rafting yapanlara konaklama 20 TL, yapmayanlara konaklama bedeli 25 TL.
4-Dünyaya geldik bir kere, haydi sen de raftinge Düzce’ye..
5-Çiçeklere düşkünsen, yabani menekşeleri çok güzel. Ben topladım, umarım tutar.

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.