19 Kasım 2012 Pazartesi

Hain Pırasa!

Hafta sonu  sevgili ablam ve erkek arkadaşımla birlikte sinemaya gidelim dedik. Filme karar verdikten sonra, "Cloud Atlas"ı izlemek üzere biletlerimizi önceden aldık. 

Cumartesi akşamı olduğunda minik yeğenlerimle de zaman geçirebilmek adına, ablamın evine biraz erken gittim. Ne de olsa biletimiz akşam 22.00 matinesineydi ve o zamana kadar da biraz "aile zamanı" yapabilirdik.  Ufaklıklarla oynadık, hopladık zıpladık derken bir de baktık ki saat ilerlemiş. Akşam yemeğini yedikten sonra atıverdik kendimizi dışarıya ablam ile. Ablamda çocuklar olmaksızın bekarlık günlerindekine benzer, tadımlık da olsa yaşayacağı bağımsızlık duygusu ve hürriyetin hazzı, bende ise erkek arkadaşımla ablamı ilk kez yüz yüze tanıştıracak olmanın verdiği heyecan ile yola koyulduk...

Erkek arkadaşım ile buluştuktan sonra, girdik Cadde trafiğine. Eee ne de olsa, cumartesi akşamıydı ve tüm İstanbul yine her zamanki gibi sokaklara dökülmüştü. Ethem Efendi'ye doğru güç bela ilerlerken, karnımdan garip sesler gelmeye başladı. Hayır hayır bu heyecandan kaynaklanmıyordu. Bilakis akşam yemeğinde sevgili annemin pişirip ablama yolladığı ve benim de yeme gafletinde bulunduğum pırasanın bağırsaklarıma doğru yaptığı hızlı yolculuğun sesinin ta kendisiydi. Olamazdı, hiç zamanı değildi. Sesim biraz ürkek ve biraz da utanarak çıktı dudaklarımdan, "Benim tuvalete girmem gerek". Ebuş atılıverdi hemen, "Nee?! Şimdi mi?". Bu defa daha kuvvetli çıktı sesim, durumun aciliyetini vurgalamaya çalışırcasına dedim ki; "Evet! Hem de çok ACİL!". Trafik deli gibiydi, adım ilerleyemiyorduk. Mert telaş içinde, ama biraz da muzip bir tavırla en yakın mıntıkayı işaret ederek, "Şurada cami var, durayım mı?" diye sordu.

Ben zaten hareket etmeye ve hatta nefes bile almaya korkuyorum,  zor durumdayım yani anlayın, cevap bile veremiyordum tüm bu konuşmalara. Sadece "tutuyordum". Derken Ebuş'tan sonunda mantıklı bir fikir çıktı ve şöyle söyledi; "Nasılsa filme daha çok var, şurada bir yerde oturalım da, sen ihtiyacını gideriver". Gözlerimdeki ışıltıyı ve hissettiğim rahatlamayı anlatamam.

Erenköy Robert's Coffee'nin önünde ablam ile iniverdik arabadan. Mert de arabayı park etmek üzere uzaklaştı yanımızdan. Ben doğru tuvaletin yolunu tuttum tabi, sıra olmamasını veya dolu olmamasını dua ederek tuvaletin. Ve işte içerideydim, sonunda rahata ermiştim. Hani derler ya, bir insanın en rahatladığı yer tuvalettir diye. İnanın bu doğru. Yüzümdeki tebessümle tam da "keyifteyken", kapı çalındı. "Dolu" dedim. Aradan iki dakika geçti, derken ama bu defa daha sert bir şekilde kapı tekrar çalındı. Kapının çalınış şekline eşdeğer benim de cevap verirken sesimin tonu daha sert çıktı haliyle; "Doluuu!" Bir yandan da dışarıda kapıda bekleyen bayanın, yandaki yine tek kişilik olan erkek tuvaletinden çıktığını düşündüğüm artık eşi midir sevgilisi midir bilemiyorum, beyle olan diyaloglarına kulak kabarttım. Adam kadına sordu; "Sen daha hala giremedin mi?". Kadın; "Yok hala giremedim. Artık içeride ne yapıyorlarsa!!".

"Haydeee ne yapacağım?" diyesim geldi ama soru direkt bana yöneltilmediğinden susmakla yetindim. Derken kapıya tekrar ve hiddetle vuruldu. İçimden de geçiriyorum, insan rahat rahat yapamayacak mı? Artık tutamadım kendimi ve cevabı yapıştırdım;

Ben: Hanımefendi ne yapabilirim sizce tuvalette? Detay mı vereyim size?

Dışarıdaki bayan ısrarla ve homurdanarak;

İsmi belirsiz bayan: Burası umumi bir tuvalet. Özel tuvaletmiş gibi içeride uzun kalamazsınız.

Hay ben sanki keyfimden kalıyorum. Çok meraklıyım küçücük daracık tuvalette kalmaya...

Ben: Hanımefendi keyfimden kalmıyorum. İnsanın bağırsakları bozulamaz mı? 

Hala vır vır birşeyler söylemeye devam eden kadına;

Ben: Daha da detay vereyim mi?

Zaten tuvalete gelinceye kadar ecel terleri dökmüş olan bendeniz, rahatlamanın verdiği o güzel anların tadını çıkaramadan, hatta sinirim tepeme çıkmış vaziyette kapıyı açtım. Kapıdaki kadın hala konuşuyordu;

İsmi belirsiz bayan: 15 dakikadır ne yapıyorsunuz içeride? Olmaz ki canım! Bla bla blaaaa

Durur muyum cevap vermeden;

Ben: Saat mi tuttunuz hanımefendi, tuvalette ne yapılırsa onu yapıyordum.

dedim ve geride bıraktığım koku bombasının içerisine kadının daldığını düşünmenin verdiği hazla ablamın oturduğu masaya yöneldim. 

Ebuş yokluğumda tiramusu ısmarlamış ve hatta son lokmalarını midesine indirirken, Mert'in hala arabaya park yeri bulamadığını duyunca, dedim abla kalk gidelim buradan. O kadının suratını tekrar görmek ve daha fazla gerginlik yaşamak istemiyordum doğal olarak. Mert zaten tur atmış ve bizi bıraktığı yere geri gelmişti. Atladık hemen arabaya hoppp Mado'ya, oradan CKM'ye filmi izlemeye...

Geceyi kokoreçle tamamladıktan sonra, evlerimize yöneldik...

Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar;

1- Public yerlerdeki tuvalette sıradaysanız, ve içerideki çıkmıyorsa. Zorlamayın, beni hatırlayın. İçeridekinin müşkül durumda olabileceğini unutmayın. Durumunuz da acilse, karşı cinsin tuvaletine giriverin. Çözüm yaratan olun.
2- Cloud Atlas'a şiddetle gitmenizi tavsiye etmeyeceğim maalesef.
3- Annecim ellerine sağlık pırasa nefisti ;)




4 Ekim 2012 Perşembe

BAŞLANGIÇ


Geçenlerde bir belgeselde izledim. Aslanlar fil dışkısının kokusuna bayılırlarmış. Nasıl ki kedilere, kedi otu mis gibi kokarsa, işte fil dışkısı da aslanlara öyle güzel kokarmış. Hatta öyle ki, o pisliğin içinde debelenir, (ayıptır söylemesi) yüzlerini gözlerini boka bularlarmış.


İşte benimkisi de o hesaptı. Dile kolay onüç yıldır aynı kurumda çalışıyorum. Gözümü burada açtım diyebilirim. Bu uzun yıllara dayanan ilişkinin beni ruhsal açıdan ne kadar yorduğunu ve yıprattığını, ne kadar da tek taraflı özveriden ibaret olduğunu farketmiştim son birkaç yıldır. Onca sene geçmişti ve ben bir arpa boyu yol alamamıştım. Benden mi kaynaklanıyordu bu durum? Dürüst bir cevap vermek gerekirse, yüzde onu benden, geri kalanı da çalıştığım kurumdan, kurumun içerisinde çalışanın niteliklerine bakılmaksızın izlenen insan kaynakları yönetim tekniklerinden kaynaklanmakta idi. Ve ne yazık ki kendimi paralasam bile, ki yıllardır bunu yapıyorum, sistem değişmedikçe ben de isteklerime kavuşamıyordum. Onca yıl benden alıp götürmüş, karşılığında kattığı ise iş tecrübesi dışında neredeyse koca bir hiçten öte değil idi. Eh doğal olarak da bu durum, motivasyon düşüklüğüne ve kişinin kendisini “lüzumsuz yere” yetersiz hissetmesine sebep oluyor.

Şimdi düşünüyorum da tıpkı aslanlar gibi, ben de fil dışkısının içinde oynayıp duruyormuşum meğer. Son on yıldır hayatıma mis kokular içinde devam etmekte olduğumu düşünmekte iken, birkaç yıldır misk-i amber kokusu sandığım şeyin aslında pislik olduğunu, yüzümün gözümün tabiri caizse boka bulandığını farketmiştim. Farketmemi sağlayan ne miydi? Ben değildim…

Bana kalsa ne kadar uğraşırsam uğraşayım değiştiremediğim şeyler olduğuna, bazı şeylerin benim kontrolüm dışında geliştiğine inanmaya devam ederdim. Değiştiremeyeceğim şeyler olduğuna inandığım için, risk almaya korktuğum için, sahip olduğum yetilere yeterince inanmadığımdan özgüvenim dibe vurmuştu. Defalarca istifa etmeyi düşünüp, defalarca vazgeçmiştim. Elim kolum bağlı, kös kös kaderime boyun eğmiştim. Çünkü alternatifim yoktu. Hatta daha elimi, olamayacağına da öyle körü körüne inanmıştım.

İşle ilgili sıkıntılarımın özel hayatımı, hayata bakış açımı doğrudan etkilemeye başladığını, üstelik de negatif yönde etkilediğini anlayınca, bu pessimist ruh halinden arınabilmek için habire uzaklaşmaya çalıştım “doğal yaşam alanımdan”. Şehir hayatından uzakta, yeşilin bol olduğu yerlerde hissettim huzuru. Kendimi doğaya atıvermiş buldum. Hatta hatırlarsanız kamp yapmaya bile gittim, çadırda kaldım. Bununla da yetinmedim. Evim bitkilerden adeta jungle’a döndü. Sadece bitkiyle kalsa iyi, kuşlar da eklendi hayatıma, evdeki sadık dostum dışında. Ama bu kısa süreli kaçışlar, seyahatler ve bilumum sosyal aktiviteler kesmez olmuştu bir süre sonrasında. Belli ki içimde kanayan bir yara vardı, ve ne kadar çok yarabandı yapıştırsam da üzerine, bir müddet sonra kan yeniden akmaya devam ediyordu.

Şimdi şu soruya ve de cevabına tekrar dönmek istiyorum; “Farketmemi sağlayan ne miydi? Ben değildim…”

Tamamen tesadüfî gelişti herşey. Yakın bir arkadaşım, arkadaşının ona gönderdiği e-postayı bana iletti. İçeriğinde sertifikalı koçluk yapan bir arkadaşının olduğunu yazmıştı. Ücretsiz keşif görüşmesine gitmemi rica ediyordu. Sonuna da eklemiş “Bakarsın hayatın değişir” diye.

“Hayatımı mı değiştirecekmiş? Pehhhhh!” dedim okuyunca ve güldüm. İtiraf edeyim hiç inandığım bir şey değildir yaşam koçluğu. Külliyen laf salatası! Benim bilmediğim ne söylebilirdi ki hiç tanımadığım bu insan? Ayrıca benim hayatımı benden daha iyi kim bilebilirdi ki? Sizin anlayacağınız para tuzağı olduğuna inanırdım.

Derken o gün geldi çattı. İstemeye istemeye gittim keşif görüşmesine. Öyle ki, haftasonuna randevulaşmıştık. Umarım unutmuştur da gitmek zorunda kalmam ya da ne bahane bulsam da gitmesem diye kafamda kırk tilki dolaşıyordu.

Gelin görün ki, görüşmemizin nihayetinde düşündüğümden farklı bir karar aldım. Bu gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bir keşif görüşmesiydi. Benim kendimi keşfetmeye başladığım bir serüvenin başlangıcı idi. Hatta ve hatta tam da ihtiyacım olan şeydi. Tamamen tarafsız bir bakış açısı. Hani bazen olur ya, kendiniz de bilirsiniz, lakin bunu yüksek sesle söyleyemezsiniz. Ya da aslında bunu tamamen “dışarıdan” birinin söylemesi gereklidir. Başka birinden destek alıyor olmak acizlik de değil ayrıca. Kendi başınıza karar veremediğiniz anlamına da gelmiyor.

Ne ailenizden biri, ne arkadaş çevrenizden, ne de eşiniz/sevgiliniz bu kadar objektif olabilir. İşte yaşam koçu, karanlıkta kalmış, aslında belki de haberdar dahi olmadığınız ya da unuttuğunuz ama varolan potansiyelinizi nasıl etkin hale dönüştürebileceğiniz hakkında yol gösterici oluyor. Hayattan asıl beklentinizin ne olduğuna, ne istediğinize karar vermenizde yardımcı oluyor. Ama yönlendirmeden, direktif vermeden.. Kendi kararlarınızı yine kendiniz verirken yolunuza ışık tutuyor sadece. Yargılamıyor, seçimlerinizden ötürü sizi suçlamıyor.

Ve yaşam koçum Özlem Uzun Şaker diyor ki;

Koç,

“Aynadır”- olduğu gibi gösterir,
“Tercümandır”- olan biteni söyler,
“Mercektir”- resmi odaklar, netleştirir,
“Helikopterdir”- panoramik görüntü sunar….  

Bu hikâyeden çıkarılacak sonuçlar;

Hayatta bazı şeyler vardır değiştiremeyeceğiniz. Ölüm gibi..

Geri alamayacağınız şeyler vardır. Sarf edilen sözler gibi..

Ama bazı şeyler vardır ki değiştirebilirsiniz. Değiştiremeyeceğinizi düşünürsünüz belki. Ya da buna inanırsınız. Kafanızda yarattığınız engellerdir yolunuzu kesen. Kendi yarattıklarınızdır, korkularınızdır sizi geriye çeken, bir sonraki adımı atmaktan alıkoyan.. Fakat aslında olacağına inanırsanız ve gerçekten isterseniz, yapamayacağınız şey yoktur şu hayatta.

Değişim...

Değişimdir belki de hayatımıza almaya korktuğumuz, ama aslında bir o kadar da ihtiyaç duyduğumuz.

Bu işiniz olur, hayat tarzınız olur. Sevgilinizdir değişmesi gereken, değiştirilmesi gereklidir belki de. Ya da eşinizdir. Belki de huyunuzdur. Ya da suyunuz..

Lakin bir türlü risk alamazsınız. Nihai kararı bir türlü veremezsiniz. Bahaneler uyudurur, kaçınılmaz sonu erteler durursunuz. İçinizde patlamaya hazır bir bomba gibi durur hep dip köşelerde bir yerde değişim isteği. Bazen habis bir ur gibidir, en zayıf anınızda sizi alır yerin dibine batırır. Hayata küser, bedbaht olursunuz. Çözüm bulamıyor olmak içinizi kemirir durur. Tüm bunların üstesinden tek başınıza gelebiliyorsanız ne âlâ, ama azıcık da olsa yardıma ihtiyaç duyuyorsanız eğer, işte o zaman bir yaşam koçuna danışın derim. Ne kaybedersiniz?


Not: Dedim ya “kendimi keşfetmeye başladığım bir serüvenin başlangıcı” diye, bu yazı burada bitmez…

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ayışığına doğru koşarken...

Kendimi de alıp kaçma girişimlerimden bir tanesi de geçtiğimiz hafta sonu vuku buldu. Ne yalan söyleyeyim bu aralar fena alıştım. Firar ediyorum sıklıkla İstanbul'dan. Allah sonumu hayretsin, ne diyeyim. Hani "Alışmış kudurmuştan beterdir" derler ya. İşte o hesap benimkisi. Lakin korkar oldum İstanbul'un bana dar gelmesinden. Korkar oldum sözde hayat dediğimiz bu koşturmacadan vazgeçip de, sakin bir kasabaya yerleşip geri dönmeme fikrinden. Bütün derdim de bu ya aslında. Kaçmak...

İstikamet Dalyan dedik, koyulduk yollara. Uçağımız Cuma akşamı saat 21.00’da idi. Haftalardır bitmek bilmeyen o yağmuruyla İstanbul, bizi uğurladı. Hepi topu bir saat sonra, hani mesela Bostancı'dan çıkıp da Acıbadem'e belki de varamadığınız o altmış dakikada, veyahut evden çıkıp havaalanına gitmek için o akşam harcadığım sürede ben taaa Dalyan'a gitmiştim bile. Ne acı değil mi? Nelere ne kadar zaman harcıyoruz, ömür denen bize biçilen süreyi de beraberinde..

Nihayet varmıştık Dalaman Havaalanına. Havaalanının kapısından kafamı ilk çıkardığımda, Dalaman'ın tertemiz havası ilk karşılamayı yaptı. Tabi bir İstanbullu olarak pek de alışık olmadığımız ve de nadir bulunan bu nimete hürmeten öyle bir derin nefes aldım ki, sanırsınız ki ciğerlerimi doldurup, tüm yıl stok yapacağım. Bu arada bilmeyenler için,  Dalaman Havaalanı ile Dalyan arası yaklaşık 25 km. Ama Dalyan’daki otellerin şöyle bir güzelliği var, sizi özel araçlarıyla havaalanından alıp otelinize getiriyorlar. Bunun dışında Havaş, taksi, araç kiralama ve dolmuşlar ile de Dalyan’a ulaşabilirsiniz. Hepi topu 30-35 dakika süren bir mesafe zaten.

Yalnız değinmeden geçemeyeceğim. Bildiğiniz üzere Dalaman Havalimanı oldukça önemli bir konuma sahip, Dalyan, Sarıgerme, Marmaris, Datça, Fethiye ve Göcek gibi tatil beldelerine yakın olması dolayısıyla. Lakin havaalanının yolu oldukça bakımsız ve de asfaltı bozuk. Sadece yerli değil, yabancı bir çok turistin de Dalaman Havalimanını kullandığı düşünülürse, biraz daha özen gösterilmesi gerek diye düşünmemek elde değil.

Dalyan’da kalacağım otele vardığımızda saat 23.00 civarıydı. Longhouse Inn Hotel, Dalyan nehri kıyısında ve tam da kaya mezarlarının karşısında konuşlanmış. Gitmeden internetten araştırmıştım, lakin tüm ihtişamıyla kaya mezarlarının gerçeğini karanlığın ortasında ışıklandırmalarıyla öylece karşımda görünce hayran kaldım. Düşünsenize ilk çağlarda Likyalılar tarafından gayet ilkel aletlerle inşa edilmiş. Kimbilir kaç mevsim görmüş, kaç savaşa tanık olmuş, adeta insanlığın gelişimi boyunca tüm gücüyle ayakta kalmayı başarmış. İstanbul’da hiçbir estetiği ve duyguyu barındırmayan beton yığınlarına bakmaktan, böylesine emek verilerek, nakış işlenir gibi kayalara işlenmiş ve de yıllara meydan okuyarak ne kadar güçlü olduğunu da ispat etmiş bir yapıtın karşısında insan kendini o kadar aciz, o kadar küçük ve önemsiz, gelip geçici bir varlıkmış gibi hissediyor ki... Kelimelerle ifade edilmesi zor duygular uyandırdı bende.

Haftanın ve İstanbul'un yükünü atmak ve sabaha enerjik uyanmak için odama çekildim. Yattım yatağıma. Fakat garip bir şekilde hiç ses yok. Siz hiç sessizlikte uyudunuz mu? Tek bir tıkırtı bile olmadan, dipsiz bir sessizlikte uyumanın verdiği huzuru yaşadım ben o gece. Ne bir araba sesi, ne sokaktan gelen ses, ne de yan dairenin tıkırtısı. Sıfır ses. Öyle bir uyumuşum ki, uzun zamandır o kadar dinç kalkmamıştım yataktan.

Sabah olduğunda bahçeden yeni toplanmış buzlu buzlu, kütür kütür, katkısız domatesler, roka desen mis gibi taptaze, zeytinleri hiç sormayın oteli işleten Didem Hanım kendisi kurmuş. Zeytinyağlı, kekikli, kırmızı biberli ağızlara layık sosuyla geldi önümüze. Buram buram tomurcuk kokan demleme çayımızla, yüzyıllar öncesiyle bugünü birleştiren kaya mezarları karşısında kahvaltımızı ettik. Hava desen pırıl pırıl, görmeye hasret kaldığımız güneş. Yani efendim değmeyin keyfimize…

Kahvaltımızı da ettikten sonra bizim için ayarlanmış teknenin, otelin iskelesinden bizi alacağını öğrendik. Görünen o ki hem keyifli, hem de dolu dolu bir program bizi bekliyordu. Kaptanımız Yusuf Bey kısaca rotamızdan bahsettikten sonra, kaya mezarlarının olduğu kıyıya yanaşıp, bize tarihini anlattı. Sonrasında Dalyan nehri üzerindeki ikinci durağımız olan mavi yengeçleri ve tabi ki koruma altındaki caretta carettaları göreceğimiz yere geldik. İstenilirse mavi yengeçleri hemen ızgarada pişirip size sunuyorlar. Üstelik sadece 10 Türk Lirasına. Lakin sevip okşadıktan sonra, hayvancağızı yemeye kıyamadım ben tabi. Caretta carettalar deseniz, muhteşem yaratıklar. Yem verdiğinizde suyun yüzeyine çıkıp, sizi selamlıyorlar adeta. Umarım bizden sonraki nesiller de bu mağrur güzelleri görebilme şansına sahip olurlar.

Dalyan nehri, sazlıklar ve kuş cıvıltılarıyla, labirentleriyle görsel bir şölen sunuyor, ve tekneyle gezen biz meraklı misafirlerine koynunu açıyordu adeta. Yolculuğumuzun bir sonraki durağı, mavi bayraklı ve aynı zamanda caretta carettaların yumurtladığı İztuzu Plajı idi. Upuzun geniş plajı ve sanki elekten geçirilmiş gibi kumuyla, yerli yabancı turistlerin uğrak yeri olmuş. Ama öyle üst üste insan istifi bir durum yok Allah’tan.

Adeta Londra ile yarışa girmiş bir İstanbul’dan sonra, ışıl ışıl denizin tadını çıkarmasak ayıp olurdu. Velakin biz de aynen öyle yaptık. Serin sulardan çıkıp, güneşe attık kendimizi. Ve sonra yine serin sulara, ve tekrar ve yeniden..

Bu kadar batıp çıktıktan sonra da bizi anca çamur banyosu paklardı. Bir sonraki durağımız çamur banyosu yapılan tesislerdi. Kardak Turizm'den Kaptanımız Yusuf Bey'in idaresinde yine tekne ile ulaştığımız tesise hayran kaldım. Hiç beklemediğim kadar güzel, temiz, çalışanların kıyafetlerinden tutun da bahçe dizaynına kadar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Çamura bulandık, kuruduk tamtamlara döndük. Görmeyin fotoğralarımı, feci komik. Duş aldık, termal suya girdik. Piri pak da olduktan sonra, karnımız acıktı tabi. Zaten bir sonraki durağımız da yemek yiyeceğimiz restaurantmış. Adı da The Other Side Restaurant. Öncesinde dolu dolu bir salata tabağı, ardından ağızlara layık bir alabalık yedim ayıptır söylemesi. Pek bir lezizdi. Hesabı istedim. Lakin yemekler de tura dahilmiş meğer. Ve buna inanmayacaksınız. Hepsi, yani tur ve yemek sadece 30 TL imiş. Hayretimi saklayamadım. Bu paraya İstanbul'da veya başka bir büyük şehirde ne yapılıp yapılamayacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Diyorum ya hep, pahalıya yaşayıp bedelini de ağır ödüyoruz.

Gezip eğlendikten sonra, Yusuf Kaptan yine otelimizin iskelesinde bıraktı bizi. Duşumuzu alıp, biraz istirahatten sonra, saate baktım ki ne göreyim. Zaman sanki durmuştu, akmıyordu Dalyan'da. O kadar aktiviteyle dolu bir gün  geçirmemize rağmen, hala günün bitmesine daha çok zaman vardı. Biz de kalktık Dalyan'ın içine yürüdük. Şirin mi şirin, yaşanılası bir yer Dalyan. Öyle Mc Donald's, Pizzat Hut, Burger King filan yok oralarda. Bülent Usta'nın yeri var, Çınaraltı var. Sanki kendini size saklamışcasına, bakir ve henüz keşfedilmemiş. İnsanları sıcak. Yolda hapşurdum mesela, her yerden çok yaşa sesi geldi. Kime cevap vereceğimi şaşırdım. Bir de İstanbul'da görmediğimiz insani bu hareket karşısında, ayrıca bir daha şaşırdım. Derken hediyelik eşya satan bir dükkana girdik. Eh malum, gidip de eli boş dönmek olmaz. Ufak tefek bir şeyler alırken, dükkan sahibi Bey ile de muhabbet ettik. Bize nereden geldiğimizi sordu. İstanbul'dan geldiğimizi duyunca, yüzünde acıyan bir ifade ile "Offf! İşiniz zor" dedi. Aslında halimizi o kadar güzel özetleyen bir cümle sarfetmişti ki... 

Akşam yemeği için otelimize döndük. Longhouse Inn Hotel,  Didem Hanım ve Erman Bey tarafından işletiliyor. Butik otel kıvamında, manzara desen müthiş. Hizmet desen, hizmette sınır yok bir kere. Nasıl mı? Öyle kesin kaidelere kurallara tabi değilsiniz. Güzel olan tarafı da bu ya. O akşam canınız farklı bir yemek çektiğinde, imkanlar da dahilinde ise, söylemeniz yeterli. Hemen pişirilip getiriliyor. Kısacası siz otele değil, oteliniz size tabi. Kendinizi kasacağınız bir durum yok yani. Gayet samimi, bir dediğiniz iki edilmeyen, güler yüzle ağırlandığınız, kendinizi pamuklara sarmalanmış hissi uyandıran cinsten hizmetin sunulduğu bir otel, Longhouse Inn. Daha ne olsun.. 

Ertesi gün, kaya mezarlarına tırmanmaya karar verdik. Bu arada kaya mezarlarının olduğu "öteki taraf", yani tam da yüzyıllar öncesinde mezar olarak kullanılan bu yapıtın alt tarafı bugün de mezarlık olarak kullanılıyormuş ve gerçek anlamda ölüler imamın kayığıyla "öteki tarafa" götürülüp defnediliyormuş. Biz de öteki tarafa geçmek için Deniz Teyze'nin kayığına bindik. 15 yıldır yapıyormuş bu işi, avukat eşi vefat ettiğinden beri. Hayat her zaman planladığımız şekilde gitmiyor ne yazık ki. Bunun da en güzel kanıtıydı belki de Deniz Teyze. Bugün buradayız, ama yarın nerede ve ne halde olacağımız belli mi?

Deniz Teyze, kayığıyla bizi kaya mezarlarının olduğu kıyıya bıraktı. Tırmandık tırmanmasına da, inmesi biraz meşakkatli oldu. Ama siz siz olun, giderseniz mutlaka tırmanın ve o ömre bedel eşsiz manzaraya siz de şahit olun.

Pazar akşamı olduğunda kara kara düşünmeye başladık tabi. İstanbul kollarını açmış bizi bekler düşüncesi sarmıştı bizi. Nihayetinde de kürkçü dükkanına geri döndük işte. Pek sevimsiz geldi İstanbul. Hava muhalefeti nedeniyle de bir saat kadar İstanbul semalarında tur attık. Sanki inmek istemeyişimize yardım eden gizli güçler varmışçasına... 

Diyeceğim o ki, her şeyi bırakıp gidesim var. Kim bilir belki sen de benimle aynı hissiyatlar içindesindir. İstanbul pek bir sevimsiz, pek geçinemiyoruz şu aralar. Gitmekle kalmak arasındayım. Cevaplar arıyorum kendime. Lakin ayışığını takip ederek yaşama doğru koşan caretta carettalar misali, bizi yaşama yönlendiren asıl şeyin ne olduğuna karar vermeli evvela. Huzur mu senin ayışığın, yoksa hep daha fazlasını kazanma hırsıyla onda var bende de olsun düşüncesiyle başkalarının hayaline ortak olmak mı? Yoksa alışkanlık mı? Sana öğretilen, hep görmeye alıştığın şeyi yaşamak mı? Yoksa ne? Nedir seni her gün aynı şeyleri yapmaya zorlayan? Nedir hayat senin için? 30 yıl sonra sahip olacağın bir emeklilik hayali mi, ki bugünü yaşamana mani olan? Zannetme ki 09-18.00 arası çalışıp, kazandığın parayla günün sadece 3-4 saatini kendine, sevdiklerine, çoluğuna çocuğuna ayırmak hayat. Bak işte Dalyan'daki de hayatını yaşıyor, belki daha sade, belki altında jeepi yok. Ama yaşıyor ya, sen ona bak. Sen şuanda oturmuş bilgisayar başında bu yazıyı okurken, oradaki Ahmet Dayı belki kahvaltı için bahçesinden kendi elleriyle domat, roka topluyor. Ya da almış eline keyif kahvesini, nehre bakarak yudumluyor. Yarın ya da belki on dakika sonra ne senin, ne de benim nerede olacağımız belli mi? O yüzden şarkıda dediği gibi "Wake up, wake up and look around you" arkadaşım. Hayat yolunda sana yön verecek olan ayışığının seçimini doğru yap. Git, gör, yaşa yaşayabildiğin kadar. Kök salmadık ya ağaç misali, istedik mi gideriz tası tarağı toplayıp. Yeter ki isteyelim..



Bu hikayeden çıkan sonuçlar;

1- Kökten kaçamıyorsan, ufaktan kaç. 
2- Ülkemin dört bir köşesi cennet. Her tatil yurtdışına kaçmayı bırak, önce kendi ülkeni fethet.
2- Gitmesi kolay, görmesi güzel ve bir o kadar da özel Dalyan'a mutlaka git. Longhouse Inn Hotel, Dalyan'da kal. Didem Hanım ile Erman Bey'e selamımı iletmeyi ihmal etme. 
3- Tekne gezisi yapacaksan, kesinlikle Kardak Turizim'den Yusuf Kaptan'la gez.
4- Kendi ayışığını doğru seç, doğru seç ki sonunda pişman olma. Hayatı kaçırma, o senin tadını kaçırmadan ve Can Yücel'in "Gitmek" isimli şiirinde de dediği gibi;

"Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma..."


Dalyan'da neler yapabilirsin?

- Tekne turu, çamur banyosu, scuba diving, trekking, atv safari, atli tur, jeep safari. Oniki Adalar, Göcek turu, Ekincik, Yuvarlak Çay, Şahintepesi, Saklıkent, Ölü Deniz, Rodos turları. Nasıl giderim ne yaparım diye de endişelenmeyin. Sıkıntı yok, otelden alıyor tüm turlar, yine otelinize bırakıyorlar.
- Boğaz'da düğün yapmak istiyorum, tekneyle gelin damat yanaşsın istiyorum. Ama mali gücüm o kadarına yetmiyor" diyorsan. Al tüm davetlileri, sülaleyi. Longhouse Inn Hotel'de, düğün organizasyonu da yapılıyor. Tekneyle yanaşırsın otele. Böyle janjanlı bir tören de olur. Üstelik uzaktan gelen misafirleri nasıl ağırlayacağım derdinden de kurtulursun. Sadece konaklama bedelini ödeyip, düğün mekanını bedavaya getirirsin. Al sana bütçe. Havan da olur, düğünümü Dalyan'da otel kapatıp yaptım dersin. 
- Unutmadan Longhouse Inn Hotel, Dalyan'da 2 kişilik oda+kahvaltı 120 TL 

Beni otellerinde misafir ettikleri ve bu cennet kapılarını araladıkları için Didem Genç ve Erman Genç'e çok teşekkür ederim...



25 Nisan 2012 Çarşamba

Adaya Kaçış



Büyükada'dan İstanbul'a bakış
İstanbul…
Kimi insanın hayali, kimininse cehennemi...

Allı pullu bir gelin, bazense eli sopalı bir kaynana İstanbul..
Büyük şehirde yaşayan insanlanların kronik hastalığı mıdır nedir bilmiyorum, lakin ben artık İstanbul’da nefes alamıyorum. Kaçacak yer arıyorum her haftasonu. Öyle ki, soluğu otun, böceğin bol olduğu yerlerde alıyorum. Kendimi arabalardan, agresif insan topluluğun yaydığı negatif enerjiden, korna sesinden, karmaşadan, on dakikalık yolu iki saat trafikte bekleyerek geçirdiğim bu koca şehirden kaçarken buluveriyorum. Bunu çokça yaşar oldum bu aralar. Zaten yazılarımın seyrine de dikkat ederseniz, gece kulüplerinden ovalara, bayırlara, kamp alanlarına geçtim. Sanırım gözüm açıldı ve hayatın, doğanın, kuş cıvıltılarının verdiği huzurun, nefes almanın gerçekte ne anlama geldiğinin farkına vardım. Bizler aslında yaşamıyoruz. Yaşadığımızı sanıyoruz bu koca şehirlerde. Tabi bunun adına yaşamak denirse…
Nedir ki bizi bu kadar yoran, bu kadar yıldıran ve bir o kadar da bencilleştiren bir şehirde ömrümüzü tüketmemize sebep? Ne için bunca telaş? Bunca koşturmaya sebep? Para mı? Kariyer mi? Gelecek kaygısı mı? Peki ya zamana karşı verdiğiniz bu yarışta kaçırdıklarımız? Sanırım asıl önemli olan hayattan ne beklediğiniz. Bir mahkûm gibi müebbet cezanızı çekmek için, iş yerindeki o masanın başına oturduğunuzda hissettiklerinizi her Allah’ın günü yaşamak mı? Yoksa güne mutluluk hissi ve pozitif enerjiyle mi başlamak? Bu soruların cevabını buldunuz mu tamamdır zaten.
Derken içimdeki firari ruhumu uykusundan uyandırıp, depreştiren bir şey oldu. Hani bu anlamsız kısır hayat döngüsünde, sahip olamadığınız, yapamadığınız, veyahut elde edemediğiniz bir şey oldu mu, hele de bunu başarmak için varınızı yoğunuzu ortaya koymanıza rağmen, bir netice alamadıysanız, bu defa ruhani yollara başvurursunuz ya. İşte ben de dualardı, Hıdırellezdi, Eyüp Sultandı, Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’ydi derken, bir sonuç alamayınca, bir de kilise deneyeyim dedim. Eee umut dünyası, ne yaparsınız. 23 Nisan’da Aya Yorgi Kilisesi’ne gittim. Sabah erkenden vapurla Bostancı’dan Büyükada’ya gittik. Ama bir kalabalık, bir kalabalık ki sormayın. Adaya vardığımızda fayton sırasının taaa iskeleden başlıyor olması, sanırım bunun en güzel göstergesiydi. Tabana kuvvet, mis gibi çiçek kokularını içimize çekerek, kuş sesleri eşliğinde yürüdük. Yerlerdeki dilek ipliklerinin ne kadar çok olduğunu görünce, “Kızım bu kadar insanın dileği olacak da, sıra sana gelecek. Zor, biraz zor..” diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
Adaya elbet daha evvel de birçok defa gitmişliğim vardı. Lakin bu defa içime fena oturdu. Neden derseniz, hani hep bahsettiğim İstanbul’dan firar etme planlarım için bulunmaz bir fırsattı Ada’da yaşam. Hani ne yardan, ne de serden geçilir durumu vardır ya, İstanbul’da veya diğer büyük şehirlerde yaşayan, “yaşadığını sanan” bizlerin. İşte hem İstanbul yanı başımda olurdu, hem de münzevi hayatımı ormanın içinde, çiçek yetiştireceğim küçük bir arka bahçesi olan, sabah kuş cıvıltısıyla uyanacağım ve de ayaklarımı uzatarak İstanbul’a bakıp, “Yoksa siz hala her sabah koştur koştur işe mi gidiyorsunuz?” diyen alaycı bakışlarım ve yandan gülüşümle keyif kahvemi yudumlayacağım balkonumda kahvaltımı edebilecektim.
Mutlu olmaya, hayalini kurmanın bile kâfi geldiği bu durum karşısında kendim de şaşırmıştım. Ben ki güzel giyinmeye meraklı, gezme delisi, kariyer de kariyer diyen biri iken, gözlerim artık köşeye çekilip köpeğim ve eşimle (olursa tabi) sakin, huzurlu bir hayat geçirmekten başka bir şey görmez olmuştu. “İstanbul beni bu kadar mı bezdirdin?” sorusunu her uyandığımda kendime sorarken buluvermiştim..
Evet işte, firar planımı açıklıyorum: Bir sene, hepi topu bir sene daha sana katlanmak, İstanbul! Neden dersen, onüç sene gençliğimi, güzelliğimi, ömrümü tükettiğim bu dört duvar arasında çalışıp da, saçımı süpürge ettiğim günlerin karşılığını almam lazım da ondan. Emeklilik primini dışarıdan ödeyip, home office çalışacağım bir iş de edindim mi kendime, sonra kimse beni tutamaz. Satarım evimi, alırım Ada’dan ufak da olsa, bahçeli bir ev. Ohhh değmeyin keyfime. Bundan yirmi yıl sonra yaşamayı düşleyeceğime, şimdi yaparım bunu. Çocuklarım da beton yığını içinde büyümez, Adalı orman çocuğu olurlar işte. Yani düşününce sonuçta dönüp dolaşıp aynı sonuca koşturmuyor muyuz? Çalış çalış çalış, koş koş, yıllarca yarı açık ceza evi modunda iş ile ev arasında mekik doku… Ne için? Huzurlu bir emeklilik için. Eee tamam işte biz de hayata shortcut yapacağız. Hepsi bu…
Yani kısacası;


Hayat dediğin nedir ki? 
Üç günlük dünya, 
Kalmaz sana bana. 


Yaşayacak tek bir hayatın var madem, 
Bari gönlüne göre yaşa...

9 Nisan 2012 Pazartesi

Autodrom, yarattı bende sendrom..


Geçen sene kendi ihmalimden kaynaklanan trafik kazasından sonra, arabamı değiştirmek zorunda kalmıştım hatırlarsanız. Ehliyetimi geri alır almaz, yeni edindiğim Renault aracın şöyle bir güzelliği oldu. Meğer Renault, kendinden araç alanlara bir yıl içinde kullanılmak şartı ile Autodrom firması ile anlaşma yapmış, ileri ve güvenli sürüş teknikleri eğitimi almaları için. Bilmeyenlere Autodrom, Türkiye’nin ilk ve tek sürüş teknikleri eğitimi veren bir kuruluş.

Böyle bir eğitimi alacağım için çok heyecanlanmıştım. Lakin yazın tatildi, gezmeydi, kışın da yağmur yaş vesaire derken bir türlü fırsat bulamamıştım. Hatırlarsınız belki, eskiden Demir Bükey diye bir amca vardı. Her hafta sonu yanılmıyorsan Star TV’de 5. Vites adlı programında, işte karda şöyle gidin, yakıttan tasarruf etmek için şöyle yapın gibi söylemleriyle sürücüleri aydınlatırdı. O zamanlar daha araba kullanmıyor olmamama rağmen, ileride kulağıma küpe olsun diyerekten, Demir Amcayı dinlemek bana büyük zevk verirdi. Nitekim sonraları böylesine gerekli ve de eğitici programların yerini maalesef, magazin programları aldı…
Bahanelerimin tükendiği anda, gitmeden önce Autodrom nerdeymiş, nedir ne değildir öğrenmek için internet sitelerindeki numaradan aradım. En az üç gün önceden arayıp rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş. Yeri de Sabiha Gökçen Havaalanının o taraflardaymış. Neyse heyecanlı bir şekilde iş yerindeki arkadaşlarımla “Yaşasın sonunda gidiyorum!” diye tam da konuşurken, içlerinden biri o muhteşem soruyu yöneltti, “Arabalar düz vites miymiş, yoksa otomatik vitesli araba da varmıymış?” Hayır, olamazdı. Düz vites mi? Ama amaaa ben düz vitesli araba kullanmayı bilmiyordum ki?! Yani tamam onbir yıl önce ehliyet alma aşamasında kullanmışlışlığım vardı, lakin o da beş metre öne, beş metre geri gitmekten öte değildi. Hayallerim yıkılmıştı, nasıl yani Demir Bükey’imsi biri tarafından eğitilemeyecek miydim?

Hemen Autodrom’u aradım tabi, fakat ne yazık ki gerçekten de otomatik vitesli araçları yokmuş. Şaka gibi.. Ne var ki, Elo vazgeçer mi? Vazgeçmez tabi ki de. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bu arada Pazar günü için randevu almıştım, durumu öğrendiğim gün ise Perşembe idi. Yani ne yapıp edip, bu iki üç gün içinde öğrenmeliydim. Offf ne stres. Yani işin sonunda rezil olmak da var. Düşünsenize, oraya ileri sürüş teknikleri eğitimi almaya gidiyorum, fakat daha arabayı kaldıramıyorum. Bu nasıl bir ikilemdir? Hoca bana gülmez mi? Demez mi ki “Kızım bırak ileri sürüş eğitimini, git de sen önce “temel” eğitimi al”?!

Haydeee!! Bir çaresini bulmalıydım ki, bu utancı yaşamayayım. Neyse ki sevgili arkadaşım Mert’e durumu anlatınca, hemen bana yardımcı olabileceğini, sıkıştırılmış bir eğitim paketinden geçireceğini söyledi. Cuma akşamı buluştuk, ve soluğu sahil yolunda aldık. Trafiğe kapalı bulduğumuz ilk boş yerde, geçtim direksiyon başına. Lakin kalkmıyor araba bir türlü. Öksüre öksüre giden bir araba ve ben. Neyse bir kaç deneme sonrası, sonunda muvaffak olmuştum. Vites atmayı da becerdim. “Haydi bakalım şimdi trafiğe” demez mi Mert, işte o an bittiğim andı. Bende bir heyecan ki sormayın, sanırsınız ki onbir yıl araba kullanan ben değilim. Ama yapmalıydım, yapmak zorundaydım. Yoksa Pazar günü halim haraptı. Çıktık trafiğe, sahil yolunun da en cıvcıvlı zamanı. Her yerden araba geçiyor. Zihnimde tekrarlıyorum “Bir debriyaj bir gaz, bir debriyaj bir fren…” Başta güzel güzel gittik, derken sağdan soldan arabalar geçip de, arkamdaki kornayı bastırınca, elim ayağım boşaldı sanki. Araba desen, boğuldu gitti zaten. Ben desen matematik sorusunu çözemeyen küçük bir kız gibi, “Yapamıyorum bennn, gitmiyor bu arabaaaa. Vazgeçtim Pazar günü gitmicemmm ben. Eve gitmek istiyorummm ühühühüh ühühühü” diye vızladığımı ve de panik olduğumu görünce, Mert sağa çekmemi söyledi. Zavallı Mert neye uğradığını şaşırdı tabi, beni öyle görünce. Arabayı sağa nasıl çektim, onu da hatırlamıyorum ya neyse..

Veee Pazar günü geldi çattı. Düştük Autodrom yollarına. Gayet geniş, güzel bir kompleks. İçerisinde carting alanı da mevcut. Sağa sola bakınırken bineceğimiz eğitim araçlarını da gördüm. Küçükken bisiklete binmeyi öğrenirken, bisikletin arkasına takılan ekstra tekerleklere benzer aparatlar vardı araçlarının üzerinde. Derken eğitimi verecek Osman Bey yaklaştı. Demez mi eğitim alacak sadece ben değilmişim, toplam onbir kişi olacakmışız. Üç eğitim aracı varmış ve üçer dörder araçlara bizleri paylaştıracaklarmış. Oldu mu benim heyecan+stres, çarpı dört. Hey Allah’ım, sadece eğitmene rezil olacağım derken, bir de arabadaki diğerlerine de rezil rüsva olacaktım. Görevliye söyledik tabi, “Kardeşim madem biliyordunuz otomatik araç olmadığını, kullanmıyorsunuz da düze vitesi, eee o zaman ne diye geldiniz?” demesinler diye de (demezler de, işte düşünün bendeki psikolojiyi), otomatik vitesli araçları olmadığını sanki orada yeni öğrenmiş ayağına yattık. Hallederiz dediler ama, ben pek emin değildim tabi Cuma gününden sonra.

Pratik eğitim öncesi bir saatlik bir teorik eğitimimiz oldu. Defansif sürüş teknikleri, araç kullanırken kendimiz dışında dikkat etmemiz gereken çevresel faktörlerden tutun da, günlük hayatta sıklıkla yaptığımız hatalara kadar, kula küpe olması gereken, bilinçsiz araba kullanmanın ne kadar tehlike arz edebileceğini anlatan bir eğitim almış olduk. Zaten sloganları “Bugün öğren, yarını yaşa.” O kadar gerekli ve herkesin iştirak etmesi gereken bir eğitim ki, keşke zorunlu kılsalar da ehliyet almadan önce her sürücü bu eğitimden geçse..

İşte o an gelmişti. Bizi üç kişi olarak eğitim aracına aldılar. Özetle eğitmenimiz araçta takılı olan aparatları elindeki kumanda ile yönlendirmek suretiyle kuru zemin, yağışlı, karlı ve buzlu hava koşullarındaymış gibi bir ortam sağlayarak, virajlarda savrulmadan, ve de kaymadan nasıl gidilir, hadi kaydık diyelim vaziyet nasıl kurtarılır bizlere, biz direksiyon başında iken uygulamalı olarak gösterdi. Gösterdi ama, normalde düz vites kullananlar dahi bu kadar savrulup, patinaj yapıp drift attırıyorlarsa, ben ne yapacaktım orası Allah Kerim idi. Tabi ben en sonuncu olmayı tercih etmiştim. En nihayet sıra bana gelmişti. Geçtim direksiyonun başına, neyse boğmadan arabayı ilk seferinde çalıştırttım. Gayet de güzel kullandım. Ama tabi bir de bunu, arkada oturanlara sormak lazım Salavat getirdiler mi getirmediler mi diye. Sadece eğitimin farklı hava koşullarında aynı hızla fren yapıldığında duruş mesafesi nasıl değişiyor, durmak ne kadar zorlaşıyor görme amaçlı yapılan kısmında, sırasıyla yağışlı, buzlu, karlı havada güvenli bir şekilde durdum. Durdum ama en sonuncuda bir daha da kalkamadım. Neyse ki bu durum sertifikamı almaya engel olmadı. Herşey iyi güzeldi ama teessüf ettim gerçekten, insan bir tane otomatik vitesli araç temin etmez mi?
















Haydi şimdi sonuca gelelim:

1- Autodrom’a git, öğren ve kazasız yaşa. Öğren ki, bilinçli kullanasın arabanı.
2- Arabayla oyun olmaz. Bir saniyelik bir ihmalin cezasını hayatınla ödemek istemiyorsan, en basitinden arabada cep telefonuyla konuşma, gazete okuma, hele de makyaj hiç yapma.
3- Autodrom’un kısa süreli de olsa bende yarattığı düz vites sendromunun yerini, sayelerinde edindiğim çok önemli bilgilere, ve güvenli sürüş tekniklerine bıraktı.
4- Eh artık güvenli sürüş sertikası olan bir sürücüyüm, darısı sizlerin başına.
5- Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, pati çekmenin zevkini yaşadım, vallahi güzelmiş. Lakin trafiğe kapalı alanda ;)



26 Mart 2012 Pazartesi

Dünyaya geldik bir kere, haydi raftinge!

"Dünyaya gelmişiz bir kere, madem öyle anı yaşayalım, ama dolu dolu yaşayalım" felsefemizden yola çıkarak, geçtiğimiz haftasonu düştük yine yollara, Düzce, Melen Çayı’na rafting yapmaya…

Beş araba ve bir bebek, saat üç civarı İstanbul’dan başladık yolculuğumuza. Hava güzel, muhabbet de güzel olunca o yol ister iki saat sürsün, ister beş saat keyfine doyum olmuyor. Konvoy halinde başlayan yolculuğumuzda kalacağımız yere gitmeden önceki son durağımız olan, Düzce’nin ilçesi Cumayeri’ne geldik saat 20.00 civarında. Eee malum keyif grubuyuz, yemeden içmeden durulur mu? Durulmaz tabi. Nitekim öyle de oldu. Zaten yanımıza battal boy bir mangal almıştık. Ne yaparsınız 17 kişi kolay kolay doymaz. Bir de olaya temiz hava, bol oksijen girdi mi, insanın gözü dönmesin de ne olsun…

Cumayeri ilçesi kasabından dört kilo tavuk ve köftelik et aldık, adam başı 4,5 lira. Hemen yolun karşısındaki manavdan domates, biber, soğan, kıvırcık, ve meyve de aldıktan sonra, alkolik harekata başlamak üzere en yakın Tekel bayine yöneldik. Bu arada manav alışverişi de kişi başı 2 lira tuttu. Nevalemizi de tamamladıktan sonra kalacağımız yere gitmeden önce rafting tesisine yöneldik. Aslında rafting olayını gelip günübirlik yapıp gidebiliyorsunuz. Lakin biz gelmişken doğanın tadını çıkaralım, İstanbul’dan uzaklaşalım düşüncesinde olduğumuz için, bir gece kalmaya karar vermiştik. O yüzden de tesis yetkililerinden bize yer ayarlamalarını rica etmiştik. Onlar da bize bir köy evini tahsis edeceklerini söylemişlerdi. İşte oraya gitmeden önce de, yolu göstermeleri için rafting tesisine uğradık. Arabadan indiğimizde, burnumuza gelen o mis gibi toprak kokusu ve başımızı kaldırdığımızda gökyüzünde gördüğümüz yıldızların adeta bir nakış misali sergilediği ışıl ışıl görüntüye hayran kalmamak mümkün değildi. Eh tabi şehrin ışıklarından, yıldızların o kadar çok ve bir o kadar muazzam görünüyor olduklarını unutmuşuz. Dağların arasında, sadece yıldızların aydınlattığı karanlığın içinde Melen Çayının o sessizliği edepsizce bozan güçlü sesi kulaklarımıza ilişti.

Bu arada kalacağımız köy evi de dağda, ormanın içinde bir yerlerde idi. Ama nasıl göründüğü, tam olarak nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Yani bildiğiniz gözü bağlı kör dövüşçüler gibiyiz. Ne ile karşalaşacağımızdan bihaberiz sizin anlayacağınız. Derken tesis yetkililerinin ısrarla bize “Yemeği burada yiyin, mangalı yakalım sizin için” söylemlerine şiddetle ve de haklı olarak, “Yok biz kalacağımız yerde pişirip, 2 duble birşeyler içeriz diye düşündük. Hem kalacağımız yer de uzaktaymış, o karanlıkta dağ yolunda alkollü araba kullanmak istemiyoruz” diyoruz. Biz böyle dedikçe adamlar ısrar ediyor. Nitekim biz tesiste içmeme kararımızdan dönmeyip, kalacağımız yere doğru yola koyulduk. Koyulduk ama git git yol bitmiyor. Acıktık, kimimiz cumartesi günü de çalıştığı için yol yorgunluğuna ilaveten ayrıca bri yorgun. Gideceğiz, bir de daha mangalı yakacağız filan, yani kurt gibi acıktık. Sonunda üç katlı, iki katı bize tahsis olmuş köy evine geldik. En alt katında ev sahipleri oturmakta imiş. Hemen eşyaları taşıdık eve. Tam oda paylaşımı yapacağız, bir de baktık ki yatak filan yok. Ev sahibi yaşlı teyze yer yatağı yapacağız dedi. Çadırda kaldıktan sonra, bunlar koymuyor tabi insana. Varsın bir gece de yer yatağında yatalım, ne olacak? Yiyecekleri ve alkol şişelerini de yerleştiriyorduk ki, haber geldi. Meğer ev sahipleri evde içilmesini istemiyormuş. Haklılar da, sonuçta insanların kendi evleri, kendi inanışları. Saygı duyduk, ama sonuçta kalacak yerimiz hala yoktu. Bizim kızgınlığımız alkol alacağımızı bilip de, buna rağmen bizi getirenlereydi. Hoş biz de öyle keş vaziyette içmeyecektik elbette. Et de kuru kuruya boğazdan geçmez malum, rakıyla boğazı ıslatmak lazım ki kursak genişlesin. Değil mi ama?

Rehberlerimiz düşündüler taşındılar, bize ayrı iki tane köy evini tahsis edebileceklerini söylediler. Haydiii tekrar toplan, doluş arabaya saat oldu mu 21.00. Aç bilaç, yorgun argın, karanlıkta yol alırken, aklımıza Turistas filmi geldi. Ramazan pidesindeki iki küncü tanesi misali olan burun deliklerimden soluyordum adeta. Meğer bunların hepsi bir komploymuş da, bizi asıl götürmek istedikleri kuş uçmaz, kervan geçmez yere çekmekmiş niyetleri. Ve sonra da neşteriyle bizi bekleyen deli doktor…. Yine hayal gücüm devreye girmişti. Karanlık, dağ yolu, kimsecikler yok, ışık yok, tek şerit. Uçurum sağ tarafımız. Yol git git bilmiyor. Üstelik yukarı doğru çıktıkça kar da artıyor. Saat oldu 21.30. Geldik bir yere ama evin birinin aşağı katı bitmemiş kaba inşaat durumunda. Zaten o saatte başka bir alternatif bulma şansımız da olmadığı için, olana razı olmak durumundaydık. Ama bizim grup her daim “shiny happy people holding hands” durumunda olduğu için, bize koymadı tabi evin buz gibi oluşu da, rutubetli oluşu da, musluklardan ip gibi su akıyor oluşu da. Yaktık mangalımızı, kurduk soframızı. Ohhh değmeyin keyfimize. Diğer ikinci köy evini de açmışlardı. Uyku zamanı gelince herkes bulduğu yerlere konuşlandı, uyuduk.

Sabah olup da kuş cıvıltılarıyla, pırıl pırıl bir havaya gözlerimizi açınca, tüm gecenin yorgunluğu ve imkânsızlıklar geride kalmıştı. Ruhumuz coşkun, neşemiz bol civar köyleri gezmeye başladık. Her taraf fındıklık, tabiat daha yeni yeni canlanmaya başlamıştı buralarda. Yerlerde yabani menekşeler ve sümbüller…

Erimesine rağmen diz kapağıma kadar gelen kar, belli ki erimeden önce Esentepe Köyü’ne ve civardaki diğer köylere giden yolları kapamıştı. Hatta bununla da kalmayıp, su borularını dondurmuştu. Belli ki gece de don yapmış olduğundan, sular akmıyordu. Yüzümüzü yıkayamadık. Ne diyim, ıslak mendiller çok yaşa! Şaka bir yana, bizler şehirde çok rahat yaşıyoruz onu anladım. İki tane kar tanesi düşünce, bir tarafını görüp de, yara sanan maymuncuklar gibi, eteklerimiz tutuşuyor. Halbuki sabah kalkıp da o musluğu açtığında bırakın sıcak suyu, suyu bulamayan insanlar yaşıyor memlekette. Öyle çok uzaklarda da değil, hepi topu iki saat uzağımızdalar bu insanlar. Veyahut evinden ayağını dışarı attığında ayağına çamur bulaşmıyorsa şükret haline, çünkü bu köylerde yol yok. Kar da eridiği için balçık çamur. O yüzden halimize şükredip, bu yaşadığımız, kimileri için lüks sayılablecek hayattan şikâyet etmeden önce durup düşünmek lazım.

Esentepe Köyü’nü de gezdikten sonra, kahvaltı yapmak üzere kaldığımız yerden ayrılıp, rafting yapacağımız Dokuzdeğirmen Köyü’ndeki tesise geldik. Bu geziye planladığımızda, rafting yapmamaya karar vermiştim, malum Mart ayı, hava soğuk ve doğal olarak suyun da soğuk olacağını düşünerek. İçimde kalmadı desem yalan olurdu. Niyetlendim de kararımı değiştirip rafting yapmaya, taaa ki rehberimiz Mart ayının suyun en derin, en deli ve kar suları eridiği için en soğuk olduğu dönem olduğunu söyleyene kadar. Bir başka bahara diyerek yapmadım rafting. Lakin arkadaşlarımın heyecanına ortak oldum tabi ki de. Giyinmeleri, hocalarının anlattıklarını pür dikkat dinlemeleri, o deli dolu ruh hali varmışcasına akan Melen Çayı’na hiç çekinmeden giren bayan arkadaşlarım da dahil, hepsi müthiş keyifli ve adrenalin yüklüydü.

Molalar dahil yaklaşık iki saat süren ve 13 kilometre parkuru olan Melen Çayı’na arkadaşlarımızı uğurladıktan sonra, benim gibi rafting yapmayanlar birlikte oturup muhabbet ettik. Lakin acıktık. Havasından mıdır bilemiyorum, temiz havayı gördüm mü acıkoyorum ben. Gözüm dönüyor adeta, iliklerine kadar aç bir ruh haline bürünüyorum. Et, daha çok et ister bir modda Şehirli Kız gidiyor da, onun yerini Dağlar Kızı alıyor sanki. Tesisdeki aşçı, önceki gün aldığımız köfteleri mangalda yapıp getirdi. Ortaya koyduk, ama bizi görseniz sanki günlerdir aç kalmış bırakılmış, kasabın önünde ciğer bekleyen kediler gibi gözümüz ışıldadı. O köfteler, o kıvırcık salata Allah’ım o ne lezzet, o ne nefis bir yemek. En alâ, en lüks, en pahalı rastorantta o tadı bulamazsınız. Çekirge sürüsü gibi tüketiverdik iki dakikada. Sırf yeme içme kısmı için gidin derim, rafting yapmıyorsanız bile.

Derken yorgun savaşçılarımız servis araçlarıyla geri döndüler. Belli ki büyük mücadele vermişler azgın sulara karşı. Daha sonra öğrendik ki, bizim yiğitler düşenleri de kurtarmışlar. Medar-ı iftiharlarımız…

Saat 18.00 civarı ayrılırken Düzce’den, muhteşem bir haftasonu geçirmiş olmanın verdiği mutlulukla keyifli, şehrin karmaşasına dönüyor olmamızdan dolayı hissettiğimiz buruklukla bir maceramızı daha sonlandırmıştık…

Gelelim bu hikâyeden çıkardığımız derslere:

1-Gittiğin yerin şeklini şemalini görmeden yola çıkma.
2-Şartları değiştiremiyorsan da, sen şartlara uy. Keyfini kaçırma.
3-Gitmek isteyenlere bilgi: Rafting ücreti 100 TL, rafting yapanlara konaklama 20 TL, yapmayanlara konaklama bedeli 25 TL.
4-Dünyaya geldik bir kere, haydi sen de raftinge Düzce’ye..
5-Çiçeklere düşkünsen, yabani menekşeleri çok güzel. Ben topladım, umarım tutar.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bir nefes de sen çek..

Hani olur ya, etrafındaki onca kalabalığın ortasında içtiğin su da, yediğin yemek de, sarılıp yattığın, seviştiğin sevgilin de yalnızlık olur. Hani olur ya, boğazına kadar bir boşluk kaplar içini. Her şey tatsız, her şey anlamsız gelir. Monoton iş hayatından, şehrin ömrünü günbe gün tüketen karmaşasından kurtulmak istersin. Nefes alamazsın, kaçasın gelir uzaklara. Hani kafanı dağıtıp, uzaklaşmak istersin her şeyden, en başta kendinden. Hep istersin de, ya cesaret edemezsin bir türlü yapmaya. Ya da vaktin yoktur, yahut paran. Hep hayalin olarak kalacak sanırsın, bu firar planının. Doğayla başbaşa, sessiz, küçük, şirin bir kasabaya yerleşip, sakin ve de sade bir hayat yaşamak. Belki emeklilik hayalindir, emekliliğe de çok vardır. Ömrün yetip de o günleri hiç göremeyeceksin zannedersin.

Ben yapamadım. Sen de yapamadın belli ki, internetin başına geçip bu yazıyı okuduğuna göre. Ama biliyor musun, biri yapmış bunu. Atilla Bey.. Yüzünde yaşanmışlıkların okunduğu,  o çok sevgili İstanbul'u elinin tersiyle itip, kalkıp İznik'te kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, bir dağ evinde yaklaşık 16 köpeğiyle birlikte yaşamaya başlayan zat-ı muhterem. Hayali olanı gerçekleştirmiş kendisi için. Hatta bununla da kalmayıp, senin benim gibiler için de mümkün kılmış. İki günlüğüne de olsa, her günkü hayatından izin alıp, nefes alabilmen için evini açmış...

İşte biz de bir şekilde haber aldık. Ve koyulduk firar planımızı gerçekleştirmeye. Lakin nereden baksanız üç ay sürdü gerçekleştirmek. Eh malum şehir kalabalık, nefes almak isteyen firari çok. Aylar öncesinden ayırttık yerimizi. Haftasonunda İznik'te Zeytince Dağ Evi'ne gittik benim meşhur bağrıyanık dostlarımla, nam-ı diğer Sansarak tayfası. Dört araba koyulduk yollara, onaltı kişilik bir grup. İçimiz kıpır kıpır, biraz da merakla acaba daha önce fotoğraflarda gördüğümüz gibi midir diye. Nasıl olur bilirsiniz.. İki gün sürecek de olsa, çalışan homosapienler ne zaman uzaklaşmak için bir fırsat bulsa, haftalar öncesinden başlar hayalini kurmaya ve de araştırmaya. Nasıl bir yerdir, nasıl gidilir. En önemlisi ne yenir, ne içilir, gidiş yolunda nerelerde durulup da yine ne yenir, ne içilir.. Bir de tabi geçen çadır maceramızda olduğu gibi yine donar mıyız diye şüphelerimiz yok da değildi hani. Malum mevsim kış, kar var. Hoş bu defa başımızın üzerinde damlayan bir çadır yerine, bir dam olduğunu bilerek içimiz bir nebze de olsa rahat gidiyorduk. Ama dağ evi ne de olsa, doğalgaz olmadığından "Acaba?" demeden de edemiyor insan haliyle...

Biz karayolunu tercih ettik geze geze gitmek adına. Ama siz belki Yalova-Bursa tarafından gitmek isteyebilirsiniz, seçim sizin. Geçen haftalarda epey kar olduğu için yollarda kar olmasını bekliyorduk, hatta zincir bile aldık. Lakin ara ara yağmur yağmasının dışında, hiç bir şey yoktu. Taaa ki İznik'e gelip de, Zeytince Dağ Evi'ne varmamıza sadece ve sadece 300 mt. kalana kadar. Yol boyunca ben kullandım arabayı lay lay lom vaziyette. Derken eve giden yola girdik, aslında çok da kar yok. Fakat asfalt olmadığından vıcık vıcık çamur, ve erimiş karla yoğrulmuş bir şey işte. Gaz verme diyorlar, eee vermiyorum. Ama ıı ııhhh yok saplandık, araba kalkmıyor. Bir de en öndeki araba da benimki, rezalet yani. Usta şoför bendeniz ne yapayım, büktüm boynumu indim arabadan. Direksiyonu beylerden birine bıraktım. Ama hayır, at sahibine göre kişnemiyormuş efendim. Neyse ki sorunun bende olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Suç benim attaymış meğer. Bizim sesimize ev sahibimiz Atilla Bey de kapmış küreği, göründü bayırın tepesinden. Sağ olsun bizim gruptaki beylerle birlikte, ite kalka, çamura bata çıka benim araba nihayet evin önüne kadar çıkabildi. Ardından diğer arabalar da patır patır çıktılar. 

Yüklendik eşyaları, bahçeye geldik. Bizi evin diğer sakinleri karşıladı, bir birinden sevimli köpekler ve koltukta sefa süren tavuklar. Neydi birinin adı?  Fadik... Etrafı zeytinlikler olan geniş bir baçeye sahip, üç katlı bir ev, Zeytince Dağ Evi. En üst katta yatak odaları var, dört adet. Her birinde de bir kaç yatak... Yani kalabalık gidebilirsiniz. Yatak sıkıntısı çekmezsiniz. En alt kat bahçe katı. Kapalı olduğundan, görmediğim için bir yorum yapamayacağım.

Orta kat...Orta katta ne yok ki. Zaten manzara müthiş. İznik gölü boylu boyunca uzanmış yatmış da, siz gelip görün diye, kımıldamadan bekliyor adeta. Etraf orman zaten, bir de bizim gittiğimizde kar vardı. Siz düşün yani.. Üst katın göle bakan cephesi cam, manzarayı geniş bir açıdan izleme imkânı veriyor. Karşıda şömine. Hmmm çıtır çıtır odunların sesi, sıcacık.. Şöminenin dışında odun ve kömür sobaları da oldukça nostaljik. Elimizde şarap kadehleri, yani böyle bir atmosferde, hele de dedik ya İstanbul'dan firar ettik de geldik diye, tam da eksik olan ne diye düşünürken Atilla Bey'in muhteşem Long Play albümünden bir şeyler de çalınmaya başlayınca.. İşte o an, belki de kendinle hesaplaşma anında insan hem hüzünleniyor, hem de Neyzen Tevfik'in şu sözü aklına gelip, "Aman boşverrrr" diyor : "Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir içmesen de. Bu yüzden hayattan tat almaya bak. Çünkü yaşasan da bitecek, yaşamasan da..." Ne kadar da doğru söylemiş. Çerçeveletip her gün gördüğümüz bir mıntıkaya asmak lazım bu sözü. Malum olur olmaz o kadar gereksiz ve boş şeylere kafamızı takıyoruz ki şu üç günlük dünyada. Haksız mıyım?

Evde soba ve şömine sadece alt katta yandığı için, her taraf eşit derecede ısınmıyordu. Doğal olarak herkes sıcağa, şöminenin başına yavaş yavaş teşrif-i endam etmeye başladı. O manzaranın karşısında inanın içmeden durulmaz. Ateş de olunca yanı başımızda, demlenmek kaçınılmaz oldu tabi. Şöminenin başında keyifli muhabbetlerin ardından, Atilla Bey'in kendi elleriyle hazırladığı yemekler ve imece usulü hazırlanmış salatalar ile donatılmış ve yine ev sahibimizin kendi eliyle yaptığı yemek masasına geçtik. Havadan mıdır nedir bilmiyorum, insan kurt gibi acıkıyor. Yemeğin ardından tabi ki yine müzik, tarçınlı sıcak şarap, doyumsuz muhabbetler ve güzel anların sonsuzlaştırıldığı fotoğraflar..

Beklediğimin aksine gayet sıcak ve rahat bir uyku uyuyup, horozların sesiyle uyandım. Hatta kendi yatağımdan kalktığımdan daha da zinde kalktım diyebilirim size, inanın. Temiz hava, bol oksijen, zamanı sıfırlayan bir mekân...

Ev ahalisi kalkınca kahvaltı sofrası da kuruldu, sucuklu yumurta mı desem, sobada kızarmış köy ekmeği üzerine mis gibi tereyağ bal mı desem bilemiyorum. Bunları yiyip de durulur mu, durulmaz tabi. İki kilometre uzaklıktaki Nüzhetiye Köyü'ne doğru açtık pergelleri karlı patikalardan geçerek gittik. İnsan içine o temiz havayı çektikçe, ne sıkıntı, ne tasa, ne yürek burkup da giden eski sevgili, ne Pazartesi günü yine o başına geçip çalışacağınız bilgisayarınız, ne varsa içinizden nefesinizle birlikte çıkıp gidiyor. Adeta bir terapi. Korna sesi yok, çalan telefon yok, zaman durmuş. Sadece doğa, kuş sesleri, göl manzarası, ve ayağınızın altında toprak.

Yürüyüş sonrası eve dönüp biraz dinlenip, Türk kahvesi keyfimizi yaptıktan sonra yola koyulduk. Güneşin etkisiyle karlar eridiğinden, yeni bir heyecan yaşanmadan patikadan gayet rahat indi arabalarımız.

Nefes aldığımız her anın kıymetini bilmeye bakmalı şu hayatta. Evet belki herkesin zaman zaman deşarj olmaya, hayatından firar etmeye ihtiyacı vardır. İşte öyle zamanlarda çok uzaklara gitmeye de gerek yok, Zeytince Dağ Evi ve sakinleri orada beklemede...

Teşekkürler Atilla Bey, bizi ağırladığınız ve güzel sohbetiniz için..

Kulağına küpe olsun;

1- Sapanca Berceste'de mükellef bir kahvaltı yap. Bunun için de benim yaptığımı yapma, evden çıkarken kahvaltı yapmamış ol.
2- İznik'te çini satan küçük dükkanlardan takı, hediyelik mıncık mıncık şeylerden al. Al ver, ekonomiye can ver.
3- Kestane al. Zira şöminede kestane kebap iyi gidiyor.
4- Neyzen Tevfik'in sözünü unutma, ara sıra içinden tekrarla.
4- Zeytince Dağ Evi'ne gidip, bir "nefes" de sen çek be arkadaş...

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.