3 Ekim 2011 Pazartesi

Dağdan bir kız gelir döne döneee!!

Şehirli Kızı nasıl bilirsiniz? Kokoş, süsüne püsüne düşkün, ayağında topuklu ayakkabılar, saçı hep fönlü, spora bile makyajla giden, denize gidip de saçları bozulmayan, "Metro, Avrupa yakasından Anadolu yakasına nereye kadar geliyor?" sorusunu sorabilecek kadar toplu taşımadan bir haber, en kısa mesafiyi bile arabayla giden, "Şehirli Kız" değil mi? Evet doğrudur, kokoşumdur, şehirliyimdir ama belli ki derinlerde bir yerde vahşi doğaya özlem duyan bir Şehirli Kızı barındırıyormuşum bünyemde. Bu yazdığıma benim bile inanasım gelmiyor ya, neyse. Lakin bağrıyanık dostlar, inanamayacaksınız ama Şehirli Kızınız haftasonu bir geceyi çadırda, evet çadırda geçirdi. Gittim, sağ salim de geldim. Yıkılmadım, ayaktayım!

Nereye mi gittim? İşte hikaye de burada başlıyor...

Bursa'nın İznik İlçesi'ndeki Sansarak Kanyonu'na kampa gidelim fikri ortaya atıldı yaklaşık iki hafta önce. Fikrin yaratıcısı, kampımızın çılgın kızı, nam-ı diğer Hanım Ağa Dilek. İşte böylesine tezat sıfatları içinde barındırabilen, türüne ender rastlanır diyemeceğim, çünkü ikiz kardeşi Savaşçı Prensesimiz Zeyna Özlem de aynı özelliklere sahip. Muhteşem 11'in geri kalanını da sizlere tanıtacağım, ama az sonra..

Neyse efendim, çadırda kalma fikrini duyunca, ilk tepkim tabiki olumsuz yönde idi. Benim gibi konforuna düşkün bir insanın gece kampta, üstelik ayıların, vahşi hayvanların olduğu ormanın içinde kalması fikri tabi ki imkansızdı benim için. Lakin her ne oldu ise, içimdeki Maceracı Kız, Şehirli Kızı mı alt etti nedir bilmiyorum ama, ben geceyi toprağın üzerinde, ormanın içinde, üstelik de bu havada geçirmeye ikna oldum. Herkes doğal olarak cayacağımı düşündü bu iki haftalık süre içerisinde. "Sen ve çadır?!? Yav sen yapamazsın Elo. Üstelik de bigudilerin olmadan? Sen kim, çadırda kalmak kim?" dediler. Amma velakin ben bir şeye karar verirsem yaparım dedim. Ve de kararımdan dönmedim.


Çadırımdan orman manzarası
 Başladım araştırma yapmaya, kampa giderken ne alınmalı, ne giyinmeli diye. Google'ladım, çadırsa çadır, uyku tulumu, battaniye gittik aldık Koçtaş'tan. Malum hava yağmurluydu geçen hafta, tedbiri elden bırakmamak gerek diye düşünüp yedek kıyafet, yedek ayakkabı, yedek çorap vs de aldım yanıma. Tabi kafamdaki en büyük soru tuvalet olayını ne yapacağım idi. Hadi gündüz neyse de, gece millet uyurken ya tuvaletim gelirse, ne yapacaktım? Hiç bir kuvvet beni, sadece yıldızların ve ayın, ve bir de minik el fenerimin aydınlattığı, vahşi hayvanların, ayıların cirit attığı, unutmadan bir de baltalı katil var, ormanın içine girip de, totoyu açıp da tuvaletimi yaptıramazdı. Peki ama ne yapmalıydım? Tutsan tutulmaz o kadar saat. Eee hava da soğuk olur, illa ki gelecek bu meret, diye düşünürken aklıma "kavanoz" geldi. Tabi ya, dışarı çıkmama gerek kalmazdı! Aldım yanıma kavanozumu da, neme lazım. Kavanozu kullanıp kullanmadığımı sormayın boşuna, söylemeyeceğim. Kullanmış da olabilirim, kullanmamış da..

İki hafta bilumum, kampta Şehirli Kız ne yapar geyikleriyle geçtikten sonra geldi çattı o gün. Cumartesi sabahı saat 08.00'de çıktım evden, buluşma noktasına doğru yola koyulduk. Sırtımda sırt çantam, bir elimde çadırım, bir elimde de uyku tulumum ve battaniyemin olduğu ufak bir çanta..

Kaptan Şoförümüz ve de Kadife Sesli ateş başı Solistimiz Murat, Kebapçımız Emre ve Yengemiz Müge ile buluştuk. Başladık ekibin geri kalanının gelmesini beklemeye. Saat 10.00 gibi Muhteşem 11'li biraraya geldik. "Anı Yaşama" felsefesini yaymayı kendine görev edinmiş Büyük Üstat Erbil, Şifacımız ve aynı zamanda Közde Patates Ustası Esat, Sessiz Adam Serkan, Çiçeği Burnunda Nurşen ve Uzun Adam Gökhan. Ben mi neyim? Ben de Foto Şip Şak Elo...

Takım da tamamlanmıştı artık. Üç araba çıktık yola, istikamet Eskihisar İskelesi. Vapurda simit, çay keyfi. Tanışmaca kaynaşmaca, derken Yalova, Bursa, Orhangazi. Orhangazi de önce market alışverişi, bol bol et, bol bol ekmek . Eee onlar kuru kuru da yenmez hani, gece de soğuk olacak besbelli diye düşünüp, biraz da bizi soğuğa karşı "ısıtacak" türden içecekler. Yolculuktu, alışverişti derken, acıktık tabi. Dörtyol İşkembe'de çorba içmece. Eh hadi yolcu yolunda gerek, hedefimiz İznik, Sansarak Köyü..

Keramet Köyü'nü geçip dağa tırmanış başladığında (araçlarla), İznik Gölü'nün muteşem manzarasıyla karşı karşıya kaldık. Bakmaya doyamadık. Ormanlık dağ yollarını aşıp, Sansarak Köyü'ne geldik. Köy halkı sarışın, maviş gözlü, gönüllerinin güzelliği yüzlerine yansımış adeta. Yokluk içinde bile yüzlerindeki gülümsemeyi kaybetmeyen, gönülleri zengin insanlar. Yokluk içinde diyorum ama kime göre, neye göre? Yokluk içinde olan onlar mı, yoksa bizler miyiz, orası tartışılır işte..

Teyzeler domat kaynatıyorlar, salça yapıyorlarmış. Kışa hazırlık yani. O domatın kokusunu hiçbir yerde bulamazsınız. Herşey doğal, katkısız. Tezek kokuları bile güzel. Sansarak Köyü'nün kömürde çayı meşhurmuş, içmeden olmaz tabi, köy kahvesinde ikram ettiler. 11 kişiydik, içtiğimiz çay 2,75 TL. Derken köyün yaşlı dayısı elinde iki torba dolusu domatla geldi, "Para almam, hediyem olsun" diyince şaşırdık kaldık. Köylüyle yapılan tatlı muhabbetin ardından, bindik arabalarımıza ve kanyona doğru ilerlemeye başladık. 

Kanyona girişte araçlarımızı bıraktık, kamp alanına doğru yürüyemeye koyulduk. Mis gibi bir hava, yemyeşil bir orman ve şırıl şırıl akan derenin sesi. Zemin ıslak yapraklarla kaplı, haliyle kaygan. Ufak bir iki kayma, toto üstü düşme olmadı değil tabi, oldu. Derenin üzerindeki taşlardan seke seke geçtik karşı kıyıya ve nihayetinde geldik kamp alanına. Başladık çadırlarımızı kurmaya.  Yedi çadırlar kampı..

Akşam olmadan odun, çalı çırpı topladık ateş yakmak için. Her şeyi tamamladıktan sonra, ateşin başına toplanmış tam bir oh çekmişdik ki, ne görelim karşıdan üç kişi geliyor. Öyle bir sırt çantaları var ki, belli ki bu ilk kampları değil, bazılarımızın aksine. Bizimse ellerimizde torbalar, bir sürü çanta. Adamlarınsa herşeyleri çantalarında, hatta sandalyeleri bile. Tam bir "pro" edasıyla başladılar kurmaya çadırlarını sistematik bir şekilde. Biz de ağzımız açık izliyoruz tabi hayranlıkla. Bizim matlarla, çadırları onlarınkiler ile kıyaslayınca, aldığımız 10 Tl'lik matların ve de 30-40 Tl Koçtaş çadırlarının, gittikçe soğuyan havaya karşı bizleri ne kadar koruyacağı konusunda bir anda korkmaya başladık. Lakin korkularımız yersiz değildi...

Ateşin başına toplandık, Emre Şef geçti mangalın başına, önce biberler kızartıldı közde, sonra sucuk. Kızlar "mutfakta" salata, ekmek, sofra hazırlıkları içerisinde. Yapılan o sucukların, tavukların kokusunu, tadını anlatamam size. Yok böyle birşey. Hele Esat'ın közde yaptığı köy patateslerinin üzerindeki erimiş kaşarlarla lezzeti. Off diyorum, başka bir şey demiyorum. Yemeğin ardından komşularımız Fiko, Özlem, ve Feray da bize katıldı. Ateş başında edilen muhhabetin, söylenen şarkıların keyfine diyecek yoktu. Fiko'nun kendi ağzından dinlediğimiz efsaneleşmiş tren macerası ve Erdil'in bize anı yaşatma gayretiyle verdiği demeç.. Çok keyifliydi, bizler keyifliydik. Ağzımızdan buhar çıkartacak kadar soğuk olan havada bile üşümedik. Tabi herkes çadırına gidene kadar...


4 çadırın olduğu sıradaki sol baştan 2. çadır benimki..

Çadırları ateş yaktığımız yerin biraz ötesine kurmuştuk. Ateşin başından ayrılıp da, çadıra doğru gidince, havanın ne kadar soğudunun farkına vardım tabi. Bir de çadırın üzerine çiğ yağmış, içi bildiğin buz. Neyse dedim, uyku tulumu dedikleri şey zaten ısıtıyormuş ya, sıcacık olurum ben şimdi. Ama nerdeeee? İşte o an, Hanya'yı Konya'yı gördüm. Üzerimde t-shirt, onun üzerinde kalın hırka, onun üstünde yağmurluk, bir de uyku tulumu ve battaniye var. Ama bana mısın demiyor? Feci soğuk. O kadar soğuk ki ağlayacağım neredeyse. Bir an çantamda yedek kıyafet getirdiğimi hatırladım. İkinci çorapları giydim, üzerime de bir polar eşofman üstünü de geçirdim, fakat nafile. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum. Cenin pozisyonunda yatıyorum zaten, ayaklarım buz, burnumdan buz damlayacak sanarsınız o kadar soğuk. Yüzüm üşüdü, kafamı battaniyeye sokayım dedim. Bu sefer nefessiz kalıyorum. Kafayı çıkarıyorum, bu defa da, nefesimin sıcaklığından çadırın içinde oluşan doğal yağmur damlaları buz gibi yüzüme düştüğünden, hani az bir ısınmışlığım varsa da, bir anda  yok oluyor. Hani şarkısı var ya, "çadırımın üstüne şıp diye damladı" diye, o ben de "çadırımın içinde şıp diye damladı" versiyonuna dönüştü kelimenin tam anlamıyla. Böyle kafayı bir içeri bir dışarı yaparken, zaman geçmiştir belki diyorum. Lakin sanki en uzun geceyi yaşıyorum, hava bir türlü aydınlanmıyor. İşte o an, Erbil bu yazıyı okuyorsan, seni düşündüm. Bütün gece "anı yaşa" deyişlerin kulağımda çınladı. Kelimenin tam anlamıyla anı yaşıyor, hatta paralel evrene doğru yola çıkıyordum. Kulakların soldan soldan çınladı ise gece, o bendim..

Tabi benim uyku kaçtı, bu sefer dışardan gelen sesleri dinlemeye başladım. Bir hırıltı ilişti kulağıma, tamam dedim. İşte geldi, ayı geldi! Yanımda getirdim bıçak beni korur muydu? Meyve bıçağı? Sonra biraz daha dikkatli dinleyince, sesin ayıdan değil de yandaki çadırdan geldiğini anladım. Belli ki birileri benim aksime, uykusunun tadını çıkarıyordu. Saatler geçti, benim toplasan toplasan bir saatlik uykumun üzerine güneş açtı. Çıktım çadırdan pırıl pırıl bir hava. Aslına bakarsanız, halimize şükretmeliydik, ya bir de yağmur yağsaydı?!?

Sabah yenilen kahvaltının ardından, ortalığı toplarken çıngırak sesleri kulağımıza geldi. İki yaşlı, ak sakallı dede, yanlarında karabaş köpekleri koyunları otlatmaya gelmişlerdi. Yakında köyleri olduğunu, çok da uzak olmadığını öğrenince, biz de yola koyulduk. Köyde de bizi öyle güzel karşıladılar ki, hemen bir tepsi dolusu meyve ikram edildi. Sorular soruldu, muhabbetler edildi. Fotoğraflar çekildi.

Tabi meyveyle karın doymuyor. Temiz hava, bol oksijen, yürüyüş derken kurtlar gibi acıktık. Yine mangal yakıldı, şefimiz başına geçti. Siz hiç lavaş arası erimiş kaşar peyniriyle tavuk kanadı yediniz mi? Denemediyseniz, çok şey kaçırıyorsunuz. Ellerimle yedim, hatta parmaklarımı yaladım. O derece leziz. Artık keramet mangalda mıydı, ette miydi, yoksa bizim Şef'te miydi orasını bilemeyeceğim...

Gitme vakti yaklaşırken, çadırlar toplandı. Arabaları bıraktığımız yere doğru yürüyüş başladı...

Bu hikayeden çıkarılacak sonuç:

1- Hayatınızda bir defa da olsa kampa gidin, fakat yanınızda termal taytınız olsun. :))) Kaliteli ekipman alın, yoksa benim gibi tüm gece tir tir titrersiniz.
2- Yattığınız yumuşacık yatağın kıymetini bilin.
3- Bağrı yanık dostlarınız hep olsun, kamp ateşiniz hiç sönmesin inşallah.
4- Aaaa unutmadan, anı yaşayın dostlar!
 

Bağrı yanık dostlar

 
"Şehirli Kız tekrar kampa gider mi?" sorusuna da cevap vereyim hemen. Yeme, içme, muhabbet çok güzel, yine gidecek ben. Lakin dayak yemiş gibi hissiyat bir kaybolsun evvela...


Not: Daha fazla fotoğraf ve video için Şehirli Kızdan Hikayeler facebook sayfama bakabilirsiniz.

11 yorum:

  1. mükemmelllll
    en az kamp kaadar keyif aldım en az ateş başında güldüğüm kadar güldüm,,,yüreğine ve kalemine sağlık elo:))

    YanıtlaSil
  2. Selam şehirli kız, blogumda seni mimledim. http://ozgedenhaberler.blogspot.com/2011/10/mimlendim-nasl-bir-dugun-hazrlg-ve.html
    "nasıl bir düğün hazırlığı ve töreni istersiniz" konusunda arkadaşım beni mimlemişti ben de blogunu takip eden biri olarak seni mimlemek istedim.
    Sevgiler

    YanıtlaSil
  3. öZGe selam,

    Sayende "mimlemek" denen şeyden haberim oldu. Teşekkürler :)))

    YanıtlaSil
  4. Keyifli bir yazı bende şimdiye kadar hiç çadırda kalmadım,üşünmeyecek bir havada kalmak isterim,teşekkürler.

    YanıtlaSil
  5. yazılarınızı yeni takip etmeye başladım bundan sonra takipciniz olarak okumaya devam edeceğim ;)

    YanıtlaSil
  6. Teşekkürler :)) Etkinlik habercisine de bakın mutlaka ;)

    YanıtlaSil
  7. nerelerdesin ?

    ...


    SD

    YanıtlaSil
  8. Buralardayım :))

    Yazmış olmak için yazmayı sevmiyorum biliyorsunuz. İçime sinmedikçe kaleme almayı sevmiyorum. Zaten gündemdeki üzücü olaylar dolayısıyla da pek içimden gelmedi bir şeyler yazmak ne yalan söyleyeyim.

    Diğer taraftan etkinlik düzenlemekle uğraşıyorum yardım amaçlı. Siz sevgili takipçilerimle de tanışmamıza vesile olur düşüncesindeyim. Ara ara bu tür etkinlikler düzenlemeyi planlıyorum. Detaylarına sayfamın üst kısmında yer alan "Etkinlik Habercisi"nden ulaşabilirsiniz. Bu arada her daim Sehirli Kizdan Hikayeler facebook sayfamdan (facebook.com/SehirliKizdanHikayeler) ve @sehirlikiz twitter hesabımdan bana her an ulaşabilirsiniz.

    Sevgiler :)

    YanıtlaSil
  9. Aradan bu kadar zaman geçmesine karşın, hala bir ses, nefes hissedemiyorum senden :(

    Hayata dair tüm balık kılçıkların yerli yerindedir umarım ve yalnızca bizleri biraz ikinci plana atmışsındır.

    Seninle tekrar karşılaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Nerelerde isen çabuk gel, ama çok mutlu isen gelme, ama çabuk gel

    ...


    SD

    YanıtlaSil
  10. SD,

    Şu sıralar İlhami'nin uğramamasından değil de, sanırım aşk meşk davalarına girince benim yazasım gelmiyor. Aşk meşk dedim diye, hayatımda biri var da sanma. Zaten asıl ikilem de bu arada..

    Ben de tekrar yazmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bu arada tweet atabilirsin ya da face'den yazabilirsin. Buradakinden daha çok oralardayım bu aralar..

    YanıtlaSil
  11. şehirli,kızı,okudum,çok,güzel,anlatmışsınız,yazdıklarınızı,artık,takip,edeceğeğim

    YanıtlaSil

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.