23 Eylül 2011 Cuma

Pamuk Teyzem...

Teyzem..

Benim Pamuk Teyzem..

Haberini bugün aldım, bizleri bırakıp gitmişsin. Asansördeydim, telefonum çaldığında. Bilsem hiç açmazdım, bilsem kulaklarımı tıkardım ki duymayayım. Sanki hiç olmamış gibi, bilmeden, haberim olmadan devam edeydim hayatıma. Teyzem, o pamuk yanaklarını, ellerini son kez öptürmeden sessizce gözlerini kapatmışsın. Bizleri geride gözü yaşlı bırakmışsın...

Bayramda geldiğimde gördüm seni teyzem. Seni son görüşüm o oldu. Seni her ziyaretine gelişimde söylediğin gibi, yine söyledin aynı şeyleri, "Yine gel kızım. Vakit buldukça gel. Sadece bayramlarda değil, istediğin zaman gel..." Bilseydim gideceğini ansızın, gelmez miydim teyzem? Hep gelirim dedim sana, biliyorum. Her defasında niyetlendim ama hep bir şeyler çıktı işte. Gelemedim. Gelmedim. Seni ertelememin sebeplerini düşününce, şimdi anlıyorum ne anlamsız olduklarını. Boş şeyler uğruna nelerden vazgeçtiğimi, şimdi anlıyorum.

Özür dilerim teyzem. Seni, meğer hiç değeri olmayan şeylerin yanında, önem sırasına soktuğum için özür dilerim Pamuk Teyzem. Biliyorum artık bir anlamı yok. Çünkü artık sen yoksun. Beni böyle keşkelerimle bıraktın gittin..

Anne yarımdın sen benim teyzem. Son görüşümde dedin ya "Ne zaman evleniyorsun Elif'im? Senin de ölmeden mürüvvetini göreyim kızım", içime öyle oturdu ki teyzem. Keşke ama keşke saçma sapan özgür kız fikirlerimi bir yana bıraksaydım da, sırf seni mutlu etmek için, sırf sen görmeden gitme diye evlenseydim teyzem.  Bana hep şöyle söylerdin, "Kızım her an karşına seveceğin, aşık olacağın adam çıkacakmış gibi, bakımlı ol, kendine bak. Kiminle ne zaman, nerede karşılaşacağını bilemezsin" Ah teyzem, gülerdim dediklerine. Ama biliyor musun, ben hep tıpkı senin olduğun gibi, her an bakımlı, güzel olmaya çalışıyorum teyzem. Komik, belki çocukça ama bak sözünü dinlemişim teyzem.

Küçüklüğümden aklımda kalan şeyler var. Bir kurban bayramıydı hiç unutmam. Anneannnemin evinde toplanmıştık. Sen, anneannem, teyzem, biz, dayımlar... Annem bayramlık elbise almıştı bana. Ayağımda parlak kırmızı rugan ayakkabılarım. Aşağıda, bahçede oynuyorduk da, sen teyzem seslenip yemeğe çağırmıştın bizi. Bir de o evinizin salonundaki yeşil koltuğu hatırlıyorum. Hani arkasında ahşap kısmı olan, üzerine bibloları dizdiğin. Bir de onun tam karşısındaki köşede duran taş plak çaları hatırlıyorum. Hey gidi günler..

Tüm sevdiklerimin birarada olduğu güzel bir bayramdı o. Anneannemin üzerini işlediği kumaş mendil hediye etmesinin mutluluk verdiği, bayramın bayram olduğu yıllardı o yıllar. Herşeyin bir anlamı, değeri olduğu yıllar. Daha hayat telaşı sarmadan, bir şeylerin koşuşturması başlamadan önceki nice güzel bayramlardan biri imiş meğer o bayram. Ne çabuk geçmiş zaman teyzem. Kıymetini bilememişiz geçip giden yılların. Ben büyümüşüm, sevdiklerimiz birer birer bu dünyadan göçüp gitmiş. Anneannem, dedem, Nuran teyzem. Ve şimdi de sen. Onların yanındasın artık. Bir gün elbet biz de yanına geleceğiz teyzem...

Benim güzel Pamuk Teyzem. Bugün evinizdeydim. Masada senin o saçından hiç çıkarmadığın siyah tel tokaların duruyordu. Üzerinde bir kaç tel saçın. Okuma gözlüğün de oradaydı, hemen tokalarının yanında. Sanki az sonra gelecekmişsin gibi geldi teyzem. Sesin kulaklarımda çınladı biran. Sonra gözüm vitrindeki siyah beyaz fotoğraflarına ilişti. Ne kadar güzelmişsin, hep güzeldin. Fotoğrafların kaldı geride teyzem. Bir de hatıraların...

Özür dilerim Pamuk Teyzem, sana hep gelirim deyip de gelmediğim için. Ama biliyor musun, bir gün elbet geleceğim yanına. Er ya da geç, hepimiz geleceğiz. Sen şimdi rahat uyu olur mu? Mekânın cennet olsun Pamuk Teyzem...



8 Eylül 2011 Perşembe

Sadece beş harf...

Ağlarken buldum kendimi. Neden sorusunu kendime sorarken.. Yine aynı soru karşıma çıkmıştı, o cevabını bulamadığım tek kelimeden ibaret soru. Neden?

Boğazımda düğümleniyordu hıçkırıklar. Sebebini bilmediğim ve belki de hiç bilemeyeceğim bu duygu. Acıyla karışık korku. İçimdeki çığlıklar yüzeye çıkmaya çalışıyordu besbelli. Bağırsam da duyulmayan o çığlıklarım. Kalabalığın içinde yalnız olmak mıydı bu korkunun kaynağı? Yoksa hayal kırıklığı yaşamak mı? Ya da  tek başıma oynadığım senaryonun o hiç değişmeyen sonu mu?

Neden?

Bazı anlar vardır hani, hiç büyümemiş olmayı istersiniz. Annenizin koynunda itinayla büyüttüğü o küçük çoçuk olmak istersiniz tekrar hani. İşte öyle bir andı o an. Kaybolmuşluk hissi.. Haykırışlarım içimdeydi, bende saklıydı. Kimselere söyleyememiştim. Kendime bile. Korkmuştum su yüzüne çıkarmaya..

Göz yaşları yüzümden akarken, tüm bu acı da bedeni mi terkedecek miydi usulca? Geldiği gibi hissettirmeden, aniden.. Aktığı yerlerde görünmeyen izler bırakarak...

İçimdeki bu alevi söndürmeye yetecek miydi bu göz yaşları? Peki ama nasıl gelmiştim bu ana? Sebebi neydi?

Beş harfliydi bu acının kaynağı. Hepi topu beş harften ibaret. Nasıl olabilirdi ki?

Başta dikkatimi çekmemişti, ilgilenmemiştim. Çok da önemsememiştim. Bana yaklaştı, ben uzaklaşmaya çalıştıkça. Sanki bedenim aslında tehlike çanlarını çalıyordu, beni uyarmak istercesine.. Fakat ben kaçmak için çok geç kalmıştım. Gardımı indirivermiştim "doğruluk ve hatasızlık" karşısında. Kim yapmazdı ki? Anlamı buydu adının, doğru ve haklı şey. Gecenin karanlığında, denizin kokusu, hafif bir esinti, ve kulağımda onun sesi. Dudakları dudaklarıma değdiği anda, şırıngayla vücuda zerk edilen bir virus gibi her hücreme dağılmıştı. Artık kaçışı yoktu, içimdeydi, bedenimdeydi...

Kendimi bir anda hiç ait olmadığım bir dünyada buluvermiştim. Çıkmak da istemiyordum aslında. Sıradanlığın ötesinde, karmaşık, çözülmeyi bekleyen bir bulmaca gibiydi. Eşeledikçe parça parça kalıntıyı görebiliyordunuz, ama tamamını değil. Merak uyandıran, biraz tehlikeli ama bir o kadar da davetkar.. 

Aslında o da farkındaydı üstlendiğim rolün bana uymadığının. Üzerime uymayan, iğreti duran bir elbise gibi pek de rahat değildim içinde. Ama çözmeliydim bu bulmacayı. Suyun yolunu bulduğu gibi akıyordum. Belki yanlış yöne, ama engel olamadığım bir arzuyla. Biliyordum ki güçlü, umursamaz tavırlı, boşvermişim dünyaya edasının hakim olduğu bu dünyada, derinlerde bir yerlerde çok kırılgan ve hassas, diğerinden apayrı bir öteki dünya vardı. Arada sırada kendini göstermeye çalışsa da diğer karanlık taraf ağır basıp, engelliyordu.  Güçlü gibi görünmeye çalışıyordu, kimsenin alt edemeyeceği, zarar veremeyeceği. Mutlu gibi davranmaya çalışıyordu. İçten içe o da biliyordu aslında, başkaları için yaşadığını, gerçekte mutsuz olduğunu. Maske takıyordu o da, tıpkı benim gibi. Ne ben kendim olabildim, ne o sımsıkı kapattığı kapılarını bana azıcık da olsa araladı. Girmeye çalıştıysam da olmadı, yapamadım. Söylemek isteyip de söyleyemediklerim oldu. İçimde tuttuğum kelimeler...
 
Beceremedim, çözemedim bulmacayı. Usulca ayrıldım, uzaklaştım. Belki de taaa en başından yapmam gerekeni şimdi yapmıştım. Ayrılışım farkedilmemişti belki de. Su aktığı yerde iz bırakmaz ki..

Tüm bu acının sebebi beş harften ibaretti. Sadece beş harf...

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.