19 Ağustos 2011 Cuma

Sosyal, sosyalim, sosyaller.. Sosyal misin?

18.08.2011

Hafif haşarı ve azcık ucundan hiperaktif haleti ruhiyem sağ olsun, sürekli aynı yerlere gitmeye, aynı yüzleri görmeye, aynı şeyleri yapmaya gelemem. Nitekim yine öyle oldu...

Tesadüfler silsilesi sonucu tanıştığım kadim dostum Barış Kışlak (nam-ı diğer Sense Prensi), facebooktan JCI Kadıköy grubuna üye yapmıştı beni bir zamanlar. Bir zamanlar diyorum, çünkü çok alakadar olmamıştım. Barış eklemişse vardır bir bildiği diyerekten, kimdir bu insanlar, necidirler, ne yaparlar, ne yapmazlar çok araştırmamıştım. Tabi o zamanlar...

Geçenlerde JCI (Junior Chamber International-Dünya Genç Liderler ve Girişimciler Federasyonu) Kadıköy Şubesi'nden bir iftar yemeği organizayonu davetiyesi geldi. Nedendir bilinmez inceleyesim geldi. Sanki bir şey beni dürttü. Baktım mekan güzel. Kimdir bu JCI araştırmasını yaptım. Tam da aralarına sızırvemeye değer bir insan kitlesi. Lakin tabi ben bu grubun daha önce gerçekleştirdiği hiçbir etkinliğe katılmadığım için, kimseleri tanımam bilmem. Aslında amaç da bu değil midir? Her daim tıkılıp kaldığımız, bir nevi konfor alanı bellediğimiz dünyamızdan çıkıp, yeni ortamlara girmek, yeni insanlar tanımak. Eh malum bırakın teenage dönemlerini, 20li yaşları da geride bıraktığımızdan mütevellit, çevremizi genişleteceksek, artık bize katkısı da olacak insanlarla sosyalleşmeliyiz.  Biz de iş yerimden bir arkadaşım ile kalktık gittik eventin gerçekleştirileceği Cercis Murat Konağı'na..

Eventin ev sahipleri Nihan ve Ceylan Hanımlar ile Fatih Şengül Bey kapıda karşıladılar bizi. (Misafirperverlikleri için ayrıca teşekkür etmek isterim buradan.) Hiç tanınmadığınız bir toplulukta böylesine sahiplenilmek güzel tabi. Masamıza geçtik, dernek üyeleri de yavaş yavaş masaları doldurdu. Şanslı masa bizdik bu akşam. Çünkü Kurucu ve 2010 Başkanı, şu anda Saymanlık görevini üstlenen Mikail Çakmak, ayrıca Özgür Solakoğlu Bey, a.k.a Senatör ile tanışma ve de aynı masada oturma şansına sahip olduk. En güzel onlar anlatır bize JCI nedir, ne yapar, amaçları nelerdir diyerekten, sorduk kendilerine. Sağ olsun anlattılar hoş sohbetimiz arasında...

Efendim JCI dünyada 115 ülkede faaliyet göstermekte imiş. Türkiye'de ise 26 şubesi bulunmaktaymış. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, üyelerinin liderlik ve girişimcilik yeteneklerini gerek eğitimler ve söyleşilerle, gerekse yurtiçinde ve yurtdışında organizasyonlar düzenleyerek geliştirmeye, ve ayrıca sosyal bir etkileşim ağı yaratarak iş fırsatları yaratmalarına imkan tanıyan  uluslar arası bir sivil toplum kuruluşu JCI. Benim en hoşuma giden "Eğitim Enstitüsü" kısmı. Sizin kariyerinizdeki bireysel gelişime katkıda bulunacak içeriğe sahip seminerler düzenlemeleri, Kişisel Gelişim Zirveleri ve Girişimcilik ve Liderlik Akademileri gibi..

Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, öyle her gelen üye olamıyor. Ki bence bu bir "must" olmalı çoğu dernekte de. Ama sakın yanlış anlamayın, onlar da sizin benim gibi bir kurum/kuruluşta çalışan ya da kendi işini yapan insanlar. Kasmayın yani. Üye seçiminde dikkat edilen şey anlattıklarına göre, yapılan aktivitelere katılıyor mu, yürütülen proje ve etkinliklerine zaman ayırabiliyor mu, ve en hoşu moralitesine bakıyorlar kişinin. İnsan ilişkileri nasıldır inceliyorlar üye adaylığı sürecinde. Kanımca çok doğru bir seçim tarzı. Sonuçta üye oluyorsanız bu derneğe, size getirisi olsun diye üye olursunuz. Dernek demek, insan topluluğu demek zaten. Dolayısıyla derneği oluşturacak kişilerin cımbızla seçilircesine üyeliğe kabulü yerinde olmuş. 

Sonuçta sizden tek bekledikleri şey, "biraz contribution, biraz loyalty, biraz da sincerity". Hepsi bu. Zaten tüm ilişkilerde beklenilen de bu değil midir?..

Çok güzel bir akşam yemeği, yanında tatlı niyetine hoş sohbetler de olunca keyfine doyulmuyor. Lakin ertesi gün malum ofis sevgilim çok muhterem "Bilgi Sayar" erkenden beni bekliyor olacağından ayrıldık mekandan, yeni edinilen arkadaşlıkların, kaliteli ve nezih muhabbetlerin devamının olması temennisiyle..
Ne zamandır sonuç çıkarmıyorduk hikayelerimizden, geleneğe geri dönelim;

1- Kırın kabuğunuzu! Sosyalleşin, çevre edinin. Sosyal paylaşım sitelerinden, sanal ortamlardan değil, kanlı canlı, sahici insanlarla "yüz yüze" yapın bunu.
2- Size faydası olacak gruplara, derneklere üye olun. Söz gelimi JCI Türkiye.
3- Unutmayın kar tanesiyken bir şey yapamazsınız belki, ama çığ olursanız sizi kimse tutamaz.
4- Cercis Murat Konağı'na uğrayın. Mardin mutfağını denemediyseniz, lezzetine bayılacaksınız.

Kendime ayrıca not: Ramazan diye içemediğin Süryani Şarabı'nı tatmak için bir ara uğra. Bağbozumu geçmeden uğra :)

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Eyvah Neslim Tükeniyor!

Ben daha mini miniyken almışız yazlığımızı. Sene 1989. O gün bugündür geliriz her yaz. Sıkı yazlıkçıyız sizin anlayacağınız...

Küçükken okulların kapanmasını beklerdik ablam ve ben. Tatil olsa da gitsek, denize girsek, bisiklete binsek, arkadaşlarımızla vakit geçirsek. Geç saatlere kadar oyunlar oynasak.. 

Yazlık arkadaşlıkları ayrı bir güzeldir, hele bir de birlikte büyüdü iseniz. Her sene yazlık ortamında bir araya gelirsiniz. Her sene bir yaş daha büyümüşsünüzdür. Hoşlandığınız yan sitedeki çocuğu tekrar görme fırsatınız olur falan filan. Tatlıdır yazlık ortamı. Hele küçükken daha tatlıdır...

Yıllar geçer lise biter, üniversite biter.. İş telaşı başlar. Artık yazları kalabalık olan arkadaş grubunuzdaki insanların sayısı  yaprak dökümü gibi giderek azalmaya başlar. Gelmemeye başlarlar. Derken, bir bakmışsınız 30'larınıza gelmişsiniz. Bu defa evlilik haberlerini almaya başlarsınız. Bir bakmışsınız yıllar öncesinde kısa paça pantalon giyen, denizde deve güreşi yaptığınız, belki de yaz aşkınız büyümüş de evlenmiş. Ve böylece ne olur, tatil tatil olmaktan çıkar, "Allah'ım ne olacak bana? Yoksa yoksa ben evlenemeyecek miyim?" sorusunu kendinize sorduğunuz bir karabasan halini alır.

Dün plajda şezlongumda oturmuş, güneşin tadını çıkarırken şöyle bir aklımdan geçirdim yazlıkta beraber büyüdüğümüz çocukluk arkadaşlarımı. Kimler bekar, kimler evli.. Kimlerin çocuğu var, hatta kimler ikinciye dönmüş.. Öyle böyle değil herkes evlenmiş. Evlenmez dediklerim dahi evlenmiş. O an nesli tükenmiş yaratık gibi hissettim kendimi. Türüne ender rastlanan cinsinden. Nasıl bir duygudur bu? Sanki konfor alanımdan çıkarmışlar da beni, hiç bilmediğim bir noktada savunmasız, çırılçıplak bırakmışlar gibi. Yüzmeyi bilmiyormuşum da, kendimi okyanusun ortasında buluvermişim gibi. Kendi kendime "Dur ya n'oluyor sana?" dedim. Hakikaten ne oluyordu ki bana? Ben ki o özgür kız, ben ki o "Amannn evlenip de ne olacak ki?" diyen kız, şimdi ne olmuştu da panik atak kıvamına gelmiştim?

Oysa ki, iyiydim ben böyle. Ohh yalnız yaşadığım evimde, kendime göre keyfediyordum köpeğimle birlikte. Başkasına ne gerek vardı ki? Bekarlık sultanlıktır'ın hakkını vererek yaşayan bendeniz bir anda "Evde tek başına + Eyvah, eyvah!!" moduna girmiştim.

Bu ne garip birşeydi? Manasız gelirdi bana herkesin gittiği yoldan gitmek. Herkes yapıyor diye birşeyleri yapıyor olmak. Şimdi ise paçalarım tutuşuyordu, ya kimseyle evlenemezsem, (O terimden hiç hoşlanmam ama, söyleyeceğim) ya evde kalırsam diye. Bu bir life cycle ise şayet, yani "insanlar doğar, büyür, evlenir, çocuk yapar, ikiniciyi de yapar, ölür" şeklinde, benimkisi oldukça kısa olacaktı. Bunu düşünmek o kadar ürkütücü geldi ki bugün bana inanamazsınız.

Algıda seçicilik mi bilmiyorum ama bir anda sanki yeni evli mutlu çiftler sarmıştı dörtbir yanımı. Hatta hatırlarsınız geçen yaz yazıma konu etmiştim yazlık komşumu. O da bu yaz Mr. Bentley ile evlenmiş. Kendisi yazlığa gelmediği için, annesine hayırlısı olsun dediğimde,

Komşu teyze: Darısı senin başına. Sen ne zaman düşünüyorsun kızım?

diye sordu biraz meraklı, biraz da "Vah yazıkkk! Evde kaldı bu kız bak görüyor musun?" bakışlarıyla. Durur muyum hiç,

ŞK: Yok ben şuan için düşünmüyorum. Hem evlenip de dertsiz başıma dert mi alacağım?

diyince, komşu teyzeye kal geldi tabi. Hayır yani neden başka insanların derdidir ki, etraflarındaki bekar insanların başına çorap örmeye çalışmak? Benim anlamadığım, belli bir yaşa gelip de henüz evlenmemiş kişilere sürüden ayrılanı kurt kapar bakış açısıyla bakarak, çoban köpeği misali çembere geri sokmaya çalışmanın anlamı nedir ki?

Bir de şu var mesela, acaba evlenenlerin yüzde kaçı severek, aşkla evlenir? Ya da artık toplum bakısına dayanamayıp, "Tamam ya, tamam. Evleniyorum işte. Gelmeyin üstüme yeter! Bir rahat bırakın.." diyerekten veya işte "Bak görüyor musun benim yaşımdaki herkes evlenmiş. Tüh tüh! Bir ben kaldım. Zaten tatile veya eğlenceye gidecek hiç arkadaşım da kalmadı. Ben hep yalnızım. Napsam?" diyerekten çareyi evlenmede mi bulurlar? Ben hiç böyle bir psikolojiye itileceğime inanmazdım. Güçlü bir insan olarak yıkılmadım, ayaktayım tavrımla meydan okurum sanardım. Okuyorum da aslında.

Neticede her yaz koşa oynaya geldiğim yazlığımız son birkaç yıldır hafif çapta kabusa dönüştü diyebilirim. Bu sene acaba kaç kişinin daha evlendiği, çocuğu olduğu haberini alıp bunalıma gireceğimin endişesi içerisinde soyumun tükenmesini izliyorum. Evlenme fikri şuan için her ne kadar uzak görünse de bana, tabi ki anlaşacağım biri çıkarsa karşıma ben de isterim evlenmeyi. Bu da tam istemem, koy yan cebime gibi oldu ama neyse...

Sonuç olarak evlenmek yalnızlıktan kurtulmanın bir yolu olmamalı. Ya da evlenmemek sonu yalnızlık olan bir hayatı tercih etmek olmamalı. Öyle değil mi?

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.