26 Temmuz 2011 Salı

Küçük Helvacı Kız

Geçen gün plajda şezlongun üzerinde güneşin tadını çıkarırken, gözüme Küçük Helvacı Kız ilişti. Belki o gün beşinci defa geçişiydi bu. Güneşten kapkara olmuş teni, nakış gibi işlenmiş bal rengi gözleriyle durmuş, denizde şakalaşan yaşıtı çocuklara bakıyordu imrenerek...

Küçücük elleriyle tuttuğu torbasını sürüye sürüye kağıt helvalarını satmaya çalışıyordu, "Ballı kağıt helva, helvalarım var..." İçim acıdı onu öyle görünce. Bir kendi yeğenlerime baktım, bir de ona. Aynı yaşlardaydılar belki, ama küçük kızın hayat mücadelesi daha şimdiden başlamıştı besbelli. Satacağı helvadan kazanacağı üç beş lirayı ya kendine harçlık yapacaktı, ya da evine katkı sağlayacaktı. İçi gidiyordu belki de, diğer çocuklar gibi çocukluğunun tadını çıkarmaya, tek kaygısının şimdi ne ile oynasam, bisiklete mi binsem, barbie'mle mi oynasam olmasına. Bir beş dakika kadar izledi çocukların denizde neşeyle oynamalarını. Sonra ileriden gelmekte olan mısır satan babasını görüp, hemen yoluna geri koyuldu.

Ertesi gün yine gördüm küçük kızı, üzerinde rengi solmuş aynı giysilerle. Yanıma çağırdım, geldi..

ŞK: Adın ne senin?
M: M....
ŞK: Kaç yaşındasın sen M....cim?
M: 10 yaşındayım. Abla biliyor musun bugün tam 8 tane helva sattım.

dedi gururlanarak ve devam etti,

M: Kalanları da satarsam, denize gireceğim...

Belli ki elindekilerin tamamını satmadan denize girmesine izin yoktu. Ya da küçük kız kendisine hedef veyahut ödül belirlemişti denize girmeyi. Küçük sohbetimizde aslen Mardin'li olduklarını, 3 kardeşi daha olduğunu öğrendim. En küçük kardeşi daha dört aylıkken ameliyat olmuş. O minicik böbreğinde kist varmış. Yani anlayacağınız daha dinleseniz neler neler çıkacak. Hep acı, hep zorluk, hep çaresizlik. Ve hepsi de hayatın ta kendisi. Ama yine de o küçük suratında insanın içine işleyen sıcacık bir tebessüm...

Anlattıklarını dinleyince, kendi halimize, sahip olduklarımıza şükretmemiz gerektiğini anlıyor insan. Yüzüne adeta tokat gibi çarpıyor hayatın gerçek yüzü, belki de hiç aşina olmadığımız geçim sıkıntısı, hayat kaygısı...

Sonra yanında su şişesi olmadığını farkettim. Bütün gün tüm kumsalı baştan uca o sıcakta yürümek kolay değildi. Hemen yanımda getirdiğim suyu verdim. Bizim ufaklıklara da sattığı helvalardan almayı ihmal etmedim. Teşekkür edip, yanımdan ayrıldı.

Helvasından satın almanın dışında, birşeyler yapmak istedim onun için naçizane de olsa. Aklıma dolabımda hiç giymediğim ve artık üzerime olmayan kıyafetler geldi. Dolapta duracaklarına en azından bir işe yararlar diye düşünüp, bir torba dolusu giysi hazırladım. Aldım torbayı yanıma ve indim kumsala. Küçük kızın yeniden geçişini beklemeye başladım. Az sonra geldi. Yanıma çağırdım..

ŞK: M....cim nasılsın? Bak sana ciciler getirdim. Eğer beğenirsen, sana vermek istiyorum.

M: Giysi mi? Aaaa, yok istemem ben. Ohoooo benim evde giymediğim bir sürü kaprim, bluzum var, diye cevap verdi elini bilmiş bilmiş sallayarak. Ve devam etti..

M: Ben anladım sen hayır yapmak istiyorsun. Bak sana ben tavsiyede bulanayım. Çingeneler var, sen bunları onlara ver. Onların hiç birşeyleri yok.

Belki gücenmiştir, gururundan almak istememiştir diye düşünüp;

ŞK: M....cim sakın yanlış anlama. Ben senin ihtiyacın olduğunu düşünüp de vermiyorum bunları. Benim yeğenlerimin hepsi erkek. Ee etrafımda da bu kıyafetlerin olacağı yaşta kız da yok. Atsan atılmaz, hepsi yeni sayılabilecek kadar güzel şeyler.

M: Yok yok olmaz. İstemem ben. Hep babam da izin vermez. Üstelik (üzerimdeki bikiniyi gösterip) benim dinimde böyle kollar açık giyilmez. Günah..

O anda kendimi dinsiz, kafir, günahkar hissettim. Belli ki küçük kız aklınca bana ders veriyordu. Anladım ki ısrar etmenin faydası yoktu. M.... almak istemedi. Ya gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşmasını istiyordu giysilerin, ya da gururundan eli varmadı verdiklerimi almaya. Kim bilir..

Sonuçta kıyafetleri başka ihtiyacı olan birine verdim. M....'yi ise dün hiç görmedim. Acaba iyilik yapayım derken, gücendirmiş miydim Küçük Helvacı Kızı?


 

22 Temmuz 2011 Cuma

Kayıp Balık Şehirli Kız

Yazlık sahibi insanlar genelde yazlıklarına gittikleri vakit fazla mekan değişikliği yapmazlar. Denize aynı mıntıkadan girerler, bisikletle aynı yerlerde dolaşırlar. Tıpkı bir fanusun içinde yüzen Japon balıkları gibi konfor alanlarının dışına pek çıkmazlar.

Nitekim bana da öyle oldu. Üç gün, dört gün dayanabildim ama ben. Zaten 33 yaşında olup da, hala ailesinin yanında tatil yapan nadir insanlardan biriyim. Neyse sağa bakıyorum evli ve çocuklu, sola bakıyorum emekli. Dedim n'oluyoruz? Nereye gitti akranlarım. Hadi akranları geçtim 25 yaş üstü insanlar kayıp. Sanki yeryüzünden silinmişler. Herkes mi Çeşme'ye Bodrum'a akmış. Sonunda bana daral geldi tabi. Bu dinginliğe bir son vermeliydim. Kayıp Balık Nemo misali attım kendimi fanusun dışına, adaşımı da yanıma alarak...

Daha önceden duymuştum, Cunda Adası'nda süper güzel bir koyda Ortunç Club varmış. Beachleri de gayet güzelmiş. Hadi dedik hayatımıza bir haraket katalım. Plaj cicilerimizi giydik, çıktık Altınova Martı Sitesi'nden. Geçtik Sarımsaklı'yı, ver elini Ayvalık. Bir trafik bir trafik sormayın. Dersiniz köprü trafiği. Aştık engelleri, vardık Cunda'ya. Mevlana Caddesi'nden geçtik. Ortunç'u arıyoruz. Lakin yalnış yola sapmışız. Adada kaybolunur mu demeyin. Ufak çapta kaybolduk. Cunda'nın Arnavut kaldırım taşlarıyla döşenmiş ara sokaklarına girdik Arap'la. Nasıl güzel sokaklar anlatamam. Sanki kendinizi İtalya'nın küçük köylerinden birinde dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Süper güzel..

Sonrasında sora sora doğru yolu bulduk. Resmen önce dağın tepesine çıkıyorsunuz, tek şeritli virajlı bir yoldan. Sonra aşağı doğru iniyorsunuz, yine kıvrıla kıvrıla. Ama nasıl güzel bir yol. Çam ormanı, cırcır böcekleri eşliğinde ve muazzam bir manzara. Maalesef yol çok dar olduğundan, kenarda durup da fotoğraflayamadım ormanın güzelliğini. Fakat ormanlık dar yola girmeden önce, tepeden görünen adacıkları çekebilme fırsatım oldu. İşte tepeden görünen o manzara..






Ortunç' a vardık nihayetinde. Kapıda valeler karşılıyor sizi. Aslında Ortunç bir otel olduğu için, dışarıdan plajına girenlerden giriş ücreti alıyorlar doğal olarak. Fiyatı da söyleyeyim, 60 TL. Gayet uygun.. 30 TL'lik kısmıyla içeride yiyip içebiliyorsunuz da. Buraya kadar güzel. Girdik plaj kısmına. Ortam güzel, koy desen süper. Lakin demez mi görevli, "Tüm şezlonglar dolu, sizi minderlere alalım.." diye. O kadar yol gelmişim, üstüne üstlük de para veriyorum, bana şezlong vermiyorlar. Halbuki görüyoruz boş bir sürü şezlong da var. Sebebi de neymiş efendim, otel sakinlerine öncelik tanınıyormuş. İyi de kimse yok..

Gel dedim adaşa, Aytaş'a gidelim. Gerisin geriye geri döndük. İstikamet Sarımsaklı, Aytaş. Serildik minderlere, ohhh değmeyin keyfimize. Deniz, kum, güneş... Şıkır şıkır bir deniz, elekten elenmiş gibi kumuyla Ege'nin kokusu da birleşince offff diyorum..  

Eee tabi insan yüzünce acıkıyor. Hadi dedik birşeyler yiyelim club'ın restorant bölümüne yöneldik. Kartlı sistem var bu arada, giriş 20 TL. Karta 30 TL yüklemek mecburi. Yediğinizi içtiğinizi oradan charge ediyorlar. Verdik siparişimizi. Yemeğin ardından dondurma iyi gider deyip, çikolatalı kupu da beraber söyledim şinitzelle. Bir de baktık ki 10 dakika sonra ne görelim! Hoppp masaya kup geldi. Nasıl yani? Yemekten önce mi? Yahu şaka mı bu? Kim yemek öncesinde dondurması gelsin ister ki? Şaşkın bir ifadeyle, ben yemekten sonra yiyeceğim diye bir açıklama yapmak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum, çünkü yani bunu düşünmek için dahi olmaya gerek yok. Yemeklerimiz geldi, ama gelmesi o kadar sürdü ki sıcaktan mahvolduk. Hayır yani işletmecileri neden bu ufak ama canalıcı detayları düşünmezler ki? Koy oraya şu yeni çıkan serinlik püskürten vantilatörlerden, insanlar ferahlasın. Yemek yerken sıcaktan bitap düşemesinler. Piştik inanın, yemek mi yedik hamama mı girdik anlamadım. Neyse hadi dedim nasılsa dondurmam var, hüpletirim onu, ferahlatırım. Lakin nerdeee?!! Sanırsınız dondurmayı baştan üretiyorlar. Bir türlü gelemedi o dondurma. Bekleee bekle, babam bekleee....

Yani anlayacağınız hizmet kalitesi sıfır. Unutmadan bardaklara konan buzların içinde de kalıntılar vardı. Soğuk su içme hayalimiz de, böylece Ege'nin serin sularına düştü. Bakın valla öyle çok ince eleyip, sık dokuyan bir insan da değilim. Ama bunlar önemli noktalar. Ahhh ben işletmeci olacaktım ahhh!

Geçtik güneşliğimizin altına "uzanmışım kumsala, güneş damlar içime" modunda. Fonda bu yazın muhteşem şarkısı, Ajda Pekkan-Tarkan düeti "Yakar Geçerim". Oh sefamız olsunnn derken tam, bir vuvuzela sesiyle irkildim. Bir de baktım ki, iki tane tikican karşıdan geliyorlar, ellerinde vuvuzela. Adaş'a bunlar bize doğru geliyorlar dememe fırsat kalmadan, bir de baktım hoppp geldiler bizim minderlere oturuverdiler. "Angelina ile Britney buradaymış dediler, biz de gelelim görelim dedik" deyivermez mi? Neee nasıl yani? Neremiz benziyor ki? Meğer vatandaşlar water sports'tanmış, bu da bizi davet etme şekilleriymiş. Hay Allah'ım! Ne işim olur benim gibi süslünün öyle muzların üstünde canım? Yok dedik, istemiyoruz biz. Bozuldular gittiler. Oysa ki çok şirin bir yaklaşımları olduğunu ve reddedilmeyeceklerini sanmışlardı galiba. Peh peh pehhh!

Son olarak şunu diyebilirim; Ayvalık ve Cunda deniziyle, doğal güzellikleriyle, elekten elenmiş gibi olan geniş kumsallarıyla, kırmızı mercanlarıyla aslına bakarsanız Çeşme'ye Bodrum'a on basar da, olay sadece doğal güzellikle olmuyor işte. Gece hayatı sıfır gibi bir şey buralarda. Bir tek Sarımsaklı'daki Gossip var o kadar. O da kötünün iyisi. Bu taraflar biraz hareket kazanmalı bu bakımdan. Hani yani böyle huzurlu ve sakin bir tatil geçirmek, ve de sıcaktan fotoğrafınız çekilsin istemiyorsanız Ayvalık ve Cunda sahilleri sizi bekler. Lakin gece öyle 300 500 modunda bir aksiyon beklemeyin derim.

Olumlu şeyler yazacağım diye başlamıştım yazıya, lakin epey eleştirmişim yahu. Ben artık buralı sayılırım, ne de olsa 89'dan beri Altınova'da yazlığımız var. Her yaz buradayız. Hastasıyız yani. O yüzden içini dışını, gelmişini geçmişini bilirim buraların. Gönlümden geçen daha iyi bir hal alması, revaçta olması bizim sahillerimizin de. Ondandır bunca eleştiri...

Veee nihayetinde Kayıp Balık Şehirli Kız fanusuna geri dönerrrr! Yarın yine yazlıklarının olduğu sitenin plajında denize giriyor olacak. Ne varsa bizim fanus da var canım...


9 Temmuz 2011 Cumartesi

Rüya Adasına Yolculuk

Cuma akşamı farklı bir eğlence mekanına gidelim dedik. Bir çok alternatif arasından sonunda karar verdik. Ve evet, dün akşam  bir geceliğine Amsterdam'da Red Light Sokağı'ndaydım.

Yok canım, şaka şaka... O kadar uzağa gitmeye gerek yok farklı türden bir eğlenceye yaşamaya, o meşhur şovları izlemeye. İzzet Çapa'nın mekanı Nahide'ye gittik arkadaşlarla. Maçka'da yeri biliyorsunuz. Merdivenlerden çıkıp içeri girdiğinizde kendinizi ayrı bir alemde buluveriyorsunuz. Adı üstünde "Nahide Rüya Adası". Sadece gece kulübü değil, aynı zamanda keyifli şovlar eşliğinde yemek yiyebileceğiniz, doğum gününüzü kutlayabileceğiniz ya da son zamanların yeni trendi olan bekarlığa veda partinizi verebileceğiniz, yani herşeyi içinde barından bir mekan...

Nahide'nin içi ayrı bir alem dedim ya. Şimdi biraz da bu görsellik şöleninden bahsetmek istiyorum. Hem şık, hem kokoş, her köşesi ayrı bir zevkle dizayn edilmiş. Renk cümbüşü adeta. Üstelik üstü açık olduğu için de sıcaklanma derdiniz de olmuyor. Hafif bir jungle havası da yok değil. Yemek masaları saat 22.30 civarı toplanmaya başlıyor, ve yerini standlara bırakıyor. Zaten asıl eğlence de işte o an başlıyor. Işıklar kapanıyor, standlardaki mumlar dahi söndürülüyor. Bir anda kapkaranlık oluyor etrafınız. Veee perde...

Çoğunluğu kadın kılığına girmiş erkeklerden oluşan şov grubu sahneye çıkıyor. Kıyafetleriyle, makyajlarıyla çok renkli, hareketli, fıkır fıkır, görmeye değer bir şov sahneliyorlar. İçiniz kıpır kıpır oluyor izlerken. Hatta ben nerdeyse kendimi sahneye atacaktım, o derece yüksek tempolu danslara kendimi kaptırıp.

Ardından bir yakışıklı bornozla yanımızdan geçti. Bir de baktım ki tam arkamızdaki camekanın içine girdi, veeee... Tanrım  o ne six packs, o ne sırt. Başladı duş yapmaya. Haydi buyrun bakalım. Lakin orada gördüğünüz dansçılar maalesef straight değiller. Ne büyük kayıp...

Gecenin ilerleyen saatlerinde dansçılar, eğlenmeye gelen konukların arasına karışıyor. Saçları, makyajları, hele de Lady Gaga'nın giydiği türden 20 cm ökçeli ayakkabılarıyla yanınızda bitiveriyorlar. Sizinle dans edip, fotoğraf çektiriyorlar. Sarılmak serbest. Merak etmeyin Şehirli Kız sizler için bizzat test etti. İşte o anlar..


Nahide'de ağırlıklı olarak Türkçe çalıyor. Bu arada eleştirmeden edemeyeceğim, taaa ergenlik çağında dinlediğim şarkılar çaldı. 90lardaki Emel Müftüoğlu ve İzel'in o dönem popüler olan şarkılarını çaldılar. Tamam güzel şarkılardı, lakin o dönemde güzeldiler. Nuh Nebiden kalma şarkılar dışında, yenilerden sadece bir-iki şarkı çaldılar. Bir müddet sonra da  zaten başa sardı, tekrar tekrar aynı şarkıları dinledik. Nahide'nin conceptine, o güzel şovlarının yanına yakıştıramadım doğrusu. Dj konusunda bir şeyler yapmalılar kesinlikle bu anlamda...

Bir geceliğine farklı türden bir eğlence yaşamak istiyorsanız eğer, Nahide doğru seçim olur derim...

 

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sürüş keyfinin değeri: Paha biçilemez!

Altı ay...

Upuzun bir altı ay ehliyetim olmadan, hiç araba kullanmadan geçti "Blackk" gecemden bu yana...

Beni tanıyanlar bilir, araba kullanmaya bayılırım. Keyif alırım sürerken. Hatta bir bayandan beklenmediği kadar da seri ve güzel araba kullanırım. Madem bu kadar iyi kullanıyorsun o halde kaza nasıl oldu, diye sorduğunuzu duyar gibi oldum. O kaza olduğunda "DUI" durumum vardı. O yüzden sayılmaz..

Her yere arabayla giden bir insan olduğum için, ehliyetimin yokluğu bana inanılmaz koydu. Burjuva olmakla ilgisi yok bunun. Alışkanlık meselesi. Anladım ki ehliyetsiz olmak, rakının yanında beyaz peynir ve kavunun olmaması gibi bir şey. Ya da mesela sevgilinizin yanında olup da, ona dokunamamanız gibi bir şey. İstiyorsunuz, ama yapamıyorsunuz bir düşünün.

İşte ızdırapla geçen 180 uzun günün sonunda ehliyetimi almaya, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'ne gitmek için bu sabah Ceyda ile buluştuk. (Ceyda'yı siz de tanıyorsunuz artık, Hıdırellez gecesinden.) Sabah uyandığımdan beri karnımda kelebekler uçuşuyordu. Hani sevgiliniz ile ilk buluşmanıza giderken bu hissiyat içinde olursunuz ya, içiniz titrer, garip ama tatlı bir heyecan hissedersiniz. İşte ben de öyle hissediyordum evden çıkarken. Biri için böyle hissetmeyeli uzun zaman olmuştu, o yüzden ehliyet için bile olsa tekrar bu duyguyu yaşıyor olmak iyi geldi diyebilirim. Tanrım ne acınak bir durumdayım. Brehh brehh brehh!

İrade sahibi ve de bilinçli bir birey olarak tabi ki arabayı ben kullanmadım, Ceyda geçti direksiyona. (İtiraf: Arzularıma boyun eğip trafiğe çıkmadan, ara yolda yaklaşık toplamda on dakikayı geçmeyen sürede, iki defa ama sadece iki defa araba kullandım bu altı ay süresince.)  Bu arada araba alındığından beri (trafikte ) benden başka üç kişi kullandı Arap'ı. Ben ona "Arap Atım" diyorum, kısaca "Arap". Neyse sonunda geldik Gayrettepe'ye. Kapıdaki güvenlik kontrolünden sonra girdik içeri. Girdik, ama içerisi sanki terkedilmiş. Hani ben birkaç suçlu görürüm diye hayal ederken, sanki onlar da haftasonu tatil yapıyorlarmış gibi bir tane bile göremedim. Hatta bırakın suçluyu, kimsecikler yoktu. Eeee her zaman emniyete gitmiyoruz, ne yapayım. İşin şakası bir yana, Allah kimseyi düşürmesin tabi..

Biraz daha yürüdükten sonra ilerideki polis memuruna nereden ehliyetimi geri alabileceğimizi sorduk, o da bizi yönlendirdi. Kapılardaki yazıları takip edip, geldik sonunda "Sürücü belgesi geri alma işlemleri" yazan bankonun önüne. Fakat o da ne? Kimseler yok. Tanrım alamayacak mıydım yani ehliyeti mi?!

Birkaç adım ileride, üzerinde "Alkolmetre boşaltım işlemleri" yazan bankonun olduğu yerde bir polis memuru olduğunu gördük. Alkol yazdığına göre kesin buradan da verirler belki diye düşünüp, hemen oraya yöneldik Ceyda ile. Sorduğumuzda, polis memuru buradan alacağımızı söyledi. Sürücü belgesi geri alma tutanağımı ve nüfus cüzdanımı polis memuruna verdik. Ve işte o an gelmişti. Altı ay boyunca bunu beklemiştim. Bana imzalam gereken formları da doldurttuktan sonra, pat diye ehliyetimi çıkarıverdi önüme. Ben de şey diye bekliyorum. Kocamaaaannn bir kasa çıkarıverecek, ve diğer alıkonulan ehliyetlerin arasından benimkini bulup bana verecekti. Ama öyle yapmadı. Sanki hazır beni bekliyormuş pat diye çıkardı. Ne yani ellerinde sadece benim ehliyetim mi varmış? Yılbaşı gecesi ehliyetini kaptıran bir ben mi var mışım?

Polis memurunun bana ehliyetimi uzattığı o an, işte o an.. Muhteşem bi andı. Onu gördüm, benimdi artık. Sevincimi anlatamam. Bu kadar mı özlemiştim? Mutluluktan uçuyordum. Emniyetin koridorlarında kahkahalar atıp, ağzı kulaklarında bir tip düşünün. Oscar ödülü verdiler sanki, o derece mutluydum.

"Shiny, happy person" olarak koştum Arap'a. Geçtim direksiyona. Offfff diyorum, sevgili okuyucum. Sürüş keyfinin değeri mi? İnan bana, paha biçilemez...

Altı ay ehliyetim yoktu. Evet, ama altı ayı sadece taksiye binmediğim için yitip gidebilecek bir ömürle kıyaslarsan eğer, altı ay nedir ki? Sen sen ol, asla alkollü araç kullanma. Yanındakilere de kullandırtma. Çünkü bırak ehliyetine el koymalarını, mala gelen zararı, ziyanı, ya da alkollü araç kullanmadan ötürü kaskonun karşılamadığı giderleri, verdiğin yanlış bir karar herşeyden en kıymetlisi, "canına" ya da başkalarının canına mal olabilir. Sen benim yaptığım hatayı yapma. Bana birşey olmaz deme ve taksi kullan.  Hem eğlencenden mahrum kalma, hem de canından olma.

Unutma asıl paha biçilemeyen tek şey, senin "canındır"...



Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.