29 Ocak 2011 Cumartesi

Marilyn, Clark.. Otluktan Gecelere Ak!

Sessizdim uzun zamandır farkındayım. Ama inanın adeta bitkisel hayattaydım. "Ot modunda" geçirdiğim yaklaşık bir aylık bu süreç içinde ne mi yaptım? Hemen hemen hiçbir şey. Daha çok kendimi suçladım kaza ile alakalı olarak. Hep "keşkeler" vardı kafamda dönüp dolaşan. Keşke hiç içmeseydim, keşke taksiye binseydim, keşke, keşke... Kendi içimde savaştım, ağladım salya sümük. Alışık olmadığım bir şekilde mutsuz, asık suratlı, karamsar... Kendi kendimin bu halinden usandım ve baktım bu böyle olmayacak. Kendimi daha kötü bir şey olmadığı için telkin etmeye çalıştım, recovery zamanlarımda diyelim. Hala tek parça halindeydim. Soluk alıp verdiğime şükretmeliyim diye düşünerek avundum. Bu olaydaki zayiyatımın sadece maddi açıdan olduğunu düşünüp, toparladım kendimi. Geçirmiş olduğum bu süreçte yanımda olanları ve olmayanları, kimlerin sadece iyi gün dostu, kimlerinse her daim yanımda olduğunu gördüm.

Bu arada arabam pert olduğu için de, sattım. Yani kaldım "yayan". Çok uzun zamandır neredeyse her yere kendi aracım ile gidiyor olduğum için, akvaryumdan denize bırakılmış küçük, pörtlek gözlü kırmızı bir Japon balığı misali, ne yapacağımı şaşırmıştım. Hoş hala öyleyim ya. Sanki  yabancı bir ülkedeyim. Toplu taşıma araçları nereden kalkar, ne zaman kalkar, ücreti nedir bilmem. Metroya hayatımda ilk kez İtalya'nın Roma şehrinde binmiştim. Onda da İtalyan erkeklerinin bizim Türk erkeklerine (fiziksel açıdan demeyelim de, hal ve tavırları açısından) ne kadar benzer olduklarını anlayarak, bir daha da metroya filan binmemiştim. Gelin görün ki, arkadaşlarımın deyimiyle "halka karışma" zamanım da gelecekmiş meğersem..

Dün akşam iş yerinden bir arkadaşımı da alıp, mezunu olduğum Bilkent Üniversitesi mezunlar derneği BİLMED'in, Meyra Cafe&Restaurant&Bar'da düzenlediği organizasyona katılmak üzere yola çıktık. Bindik Bağdat Caddesi üzerinden kalkan ve Taksim'e giden sarı dolmuşlara. Hep derim ya bayan nüfusu daha fazla Türkiye'de. İşte bunu bir kez daha gördük. Şoför dışında dolmuşa binen herkes bayandı, farklı yaş gruplarından. Şaka gibi! Yani hiç mi olmaz canım bir tane bile erkek?

Taksim'e vardıktan sonra, taksiyle Cihangir'e geçtik. Mekân çok geniş olmamakla birlikte, yaratmış oldukları atmosfer güzel. Masalarımız ayırtılmış. Gittiğim bir mekânda en çok dikkat ettiğim şeylerden biri de lavabodur. Tuvaletlerine özen göstermeyen bir restaurantın, inanın bana mutfağı da aynı derecede özensiz olur. Küçük ayrıntılar belki bunlar, ama bir işletmecinin dikkat etmesi gereken önemli bir husus bu. Aslına bakarsanız ben açık mutfak olup da, müşterinin arka tarafta neler oluyor görmesini sağlayan mekânlara bayılırım. Mesela Chocolate Şaşkınbakkal, ya da İş Kule'deki Sosa. Bakın nereden nerelere geldik? Neyse efendim, üst katta imiş lavabo, kapısındaki erkek- bayan ayrımı dikkatimi çekti. Bayanların kapısına Marilyn Monroe, erkeklerin kapısına Clark Gable fotoğrafı koymuşlar. Hoş da olmuş, beğendim. Tuvalete gelirsek, dışarıdan mükemmel görünüp de tuvalette batan çoğu yerden iyi durumda.

Artık alkol almamaya karar vermiş olsam da, yemini bozdum. Zaten arabam da olmadığına göre, içmemde bir sakınca yok diyerekten Martini Bianco'mu söyledim. Yemek olarak porçini mantar, patates püresi ve krema sos ile sunulan piliç ızgara yedim. Krema sosu biraz tuzlu da gelse, piliç ızgara gayet başarılıydı. Porsiyonları da doyurucu Meyra'nın. Hatta masadaki arkadaşlarım bir İtalyan şarabı içtiler, Borgo San Leo Chianti. Muhteşem olduğunu söylediler, tavsiye edilir. Bu arada şarabın yanında getirdikleri peynir tabağının ihtişamı göz doldurucu idi. Gözüm kaymadı diyemem.

Yemeğinin yanında hoş da bir muhabbet var ise, değmeyin keyfime, ki muhabbet koyuydu. Eski Bilkent günlerimizi yad ettik. Ankara Arjantin Caddesi'ndeki "Cafemiz'den" tutun da, "Tutti's"e, hatta Bilkent yurt muhabbeti ve kampüs içi trafik polisimiz "Robocop"a kadar konuştuk, hatıralarımızı paylaştık. Hatta yenilerini de ekledik dün akşam.

Mekândan bahsetmeye devam edersek.. Gündüz cafe, akşam restaurant, gecenin ilerleyen saatlerinde de bar görünümüne bürünen diğer benzer mekânlarda olduğu gibi Meyra da, adeta mutasyona uğruyor belli bir saatten sonra. Masalar kalkıyor, hoppp yerlerine standlar geliyor. Işık loşlaştırılıyor. "Disco ball"lar sallanıyor tavandan. Kalın bordo perdeler sımsıkı çekiliyor. Perde kapama olayının sebebini hepimiz biliyoruz, yazmıyorum o yüzden burada. Hoş bir durum değil, ama maalesef sesimiz çıkamıyor. Bu arada masaları kaldırma olayı trajikomikti. Zaten sigara içenler Meyra, bar moduna geçmeden önce zırt pırt o soğuk havada, içmekten ne zevk aldıklarını anlamadığım sigaralarını içmeye her çıkışlarında, yani her kapı açıldığında donmamız yetmezmiş gibi, bir de masalar dışarıya çıkartılırken çektiğimiz ızdırabı anlatamam. Kapılar iki kanat şeklinde açıldı, açılmasıyla gecenin o ayaz soğuğu içerideydi. Yani sanki sokakta paltosuz olduğunuzu düşünün, aynen o kıvamda. Bizler masa ve sandalyelerimiz alındığı için ayakta bekledik tabi bu süreçte. Masaları ve sandalyeleri tek tek dışarı, sokağa taşıdılar. Yerlerine stand verdiler, ama tabi donduk biz bu süreçte. O yüzden ben sevmiyorum adının uzantısında her bir etiket yapıştırılmış (cafe & restaurant & bar) yerlere gitmeyi. Bu tıpkı şeye benziyor, gecede üç kıyafet birden giyen bir kadına. Absürt.. Cafe cafedir, restaurant restaurant, bar da bar. Olmuyor işte üçü birada...

Çalan müzik kısmını yazmadan edemeyeceğim, ne kadar Nuh Nebi'den kalma parça var ise çaldı DJ. Hayır yani 80s-90s gecesiydi de biz mi bilmiyorduk? Yine de arkadaşlarımın ve yeni tanıdığımın insanların pozitif enerjisi ve ışıltısı sayesinde eğlenmeyi bildik. İyi de geldi, ne yalan söyleyeyim.

Sonuç da çıkartırsak eğer,

1- Hayatta keşke demek istemiyorsanız, cool tavrınızı bırakmayın. Önce düşünün, sonra hareket edin.
2- Hayatınızın belirli bir dönemini geçirdiğiniz okul ve okul arkadaşlarınız ile bağlarınızı koparmayın. Mezun toplantılarına katılın. Sosyal olun, çevre edinmek her zaman iyidir.
3- Adında Cafe & Restaurant & Bar üçlemesi olan bir yere kış günü gidecekseniz eğer, ve de bu mekânın masalarını sığdıracak yeterli alanı yok ise, siz siz olun bu "mutasyon süreci" bittikten sonra gidin. Üşüyüp hasta olmayın.



2 Ocak 2011 Pazar

"Blackk" Gecem

01.01.2011

Yılın ilk yazısını, tabi ki yılbaşı gecesi yaşadıklarımla ilgili yazıyorum, biraz akşamdan kalma bir halde. Saat 10.30 civarı. Ne işin var erkenden demeyin, ne kadar geç yatsam da, hacı yatmaz gibi kalkarım erkenden. Yanı başımda bir bardak Alka-Seltzer, zaten benim ilacım gibi bir şey oldu bu da..

2010 yılı benim yılımdı diyebilirim. Şansımın hiç olmadığı kadar ve her anlamda bol olduğu, çok güldüğüm, çok hareketli geçirdiğim bir yıl oldu benim için. Böylesine güzel geçen bir seneyi de, hoş bir şekilde uğurlamalıydım. İhtişamlı bir kutlama da evde PTT şeklinde kutlanmaz diyerekten, yeni yıla dışarıda girelim dedik arkadaşlarla, 3 kız 1 erkek. (PTT; pijama, terlik, ?. Son "t" neydi? Hala ayılamamışım. Hah! Buldum "televizyon". PTT, terlik mi önce televizyon mu? Ufffff)

Haftalar öncesinden başladık hazırlanmaya, ne giyeceğimizden tutun da, saçımıza makyajımıza kadar. Eh bir de en önemlisi mekândı. Mekâna karar verirken kalitesi, eğlencesi kadar, ödeyeceğimiz fiyatı da önemli idi tabi. Arkadaşlar, işletme sahibi olmak gerekirmiş, hatta sırf yılbaşı gecesinde. Şöyle söyleyeyim, fiyatlar 100- 1500 TL'ye kadar değişiyordu, ki bunun içinde öyle yemek filan yok. Kimisi sadece kapıdan giriş ücreti, kimisi stand ya da loca bedeli. Neyse biz de gecemizi Blackk'te geçirelim dedik, stand rezervasyonu yaptırdık 200 TL'ye. Yok canım, totalde değil, kişi başı bu fiyat. Ne mi dahil fiyata? Normalde 40-50 TL'lik içkiyi bize 800 TL'ye verdiler diyelim, yanına da az biraz fındık, fıstık, meyve işte. Aaa bir de Suat Ateşdağlı dinletisi. Hoş o mu çaldı, gören oldu mu adamı bilemiyorum. Ben görmedim vallahi.

Geceye dönersek, şıkır şıkır giyindik süslendik ve geldik Blackk'e. Dekorasyon göz alıcı, mekâna girişteki hol sağlı sollu ayna ve ışıklarla donatılmış. Daha içeri girmeden havaya sokuyor sizi. Tavandaki avizelerin ihtişamından tutun da, duvarlarda asılı duran tablolara kadar zevkle döşenmiş Blackk. Tablolar alkol alınca hareketleniyormuş demişlerdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde hakikaten canlanıyorlar gibi oldu.

İçtik, dans ettik. Hopladık zıpladık, 300 500, 300 500... Yeni yıla girerken yapılan geri sayımı hayal meyal hatırlıyorum. O anda ne yapıyordum sormayın zaten. Yok öyle çok da içmedim, klasik martinimi içtim. Bir de masamıza konulan absolut'dan bir iki fırt çektim, hepsi o. O kadar az içmeme rağmen, kopmuştum itiraf ediyorum. Bir baktım Q benden de çok kopmuş. Bizimkiler işaret etti, gidiyoruz diye. Toparlandık, vestiyere 20 TL, valeye de 40 TL ödedim. Sanki adam iç dış yıkama yaptı da getirdi arabayı. Harbi bile bile söğüşlettik kendimizi o akşam, biz ve herkes.

Dört kişiydik demiştim ya, iki kişimiz Avrupa yakasında oturuyordu. Ben ve Q ise Anadolu yakasında, zaten evlerimiz de birbirine çok yakın. Bindik arabaya, Ortaköy'den Beşiktaş'a doğru giderken Qcum çok içmekten, yol boyunca arabayı kenara çekip dura dura gitmek zorunda kaldık. Çıkardı da o yüzden. Diğer iki arkadaşımızı Barbaros Bulvarı'nda bıraktıktan sonra, Yıldız Üniversitesi'nin önüne gelmiştik ki dörtlüleri yakıp kenara çektim. Gözlerim kapanıyordu, biraz camı açıp temiz hava soludum. Beş dakika kadar durduktan sonra, yola devam ettim. Saat 4.00. Trafik korkunç, arabalar zar zor ilerliyor, dur kalk vaziyette. Q uyudu. Yani bir nevi tek başıma gibiyim arabada. Köprüye geldiğimizi hatırlıyorum. Sonra...

Sonrasında mı? Bir patlama sesi ve sarsıntıyla gözlerimi açtım. Kaza yapmıştım, öndeki taksiye çarpmıştım. Airbagler patlamıştı, ve bir duman. Yanık kokusu. Airbagler patladığı için.. Öksürüyorum, nefes alamıyorum. Q ise hala uyur vaziyette. Kapım açıldı, arkadaki arabanın sürücüsü çıkardı beni. "Arkadaşım, arkadaşımı da çıkarın" dediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Arabamın ön tarafı dağalmış vaziyette. Çok soğuk, üşüyorum. Ve bir el belimde. Diğer adam da Q'yu sarmalamış vaziyette. Hemen yanına gittim, adamı ittim. Ben tutarım arkadaşımı dedim. Q, üşüyorum dedi. Diğer adam bir şekilde aldı yanımdan kendi arabalarının arkasına oturttu. Hayır dedim, gittim arabadan indirdim Q'yu. Ben zaten korkmuş ve şaşkın bir halde donarken, bütün bunları nasıl yaptım şu anda bile hayret ediyorum kendime. Yani insanlar yardım etmeye çalışıyordu evet, ama iki bayansınız. Arkadaşım zaten kendinde değil, güvenemedim o insanlara. O sırada çekici geldi, ve tabi ki polis..

Arabamın içindeki duman gitmişti, bizi içine oturttular. Çekici, gişelerden sonra köprünün hemen bitimindeki sağda polislerin genelde durduğu alana götürdü. Q diyor ki "Elif, daha çok var mı? Gelmedik mi, üşüyorum ben". Hala kaza yaptığımızın farkında olmayan sevgili arkadaşıma, kaza yaptığımızı tekrar anlattım. Polis inmemi istedi. Ruhsat ve ehliyetimi istedi. Zaten ehliyetimi son kez görüşüm de o oldu. Alkolmetreyi üfledim. 0.81 promil çıktı. Ve evet arkadaşlar, güzel başlayan gecenin sonunda, ehliyetimi 6 aylığına kaybettim. Sabahın 4.30'unda tiril tiril elbisemle donarak, tutanak doldurdum. Alkollü araç kullandığıma dairdi bu tutanak, ve cezası 590 TL. Aracımı Nakkaştepe'ye çektiler. Q'yu üşüdüğü ve ayakta duramadığı için polis otosuna bindirdiler. Ben de yanına oturdum, hala soruyor, "Eve gelmedik mi?" Ah benim güzel arkadaşım ah.. Bu arada alkollü araç kullanırken kaza yaptığım için, kaskonun zararımı ve diğer araçlara verdiğim zararı da karşılamayacağını söyledi polisler. Evet orada bir de astra vardı. Demek ki en öndeymiş, sonra taksi, sonra ben. Yani özetle, yeni yıla "içerde" girdim.

Sonra taksi durdurdu polisler. Ve eve doğru yola koyulduk...

"Taksiye binseydiniz baştan keşke", dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet haklısınız, ama iki bayan, alkollü neredeyse yarı çıplak olunca, insan korkuyor o saatte yabancı bir araca binmeye. Televizyonda neler duyuyoruz hem.. Hoş sonuçta yine bindik taksiye de, sağ salim ulaştık evlerimize.

Bu hikayeden sonuç çıkarasım yok aslında ama..

1- Bir kadeh dahi içseniz, araba kesinlikle kullanmayın.
2- Beterin beteri vardır, sadece maddi hasarla kurtulduk kazadan.
2- Benim için çıkarılacak tek sonuç sanırım şu olacak. "Kızım sen boşver club mlub. Yılbaşını PTT modunda, evde geçir."


Buraya tıklayınız.

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.