3 Ekim 2011 Pazartesi

Dağdan bir kız gelir döne döneee!!

Şehirli Kızı nasıl bilirsiniz? Kokoş, süsüne püsüne düşkün, ayağında topuklu ayakkabılar, saçı hep fönlü, spora bile makyajla giden, denize gidip de saçları bozulmayan, "Metro, Avrupa yakasından Anadolu yakasına nereye kadar geliyor?" sorusunu sorabilecek kadar toplu taşımadan bir haber, en kısa mesafiyi bile arabayla giden, "Şehirli Kız" değil mi? Evet doğrudur, kokoşumdur, şehirliyimdir ama belli ki derinlerde bir yerde vahşi doğaya özlem duyan bir Şehirli Kızı barındırıyormuşum bünyemde. Bu yazdığıma benim bile inanasım gelmiyor ya, neyse. Lakin bağrıyanık dostlar, inanamayacaksınız ama Şehirli Kızınız haftasonu bir geceyi çadırda, evet çadırda geçirdi. Gittim, sağ salim de geldim. Yıkılmadım, ayaktayım!

Nereye mi gittim? İşte hikaye de burada başlıyor...

Bursa'nın İznik İlçesi'ndeki Sansarak Kanyonu'na kampa gidelim fikri ortaya atıldı yaklaşık iki hafta önce. Fikrin yaratıcısı, kampımızın çılgın kızı, nam-ı diğer Hanım Ağa Dilek. İşte böylesine tezat sıfatları içinde barındırabilen, türüne ender rastlanır diyemeceğim, çünkü ikiz kardeşi Savaşçı Prensesimiz Zeyna Özlem de aynı özelliklere sahip. Muhteşem 11'in geri kalanını da sizlere tanıtacağım, ama az sonra..

Neyse efendim, çadırda kalma fikrini duyunca, ilk tepkim tabiki olumsuz yönde idi. Benim gibi konforuna düşkün bir insanın gece kampta, üstelik ayıların, vahşi hayvanların olduğu ormanın içinde kalması fikri tabi ki imkansızdı benim için. Lakin her ne oldu ise, içimdeki Maceracı Kız, Şehirli Kızı mı alt etti nedir bilmiyorum ama, ben geceyi toprağın üzerinde, ormanın içinde, üstelik de bu havada geçirmeye ikna oldum. Herkes doğal olarak cayacağımı düşündü bu iki haftalık süre içerisinde. "Sen ve çadır?!? Yav sen yapamazsın Elo. Üstelik de bigudilerin olmadan? Sen kim, çadırda kalmak kim?" dediler. Amma velakin ben bir şeye karar verirsem yaparım dedim. Ve de kararımdan dönmedim.


Çadırımdan orman manzarası
 Başladım araştırma yapmaya, kampa giderken ne alınmalı, ne giyinmeli diye. Google'ladım, çadırsa çadır, uyku tulumu, battaniye gittik aldık Koçtaş'tan. Malum hava yağmurluydu geçen hafta, tedbiri elden bırakmamak gerek diye düşünüp yedek kıyafet, yedek ayakkabı, yedek çorap vs de aldım yanıma. Tabi kafamdaki en büyük soru tuvalet olayını ne yapacağım idi. Hadi gündüz neyse de, gece millet uyurken ya tuvaletim gelirse, ne yapacaktım? Hiç bir kuvvet beni, sadece yıldızların ve ayın, ve bir de minik el fenerimin aydınlattığı, vahşi hayvanların, ayıların cirit attığı, unutmadan bir de baltalı katil var, ormanın içine girip de, totoyu açıp da tuvaletimi yaptıramazdı. Peki ama ne yapmalıydım? Tutsan tutulmaz o kadar saat. Eee hava da soğuk olur, illa ki gelecek bu meret, diye düşünürken aklıma "kavanoz" geldi. Tabi ya, dışarı çıkmama gerek kalmazdı! Aldım yanıma kavanozumu da, neme lazım. Kavanozu kullanıp kullanmadığımı sormayın boşuna, söylemeyeceğim. Kullanmış da olabilirim, kullanmamış da..

İki hafta bilumum, kampta Şehirli Kız ne yapar geyikleriyle geçtikten sonra geldi çattı o gün. Cumartesi sabahı saat 08.00'de çıktım evden, buluşma noktasına doğru yola koyulduk. Sırtımda sırt çantam, bir elimde çadırım, bir elimde de uyku tulumum ve battaniyemin olduğu ufak bir çanta..

Kaptan Şoförümüz ve de Kadife Sesli ateş başı Solistimiz Murat, Kebapçımız Emre ve Yengemiz Müge ile buluştuk. Başladık ekibin geri kalanının gelmesini beklemeye. Saat 10.00 gibi Muhteşem 11'li biraraya geldik. "Anı Yaşama" felsefesini yaymayı kendine görev edinmiş Büyük Üstat Erbil, Şifacımız ve aynı zamanda Közde Patates Ustası Esat, Sessiz Adam Serkan, Çiçeği Burnunda Nurşen ve Uzun Adam Gökhan. Ben mi neyim? Ben de Foto Şip Şak Elo...

Takım da tamamlanmıştı artık. Üç araba çıktık yola, istikamet Eskihisar İskelesi. Vapurda simit, çay keyfi. Tanışmaca kaynaşmaca, derken Yalova, Bursa, Orhangazi. Orhangazi de önce market alışverişi, bol bol et, bol bol ekmek . Eee onlar kuru kuru da yenmez hani, gece de soğuk olacak besbelli diye düşünüp, biraz da bizi soğuğa karşı "ısıtacak" türden içecekler. Yolculuktu, alışverişti derken, acıktık tabi. Dörtyol İşkembe'de çorba içmece. Eh hadi yolcu yolunda gerek, hedefimiz İznik, Sansarak Köyü..

Keramet Köyü'nü geçip dağa tırmanış başladığında (araçlarla), İznik Gölü'nün muteşem manzarasıyla karşı karşıya kaldık. Bakmaya doyamadık. Ormanlık dağ yollarını aşıp, Sansarak Köyü'ne geldik. Köy halkı sarışın, maviş gözlü, gönüllerinin güzelliği yüzlerine yansımış adeta. Yokluk içinde bile yüzlerindeki gülümsemeyi kaybetmeyen, gönülleri zengin insanlar. Yokluk içinde diyorum ama kime göre, neye göre? Yokluk içinde olan onlar mı, yoksa bizler miyiz, orası tartışılır işte..

Teyzeler domat kaynatıyorlar, salça yapıyorlarmış. Kışa hazırlık yani. O domatın kokusunu hiçbir yerde bulamazsınız. Herşey doğal, katkısız. Tezek kokuları bile güzel. Sansarak Köyü'nün kömürde çayı meşhurmuş, içmeden olmaz tabi, köy kahvesinde ikram ettiler. 11 kişiydik, içtiğimiz çay 2,75 TL. Derken köyün yaşlı dayısı elinde iki torba dolusu domatla geldi, "Para almam, hediyem olsun" diyince şaşırdık kaldık. Köylüyle yapılan tatlı muhabbetin ardından, bindik arabalarımıza ve kanyona doğru ilerlemeye başladık. 

Kanyona girişte araçlarımızı bıraktık, kamp alanına doğru yürüyemeye koyulduk. Mis gibi bir hava, yemyeşil bir orman ve şırıl şırıl akan derenin sesi. Zemin ıslak yapraklarla kaplı, haliyle kaygan. Ufak bir iki kayma, toto üstü düşme olmadı değil tabi, oldu. Derenin üzerindeki taşlardan seke seke geçtik karşı kıyıya ve nihayetinde geldik kamp alanına. Başladık çadırlarımızı kurmaya.  Yedi çadırlar kampı..

Akşam olmadan odun, çalı çırpı topladık ateş yakmak için. Her şeyi tamamladıktan sonra, ateşin başına toplanmış tam bir oh çekmişdik ki, ne görelim karşıdan üç kişi geliyor. Öyle bir sırt çantaları var ki, belli ki bu ilk kampları değil, bazılarımızın aksine. Bizimse ellerimizde torbalar, bir sürü çanta. Adamlarınsa herşeyleri çantalarında, hatta sandalyeleri bile. Tam bir "pro" edasıyla başladılar kurmaya çadırlarını sistematik bir şekilde. Biz de ağzımız açık izliyoruz tabi hayranlıkla. Bizim matlarla, çadırları onlarınkiler ile kıyaslayınca, aldığımız 10 Tl'lik matların ve de 30-40 Tl Koçtaş çadırlarının, gittikçe soğuyan havaya karşı bizleri ne kadar koruyacağı konusunda bir anda korkmaya başladık. Lakin korkularımız yersiz değildi...

Ateşin başına toplandık, Emre Şef geçti mangalın başına, önce biberler kızartıldı közde, sonra sucuk. Kızlar "mutfakta" salata, ekmek, sofra hazırlıkları içerisinde. Yapılan o sucukların, tavukların kokusunu, tadını anlatamam size. Yok böyle birşey. Hele Esat'ın közde yaptığı köy patateslerinin üzerindeki erimiş kaşarlarla lezzeti. Off diyorum, başka bir şey demiyorum. Yemeğin ardından komşularımız Fiko, Özlem, ve Feray da bize katıldı. Ateş başında edilen muhhabetin, söylenen şarkıların keyfine diyecek yoktu. Fiko'nun kendi ağzından dinlediğimiz efsaneleşmiş tren macerası ve Erdil'in bize anı yaşatma gayretiyle verdiği demeç.. Çok keyifliydi, bizler keyifliydik. Ağzımızdan buhar çıkartacak kadar soğuk olan havada bile üşümedik. Tabi herkes çadırına gidene kadar...


4 çadırın olduğu sıradaki sol baştan 2. çadır benimki..

Çadırları ateş yaktığımız yerin biraz ötesine kurmuştuk. Ateşin başından ayrılıp da, çadıra doğru gidince, havanın ne kadar soğudunun farkına vardım tabi. Bir de çadırın üzerine çiğ yağmış, içi bildiğin buz. Neyse dedim, uyku tulumu dedikleri şey zaten ısıtıyormuş ya, sıcacık olurum ben şimdi. Ama nerdeeee? İşte o an, Hanya'yı Konya'yı gördüm. Üzerimde t-shirt, onun üzerinde kalın hırka, onun üstünde yağmurluk, bir de uyku tulumu ve battaniye var. Ama bana mısın demiyor? Feci soğuk. O kadar soğuk ki ağlayacağım neredeyse. Bir an çantamda yedek kıyafet getirdiğimi hatırladım. İkinci çorapları giydim, üzerime de bir polar eşofman üstünü de geçirdim, fakat nafile. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum. Cenin pozisyonunda yatıyorum zaten, ayaklarım buz, burnumdan buz damlayacak sanarsınız o kadar soğuk. Yüzüm üşüdü, kafamı battaniyeye sokayım dedim. Bu sefer nefessiz kalıyorum. Kafayı çıkarıyorum, bu defa da, nefesimin sıcaklığından çadırın içinde oluşan doğal yağmur damlaları buz gibi yüzüme düştüğünden, hani az bir ısınmışlığım varsa da, bir anda  yok oluyor. Hani şarkısı var ya, "çadırımın üstüne şıp diye damladı" diye, o ben de "çadırımın içinde şıp diye damladı" versiyonuna dönüştü kelimenin tam anlamıyla. Böyle kafayı bir içeri bir dışarı yaparken, zaman geçmiştir belki diyorum. Lakin sanki en uzun geceyi yaşıyorum, hava bir türlü aydınlanmıyor. İşte o an, Erbil bu yazıyı okuyorsan, seni düşündüm. Bütün gece "anı yaşa" deyişlerin kulağımda çınladı. Kelimenin tam anlamıyla anı yaşıyor, hatta paralel evrene doğru yola çıkıyordum. Kulakların soldan soldan çınladı ise gece, o bendim..

Tabi benim uyku kaçtı, bu sefer dışardan gelen sesleri dinlemeye başladım. Bir hırıltı ilişti kulağıma, tamam dedim. İşte geldi, ayı geldi! Yanımda getirdim bıçak beni korur muydu? Meyve bıçağı? Sonra biraz daha dikkatli dinleyince, sesin ayıdan değil de yandaki çadırdan geldiğini anladım. Belli ki birileri benim aksime, uykusunun tadını çıkarıyordu. Saatler geçti, benim toplasan toplasan bir saatlik uykumun üzerine güneş açtı. Çıktım çadırdan pırıl pırıl bir hava. Aslına bakarsanız, halimize şükretmeliydik, ya bir de yağmur yağsaydı?!?

Sabah yenilen kahvaltının ardından, ortalığı toplarken çıngırak sesleri kulağımıza geldi. İki yaşlı, ak sakallı dede, yanlarında karabaş köpekleri koyunları otlatmaya gelmişlerdi. Yakında köyleri olduğunu, çok da uzak olmadığını öğrenince, biz de yola koyulduk. Köyde de bizi öyle güzel karşıladılar ki, hemen bir tepsi dolusu meyve ikram edildi. Sorular soruldu, muhabbetler edildi. Fotoğraflar çekildi.

Tabi meyveyle karın doymuyor. Temiz hava, bol oksijen, yürüyüş derken kurtlar gibi acıktık. Yine mangal yakıldı, şefimiz başına geçti. Siz hiç lavaş arası erimiş kaşar peyniriyle tavuk kanadı yediniz mi? Denemediyseniz, çok şey kaçırıyorsunuz. Ellerimle yedim, hatta parmaklarımı yaladım. O derece leziz. Artık keramet mangalda mıydı, ette miydi, yoksa bizim Şef'te miydi orasını bilemeyeceğim...

Gitme vakti yaklaşırken, çadırlar toplandı. Arabaları bıraktığımız yere doğru yürüyüş başladı...

Bu hikayeden çıkarılacak sonuç:

1- Hayatınızda bir defa da olsa kampa gidin, fakat yanınızda termal taytınız olsun. :))) Kaliteli ekipman alın, yoksa benim gibi tüm gece tir tir titrersiniz.
2- Yattığınız yumuşacık yatağın kıymetini bilin.
3- Bağrı yanık dostlarınız hep olsun, kamp ateşiniz hiç sönmesin inşallah.
4- Aaaa unutmadan, anı yaşayın dostlar!
 

Bağrı yanık dostlar

 
"Şehirli Kız tekrar kampa gider mi?" sorusuna da cevap vereyim hemen. Yeme, içme, muhabbet çok güzel, yine gidecek ben. Lakin dayak yemiş gibi hissiyat bir kaybolsun evvela...


Not: Daha fazla fotoğraf ve video için Şehirli Kızdan Hikayeler facebook sayfama bakabilirsiniz.

23 Eylül 2011 Cuma

Pamuk Teyzem...

Teyzem..

Benim Pamuk Teyzem..

Haberini bugün aldım, bizleri bırakıp gitmişsin. Asansördeydim, telefonum çaldığında. Bilsem hiç açmazdım, bilsem kulaklarımı tıkardım ki duymayayım. Sanki hiç olmamış gibi, bilmeden, haberim olmadan devam edeydim hayatıma. Teyzem, o pamuk yanaklarını, ellerini son kez öptürmeden sessizce gözlerini kapatmışsın. Bizleri geride gözü yaşlı bırakmışsın...

Bayramda geldiğimde gördüm seni teyzem. Seni son görüşüm o oldu. Seni her ziyaretine gelişimde söylediğin gibi, yine söyledin aynı şeyleri, "Yine gel kızım. Vakit buldukça gel. Sadece bayramlarda değil, istediğin zaman gel..." Bilseydim gideceğini ansızın, gelmez miydim teyzem? Hep gelirim dedim sana, biliyorum. Her defasında niyetlendim ama hep bir şeyler çıktı işte. Gelemedim. Gelmedim. Seni ertelememin sebeplerini düşününce, şimdi anlıyorum ne anlamsız olduklarını. Boş şeyler uğruna nelerden vazgeçtiğimi, şimdi anlıyorum.

Özür dilerim teyzem. Seni, meğer hiç değeri olmayan şeylerin yanında, önem sırasına soktuğum için özür dilerim Pamuk Teyzem. Biliyorum artık bir anlamı yok. Çünkü artık sen yoksun. Beni böyle keşkelerimle bıraktın gittin..

Anne yarımdın sen benim teyzem. Son görüşümde dedin ya "Ne zaman evleniyorsun Elif'im? Senin de ölmeden mürüvvetini göreyim kızım", içime öyle oturdu ki teyzem. Keşke ama keşke saçma sapan özgür kız fikirlerimi bir yana bıraksaydım da, sırf seni mutlu etmek için, sırf sen görmeden gitme diye evlenseydim teyzem.  Bana hep şöyle söylerdin, "Kızım her an karşına seveceğin, aşık olacağın adam çıkacakmış gibi, bakımlı ol, kendine bak. Kiminle ne zaman, nerede karşılaşacağını bilemezsin" Ah teyzem, gülerdim dediklerine. Ama biliyor musun, ben hep tıpkı senin olduğun gibi, her an bakımlı, güzel olmaya çalışıyorum teyzem. Komik, belki çocukça ama bak sözünü dinlemişim teyzem.

Küçüklüğümden aklımda kalan şeyler var. Bir kurban bayramıydı hiç unutmam. Anneannnemin evinde toplanmıştık. Sen, anneannem, teyzem, biz, dayımlar... Annem bayramlık elbise almıştı bana. Ayağımda parlak kırmızı rugan ayakkabılarım. Aşağıda, bahçede oynuyorduk da, sen teyzem seslenip yemeğe çağırmıştın bizi. Bir de o evinizin salonundaki yeşil koltuğu hatırlıyorum. Hani arkasında ahşap kısmı olan, üzerine bibloları dizdiğin. Bir de onun tam karşısındaki köşede duran taş plak çaları hatırlıyorum. Hey gidi günler..

Tüm sevdiklerimin birarada olduğu güzel bir bayramdı o. Anneannemin üzerini işlediği kumaş mendil hediye etmesinin mutluluk verdiği, bayramın bayram olduğu yıllardı o yıllar. Herşeyin bir anlamı, değeri olduğu yıllar. Daha hayat telaşı sarmadan, bir şeylerin koşuşturması başlamadan önceki nice güzel bayramlardan biri imiş meğer o bayram. Ne çabuk geçmiş zaman teyzem. Kıymetini bilememişiz geçip giden yılların. Ben büyümüşüm, sevdiklerimiz birer birer bu dünyadan göçüp gitmiş. Anneannem, dedem, Nuran teyzem. Ve şimdi de sen. Onların yanındasın artık. Bir gün elbet biz de yanına geleceğiz teyzem...

Benim güzel Pamuk Teyzem. Bugün evinizdeydim. Masada senin o saçından hiç çıkarmadığın siyah tel tokaların duruyordu. Üzerinde bir kaç tel saçın. Okuma gözlüğün de oradaydı, hemen tokalarının yanında. Sanki az sonra gelecekmişsin gibi geldi teyzem. Sesin kulaklarımda çınladı biran. Sonra gözüm vitrindeki siyah beyaz fotoğraflarına ilişti. Ne kadar güzelmişsin, hep güzeldin. Fotoğrafların kaldı geride teyzem. Bir de hatıraların...

Özür dilerim Pamuk Teyzem, sana hep gelirim deyip de gelmediğim için. Ama biliyor musun, bir gün elbet geleceğim yanına. Er ya da geç, hepimiz geleceğiz. Sen şimdi rahat uyu olur mu? Mekânın cennet olsun Pamuk Teyzem...



8 Eylül 2011 Perşembe

Sadece beş harf...

Ağlarken buldum kendimi. Neden sorusunu kendime sorarken.. Yine aynı soru karşıma çıkmıştı, o cevabını bulamadığım tek kelimeden ibaret soru. Neden?

Boğazımda düğümleniyordu hıçkırıklar. Sebebini bilmediğim ve belki de hiç bilemeyeceğim bu duygu. Acıyla karışık korku. İçimdeki çığlıklar yüzeye çıkmaya çalışıyordu besbelli. Bağırsam da duyulmayan o çığlıklarım. Kalabalığın içinde yalnız olmak mıydı bu korkunun kaynağı? Yoksa hayal kırıklığı yaşamak mı? Ya da  tek başıma oynadığım senaryonun o hiç değişmeyen sonu mu?

Neden?

Bazı anlar vardır hani, hiç büyümemiş olmayı istersiniz. Annenizin koynunda itinayla büyüttüğü o küçük çoçuk olmak istersiniz tekrar hani. İşte öyle bir andı o an. Kaybolmuşluk hissi.. Haykırışlarım içimdeydi, bende saklıydı. Kimselere söyleyememiştim. Kendime bile. Korkmuştum su yüzüne çıkarmaya..

Göz yaşları yüzümden akarken, tüm bu acı da bedeni mi terkedecek miydi usulca? Geldiği gibi hissettirmeden, aniden.. Aktığı yerlerde görünmeyen izler bırakarak...

İçimdeki bu alevi söndürmeye yetecek miydi bu göz yaşları? Peki ama nasıl gelmiştim bu ana? Sebebi neydi?

Beş harfliydi bu acının kaynağı. Hepi topu beş harften ibaret. Nasıl olabilirdi ki?

Başta dikkatimi çekmemişti, ilgilenmemiştim. Çok da önemsememiştim. Bana yaklaştı, ben uzaklaşmaya çalıştıkça. Sanki bedenim aslında tehlike çanlarını çalıyordu, beni uyarmak istercesine.. Fakat ben kaçmak için çok geç kalmıştım. Gardımı indirivermiştim "doğruluk ve hatasızlık" karşısında. Kim yapmazdı ki? Anlamı buydu adının, doğru ve haklı şey. Gecenin karanlığında, denizin kokusu, hafif bir esinti, ve kulağımda onun sesi. Dudakları dudaklarıma değdiği anda, şırıngayla vücuda zerk edilen bir virus gibi her hücreme dağılmıştı. Artık kaçışı yoktu, içimdeydi, bedenimdeydi...

Kendimi bir anda hiç ait olmadığım bir dünyada buluvermiştim. Çıkmak da istemiyordum aslında. Sıradanlığın ötesinde, karmaşık, çözülmeyi bekleyen bir bulmaca gibiydi. Eşeledikçe parça parça kalıntıyı görebiliyordunuz, ama tamamını değil. Merak uyandıran, biraz tehlikeli ama bir o kadar da davetkar.. 

Aslında o da farkındaydı üstlendiğim rolün bana uymadığının. Üzerime uymayan, iğreti duran bir elbise gibi pek de rahat değildim içinde. Ama çözmeliydim bu bulmacayı. Suyun yolunu bulduğu gibi akıyordum. Belki yanlış yöne, ama engel olamadığım bir arzuyla. Biliyordum ki güçlü, umursamaz tavırlı, boşvermişim dünyaya edasının hakim olduğu bu dünyada, derinlerde bir yerlerde çok kırılgan ve hassas, diğerinden apayrı bir öteki dünya vardı. Arada sırada kendini göstermeye çalışsa da diğer karanlık taraf ağır basıp, engelliyordu.  Güçlü gibi görünmeye çalışıyordu, kimsenin alt edemeyeceği, zarar veremeyeceği. Mutlu gibi davranmaya çalışıyordu. İçten içe o da biliyordu aslında, başkaları için yaşadığını, gerçekte mutsuz olduğunu. Maske takıyordu o da, tıpkı benim gibi. Ne ben kendim olabildim, ne o sımsıkı kapattığı kapılarını bana azıcık da olsa araladı. Girmeye çalıştıysam da olmadı, yapamadım. Söylemek isteyip de söyleyemediklerim oldu. İçimde tuttuğum kelimeler...
 
Beceremedim, çözemedim bulmacayı. Usulca ayrıldım, uzaklaştım. Belki de taaa en başından yapmam gerekeni şimdi yapmıştım. Ayrılışım farkedilmemişti belki de. Su aktığı yerde iz bırakmaz ki..

Tüm bu acının sebebi beş harften ibaretti. Sadece beş harf...

19 Ağustos 2011 Cuma

Sosyal, sosyalim, sosyaller.. Sosyal misin?

18.08.2011

Hafif haşarı ve azcık ucundan hiperaktif haleti ruhiyem sağ olsun, sürekli aynı yerlere gitmeye, aynı yüzleri görmeye, aynı şeyleri yapmaya gelemem. Nitekim yine öyle oldu...

Tesadüfler silsilesi sonucu tanıştığım kadim dostum Barış Kışlak (nam-ı diğer Sense Prensi), facebooktan JCI Kadıköy grubuna üye yapmıştı beni bir zamanlar. Bir zamanlar diyorum, çünkü çok alakadar olmamıştım. Barış eklemişse vardır bir bildiği diyerekten, kimdir bu insanlar, necidirler, ne yaparlar, ne yapmazlar çok araştırmamıştım. Tabi o zamanlar...

Geçenlerde JCI (Junior Chamber International-Dünya Genç Liderler ve Girişimciler Federasyonu) Kadıköy Şubesi'nden bir iftar yemeği organizayonu davetiyesi geldi. Nedendir bilinmez inceleyesim geldi. Sanki bir şey beni dürttü. Baktım mekan güzel. Kimdir bu JCI araştırmasını yaptım. Tam da aralarına sızırvemeye değer bir insan kitlesi. Lakin tabi ben bu grubun daha önce gerçekleştirdiği hiçbir etkinliğe katılmadığım için, kimseleri tanımam bilmem. Aslında amaç da bu değil midir? Her daim tıkılıp kaldığımız, bir nevi konfor alanı bellediğimiz dünyamızdan çıkıp, yeni ortamlara girmek, yeni insanlar tanımak. Eh malum bırakın teenage dönemlerini, 20li yaşları da geride bıraktığımızdan mütevellit, çevremizi genişleteceksek, artık bize katkısı da olacak insanlarla sosyalleşmeliyiz.  Biz de iş yerimden bir arkadaşım ile kalktık gittik eventin gerçekleştirileceği Cercis Murat Konağı'na..

Eventin ev sahipleri Nihan ve Ceylan Hanımlar ile Fatih Şengül Bey kapıda karşıladılar bizi. (Misafirperverlikleri için ayrıca teşekkür etmek isterim buradan.) Hiç tanınmadığınız bir toplulukta böylesine sahiplenilmek güzel tabi. Masamıza geçtik, dernek üyeleri de yavaş yavaş masaları doldurdu. Şanslı masa bizdik bu akşam. Çünkü Kurucu ve 2010 Başkanı, şu anda Saymanlık görevini üstlenen Mikail Çakmak, ayrıca Özgür Solakoğlu Bey, a.k.a Senatör ile tanışma ve de aynı masada oturma şansına sahip olduk. En güzel onlar anlatır bize JCI nedir, ne yapar, amaçları nelerdir diyerekten, sorduk kendilerine. Sağ olsun anlattılar hoş sohbetimiz arasında...

Efendim JCI dünyada 115 ülkede faaliyet göstermekte imiş. Türkiye'de ise 26 şubesi bulunmaktaymış. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, üyelerinin liderlik ve girişimcilik yeteneklerini gerek eğitimler ve söyleşilerle, gerekse yurtiçinde ve yurtdışında organizasyonlar düzenleyerek geliştirmeye, ve ayrıca sosyal bir etkileşim ağı yaratarak iş fırsatları yaratmalarına imkan tanıyan  uluslar arası bir sivil toplum kuruluşu JCI. Benim en hoşuma giden "Eğitim Enstitüsü" kısmı. Sizin kariyerinizdeki bireysel gelişime katkıda bulunacak içeriğe sahip seminerler düzenlemeleri, Kişisel Gelişim Zirveleri ve Girişimcilik ve Liderlik Akademileri gibi..

Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, öyle her gelen üye olamıyor. Ki bence bu bir "must" olmalı çoğu dernekte de. Ama sakın yanlış anlamayın, onlar da sizin benim gibi bir kurum/kuruluşta çalışan ya da kendi işini yapan insanlar. Kasmayın yani. Üye seçiminde dikkat edilen şey anlattıklarına göre, yapılan aktivitelere katılıyor mu, yürütülen proje ve etkinliklerine zaman ayırabiliyor mu, ve en hoşu moralitesine bakıyorlar kişinin. İnsan ilişkileri nasıldır inceliyorlar üye adaylığı sürecinde. Kanımca çok doğru bir seçim tarzı. Sonuçta üye oluyorsanız bu derneğe, size getirisi olsun diye üye olursunuz. Dernek demek, insan topluluğu demek zaten. Dolayısıyla derneği oluşturacak kişilerin cımbızla seçilircesine üyeliğe kabulü yerinde olmuş. 

Sonuçta sizden tek bekledikleri şey, "biraz contribution, biraz loyalty, biraz da sincerity". Hepsi bu. Zaten tüm ilişkilerde beklenilen de bu değil midir?..

Çok güzel bir akşam yemeği, yanında tatlı niyetine hoş sohbetler de olunca keyfine doyulmuyor. Lakin ertesi gün malum ofis sevgilim çok muhterem "Bilgi Sayar" erkenden beni bekliyor olacağından ayrıldık mekandan, yeni edinilen arkadaşlıkların, kaliteli ve nezih muhabbetlerin devamının olması temennisiyle..
Ne zamandır sonuç çıkarmıyorduk hikayelerimizden, geleneğe geri dönelim;

1- Kırın kabuğunuzu! Sosyalleşin, çevre edinin. Sosyal paylaşım sitelerinden, sanal ortamlardan değil, kanlı canlı, sahici insanlarla "yüz yüze" yapın bunu.
2- Size faydası olacak gruplara, derneklere üye olun. Söz gelimi JCI Türkiye.
3- Unutmayın kar tanesiyken bir şey yapamazsınız belki, ama çığ olursanız sizi kimse tutamaz.
4- Cercis Murat Konağı'na uğrayın. Mardin mutfağını denemediyseniz, lezzetine bayılacaksınız.

Kendime ayrıca not: Ramazan diye içemediğin Süryani Şarabı'nı tatmak için bir ara uğra. Bağbozumu geçmeden uğra :)

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Eyvah Neslim Tükeniyor!

Ben daha mini miniyken almışız yazlığımızı. Sene 1989. O gün bugündür geliriz her yaz. Sıkı yazlıkçıyız sizin anlayacağınız...

Küçükken okulların kapanmasını beklerdik ablam ve ben. Tatil olsa da gitsek, denize girsek, bisiklete binsek, arkadaşlarımızla vakit geçirsek. Geç saatlere kadar oyunlar oynasak.. 

Yazlık arkadaşlıkları ayrı bir güzeldir, hele bir de birlikte büyüdü iseniz. Her sene yazlık ortamında bir araya gelirsiniz. Her sene bir yaş daha büyümüşsünüzdür. Hoşlandığınız yan sitedeki çocuğu tekrar görme fırsatınız olur falan filan. Tatlıdır yazlık ortamı. Hele küçükken daha tatlıdır...

Yıllar geçer lise biter, üniversite biter.. İş telaşı başlar. Artık yazları kalabalık olan arkadaş grubunuzdaki insanların sayısı  yaprak dökümü gibi giderek azalmaya başlar. Gelmemeye başlarlar. Derken, bir bakmışsınız 30'larınıza gelmişsiniz. Bu defa evlilik haberlerini almaya başlarsınız. Bir bakmışsınız yıllar öncesinde kısa paça pantalon giyen, denizde deve güreşi yaptığınız, belki de yaz aşkınız büyümüş de evlenmiş. Ve böylece ne olur, tatil tatil olmaktan çıkar, "Allah'ım ne olacak bana? Yoksa yoksa ben evlenemeyecek miyim?" sorusunu kendinize sorduğunuz bir karabasan halini alır.

Dün plajda şezlongumda oturmuş, güneşin tadını çıkarırken şöyle bir aklımdan geçirdim yazlıkta beraber büyüdüğümüz çocukluk arkadaşlarımı. Kimler bekar, kimler evli.. Kimlerin çocuğu var, hatta kimler ikinciye dönmüş.. Öyle böyle değil herkes evlenmiş. Evlenmez dediklerim dahi evlenmiş. O an nesli tükenmiş yaratık gibi hissettim kendimi. Türüne ender rastlanan cinsinden. Nasıl bir duygudur bu? Sanki konfor alanımdan çıkarmışlar da beni, hiç bilmediğim bir noktada savunmasız, çırılçıplak bırakmışlar gibi. Yüzmeyi bilmiyormuşum da, kendimi okyanusun ortasında buluvermişim gibi. Kendi kendime "Dur ya n'oluyor sana?" dedim. Hakikaten ne oluyordu ki bana? Ben ki o özgür kız, ben ki o "Amannn evlenip de ne olacak ki?" diyen kız, şimdi ne olmuştu da panik atak kıvamına gelmiştim?

Oysa ki, iyiydim ben böyle. Ohh yalnız yaşadığım evimde, kendime göre keyfediyordum köpeğimle birlikte. Başkasına ne gerek vardı ki? Bekarlık sultanlıktır'ın hakkını vererek yaşayan bendeniz bir anda "Evde tek başına + Eyvah, eyvah!!" moduna girmiştim.

Bu ne garip birşeydi? Manasız gelirdi bana herkesin gittiği yoldan gitmek. Herkes yapıyor diye birşeyleri yapıyor olmak. Şimdi ise paçalarım tutuşuyordu, ya kimseyle evlenemezsem, (O terimden hiç hoşlanmam ama, söyleyeceğim) ya evde kalırsam diye. Bu bir life cycle ise şayet, yani "insanlar doğar, büyür, evlenir, çocuk yapar, ikiniciyi de yapar, ölür" şeklinde, benimkisi oldukça kısa olacaktı. Bunu düşünmek o kadar ürkütücü geldi ki bugün bana inanamazsınız.

Algıda seçicilik mi bilmiyorum ama bir anda sanki yeni evli mutlu çiftler sarmıştı dörtbir yanımı. Hatta hatırlarsınız geçen yaz yazıma konu etmiştim yazlık komşumu. O da bu yaz Mr. Bentley ile evlenmiş. Kendisi yazlığa gelmediği için, annesine hayırlısı olsun dediğimde,

Komşu teyze: Darısı senin başına. Sen ne zaman düşünüyorsun kızım?

diye sordu biraz meraklı, biraz da "Vah yazıkkk! Evde kaldı bu kız bak görüyor musun?" bakışlarıyla. Durur muyum hiç,

ŞK: Yok ben şuan için düşünmüyorum. Hem evlenip de dertsiz başıma dert mi alacağım?

diyince, komşu teyzeye kal geldi tabi. Hayır yani neden başka insanların derdidir ki, etraflarındaki bekar insanların başına çorap örmeye çalışmak? Benim anlamadığım, belli bir yaşa gelip de henüz evlenmemiş kişilere sürüden ayrılanı kurt kapar bakış açısıyla bakarak, çoban köpeği misali çembere geri sokmaya çalışmanın anlamı nedir ki?

Bir de şu var mesela, acaba evlenenlerin yüzde kaçı severek, aşkla evlenir? Ya da artık toplum bakısına dayanamayıp, "Tamam ya, tamam. Evleniyorum işte. Gelmeyin üstüme yeter! Bir rahat bırakın.." diyerekten veya işte "Bak görüyor musun benim yaşımdaki herkes evlenmiş. Tüh tüh! Bir ben kaldım. Zaten tatile veya eğlenceye gidecek hiç arkadaşım da kalmadı. Ben hep yalnızım. Napsam?" diyerekten çareyi evlenmede mi bulurlar? Ben hiç böyle bir psikolojiye itileceğime inanmazdım. Güçlü bir insan olarak yıkılmadım, ayaktayım tavrımla meydan okurum sanardım. Okuyorum da aslında.

Neticede her yaz koşa oynaya geldiğim yazlığımız son birkaç yıldır hafif çapta kabusa dönüştü diyebilirim. Bu sene acaba kaç kişinin daha evlendiği, çocuğu olduğu haberini alıp bunalıma gireceğimin endişesi içerisinde soyumun tükenmesini izliyorum. Evlenme fikri şuan için her ne kadar uzak görünse de bana, tabi ki anlaşacağım biri çıkarsa karşıma ben de isterim evlenmeyi. Bu da tam istemem, koy yan cebime gibi oldu ama neyse...

Sonuç olarak evlenmek yalnızlıktan kurtulmanın bir yolu olmamalı. Ya da evlenmemek sonu yalnızlık olan bir hayatı tercih etmek olmamalı. Öyle değil mi?

26 Temmuz 2011 Salı

Küçük Helvacı Kız

Geçen gün plajda şezlongun üzerinde güneşin tadını çıkarırken, gözüme Küçük Helvacı Kız ilişti. Belki o gün beşinci defa geçişiydi bu. Güneşten kapkara olmuş teni, nakış gibi işlenmiş bal rengi gözleriyle durmuş, denizde şakalaşan yaşıtı çocuklara bakıyordu imrenerek...

Küçücük elleriyle tuttuğu torbasını sürüye sürüye kağıt helvalarını satmaya çalışıyordu, "Ballı kağıt helva, helvalarım var..." İçim acıdı onu öyle görünce. Bir kendi yeğenlerime baktım, bir de ona. Aynı yaşlardaydılar belki, ama küçük kızın hayat mücadelesi daha şimdiden başlamıştı besbelli. Satacağı helvadan kazanacağı üç beş lirayı ya kendine harçlık yapacaktı, ya da evine katkı sağlayacaktı. İçi gidiyordu belki de, diğer çocuklar gibi çocukluğunun tadını çıkarmaya, tek kaygısının şimdi ne ile oynasam, bisiklete mi binsem, barbie'mle mi oynasam olmasına. Bir beş dakika kadar izledi çocukların denizde neşeyle oynamalarını. Sonra ileriden gelmekte olan mısır satan babasını görüp, hemen yoluna geri koyuldu.

Ertesi gün yine gördüm küçük kızı, üzerinde rengi solmuş aynı giysilerle. Yanıma çağırdım, geldi..

ŞK: Adın ne senin?
M: M....
ŞK: Kaç yaşındasın sen M....cim?
M: 10 yaşındayım. Abla biliyor musun bugün tam 8 tane helva sattım.

dedi gururlanarak ve devam etti,

M: Kalanları da satarsam, denize gireceğim...

Belli ki elindekilerin tamamını satmadan denize girmesine izin yoktu. Ya da küçük kız kendisine hedef veyahut ödül belirlemişti denize girmeyi. Küçük sohbetimizde aslen Mardin'li olduklarını, 3 kardeşi daha olduğunu öğrendim. En küçük kardeşi daha dört aylıkken ameliyat olmuş. O minicik böbreğinde kist varmış. Yani anlayacağınız daha dinleseniz neler neler çıkacak. Hep acı, hep zorluk, hep çaresizlik. Ve hepsi de hayatın ta kendisi. Ama yine de o küçük suratında insanın içine işleyen sıcacık bir tebessüm...

Anlattıklarını dinleyince, kendi halimize, sahip olduklarımıza şükretmemiz gerektiğini anlıyor insan. Yüzüne adeta tokat gibi çarpıyor hayatın gerçek yüzü, belki de hiç aşina olmadığımız geçim sıkıntısı, hayat kaygısı...

Sonra yanında su şişesi olmadığını farkettim. Bütün gün tüm kumsalı baştan uca o sıcakta yürümek kolay değildi. Hemen yanımda getirdiğim suyu verdim. Bizim ufaklıklara da sattığı helvalardan almayı ihmal etmedim. Teşekkür edip, yanımdan ayrıldı.

Helvasından satın almanın dışında, birşeyler yapmak istedim onun için naçizane de olsa. Aklıma dolabımda hiç giymediğim ve artık üzerime olmayan kıyafetler geldi. Dolapta duracaklarına en azından bir işe yararlar diye düşünüp, bir torba dolusu giysi hazırladım. Aldım torbayı yanıma ve indim kumsala. Küçük kızın yeniden geçişini beklemeye başladım. Az sonra geldi. Yanıma çağırdım..

ŞK: M....cim nasılsın? Bak sana ciciler getirdim. Eğer beğenirsen, sana vermek istiyorum.

M: Giysi mi? Aaaa, yok istemem ben. Ohoooo benim evde giymediğim bir sürü kaprim, bluzum var, diye cevap verdi elini bilmiş bilmiş sallayarak. Ve devam etti..

M: Ben anladım sen hayır yapmak istiyorsun. Bak sana ben tavsiyede bulanayım. Çingeneler var, sen bunları onlara ver. Onların hiç birşeyleri yok.

Belki gücenmiştir, gururundan almak istememiştir diye düşünüp;

ŞK: M....cim sakın yanlış anlama. Ben senin ihtiyacın olduğunu düşünüp de vermiyorum bunları. Benim yeğenlerimin hepsi erkek. Ee etrafımda da bu kıyafetlerin olacağı yaşta kız da yok. Atsan atılmaz, hepsi yeni sayılabilecek kadar güzel şeyler.

M: Yok yok olmaz. İstemem ben. Hep babam da izin vermez. Üstelik (üzerimdeki bikiniyi gösterip) benim dinimde böyle kollar açık giyilmez. Günah..

O anda kendimi dinsiz, kafir, günahkar hissettim. Belli ki küçük kız aklınca bana ders veriyordu. Anladım ki ısrar etmenin faydası yoktu. M.... almak istemedi. Ya gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşmasını istiyordu giysilerin, ya da gururundan eli varmadı verdiklerimi almaya. Kim bilir..

Sonuçta kıyafetleri başka ihtiyacı olan birine verdim. M....'yi ise dün hiç görmedim. Acaba iyilik yapayım derken, gücendirmiş miydim Küçük Helvacı Kızı?


 

22 Temmuz 2011 Cuma

Kayıp Balık Şehirli Kız

Yazlık sahibi insanlar genelde yazlıklarına gittikleri vakit fazla mekan değişikliği yapmazlar. Denize aynı mıntıkadan girerler, bisikletle aynı yerlerde dolaşırlar. Tıpkı bir fanusun içinde yüzen Japon balıkları gibi konfor alanlarının dışına pek çıkmazlar.

Nitekim bana da öyle oldu. Üç gün, dört gün dayanabildim ama ben. Zaten 33 yaşında olup da, hala ailesinin yanında tatil yapan nadir insanlardan biriyim. Neyse sağa bakıyorum evli ve çocuklu, sola bakıyorum emekli. Dedim n'oluyoruz? Nereye gitti akranlarım. Hadi akranları geçtim 25 yaş üstü insanlar kayıp. Sanki yeryüzünden silinmişler. Herkes mi Çeşme'ye Bodrum'a akmış. Sonunda bana daral geldi tabi. Bu dinginliğe bir son vermeliydim. Kayıp Balık Nemo misali attım kendimi fanusun dışına, adaşımı da yanıma alarak...

Daha önceden duymuştum, Cunda Adası'nda süper güzel bir koyda Ortunç Club varmış. Beachleri de gayet güzelmiş. Hadi dedik hayatımıza bir haraket katalım. Plaj cicilerimizi giydik, çıktık Altınova Martı Sitesi'nden. Geçtik Sarımsaklı'yı, ver elini Ayvalık. Bir trafik bir trafik sormayın. Dersiniz köprü trafiği. Aştık engelleri, vardık Cunda'ya. Mevlana Caddesi'nden geçtik. Ortunç'u arıyoruz. Lakin yalnış yola sapmışız. Adada kaybolunur mu demeyin. Ufak çapta kaybolduk. Cunda'nın Arnavut kaldırım taşlarıyla döşenmiş ara sokaklarına girdik Arap'la. Nasıl güzel sokaklar anlatamam. Sanki kendinizi İtalya'nın küçük köylerinden birinde dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Süper güzel..

Sonrasında sora sora doğru yolu bulduk. Resmen önce dağın tepesine çıkıyorsunuz, tek şeritli virajlı bir yoldan. Sonra aşağı doğru iniyorsunuz, yine kıvrıla kıvrıla. Ama nasıl güzel bir yol. Çam ormanı, cırcır böcekleri eşliğinde ve muazzam bir manzara. Maalesef yol çok dar olduğundan, kenarda durup da fotoğraflayamadım ormanın güzelliğini. Fakat ormanlık dar yola girmeden önce, tepeden görünen adacıkları çekebilme fırsatım oldu. İşte tepeden görünen o manzara..






Ortunç' a vardık nihayetinde. Kapıda valeler karşılıyor sizi. Aslında Ortunç bir otel olduğu için, dışarıdan plajına girenlerden giriş ücreti alıyorlar doğal olarak. Fiyatı da söyleyeyim, 60 TL. Gayet uygun.. 30 TL'lik kısmıyla içeride yiyip içebiliyorsunuz da. Buraya kadar güzel. Girdik plaj kısmına. Ortam güzel, koy desen süper. Lakin demez mi görevli, "Tüm şezlonglar dolu, sizi minderlere alalım.." diye. O kadar yol gelmişim, üstüne üstlük de para veriyorum, bana şezlong vermiyorlar. Halbuki görüyoruz boş bir sürü şezlong da var. Sebebi de neymiş efendim, otel sakinlerine öncelik tanınıyormuş. İyi de kimse yok..

Gel dedim adaşa, Aytaş'a gidelim. Gerisin geriye geri döndük. İstikamet Sarımsaklı, Aytaş. Serildik minderlere, ohhh değmeyin keyfimize. Deniz, kum, güneş... Şıkır şıkır bir deniz, elekten elenmiş gibi kumuyla Ege'nin kokusu da birleşince offff diyorum..  

Eee tabi insan yüzünce acıkıyor. Hadi dedik birşeyler yiyelim club'ın restorant bölümüne yöneldik. Kartlı sistem var bu arada, giriş 20 TL. Karta 30 TL yüklemek mecburi. Yediğinizi içtiğinizi oradan charge ediyorlar. Verdik siparişimizi. Yemeğin ardından dondurma iyi gider deyip, çikolatalı kupu da beraber söyledim şinitzelle. Bir de baktık ki 10 dakika sonra ne görelim! Hoppp masaya kup geldi. Nasıl yani? Yemekten önce mi? Yahu şaka mı bu? Kim yemek öncesinde dondurması gelsin ister ki? Şaşkın bir ifadeyle, ben yemekten sonra yiyeceğim diye bir açıklama yapmak zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum, çünkü yani bunu düşünmek için dahi olmaya gerek yok. Yemeklerimiz geldi, ama gelmesi o kadar sürdü ki sıcaktan mahvolduk. Hayır yani işletmecileri neden bu ufak ama canalıcı detayları düşünmezler ki? Koy oraya şu yeni çıkan serinlik püskürten vantilatörlerden, insanlar ferahlasın. Yemek yerken sıcaktan bitap düşemesinler. Piştik inanın, yemek mi yedik hamama mı girdik anlamadım. Neyse hadi dedim nasılsa dondurmam var, hüpletirim onu, ferahlatırım. Lakin nerdeee?!! Sanırsınız dondurmayı baştan üretiyorlar. Bir türlü gelemedi o dondurma. Bekleee bekle, babam bekleee....

Yani anlayacağınız hizmet kalitesi sıfır. Unutmadan bardaklara konan buzların içinde de kalıntılar vardı. Soğuk su içme hayalimiz de, böylece Ege'nin serin sularına düştü. Bakın valla öyle çok ince eleyip, sık dokuyan bir insan da değilim. Ama bunlar önemli noktalar. Ahhh ben işletmeci olacaktım ahhh!

Geçtik güneşliğimizin altına "uzanmışım kumsala, güneş damlar içime" modunda. Fonda bu yazın muhteşem şarkısı, Ajda Pekkan-Tarkan düeti "Yakar Geçerim". Oh sefamız olsunnn derken tam, bir vuvuzela sesiyle irkildim. Bir de baktım ki, iki tane tikican karşıdan geliyorlar, ellerinde vuvuzela. Adaş'a bunlar bize doğru geliyorlar dememe fırsat kalmadan, bir de baktım hoppp geldiler bizim minderlere oturuverdiler. "Angelina ile Britney buradaymış dediler, biz de gelelim görelim dedik" deyivermez mi? Neee nasıl yani? Neremiz benziyor ki? Meğer vatandaşlar water sports'tanmış, bu da bizi davet etme şekilleriymiş. Hay Allah'ım! Ne işim olur benim gibi süslünün öyle muzların üstünde canım? Yok dedik, istemiyoruz biz. Bozuldular gittiler. Oysa ki çok şirin bir yaklaşımları olduğunu ve reddedilmeyeceklerini sanmışlardı galiba. Peh peh pehhh!

Son olarak şunu diyebilirim; Ayvalık ve Cunda deniziyle, doğal güzellikleriyle, elekten elenmiş gibi olan geniş kumsallarıyla, kırmızı mercanlarıyla aslına bakarsanız Çeşme'ye Bodrum'a on basar da, olay sadece doğal güzellikle olmuyor işte. Gece hayatı sıfır gibi bir şey buralarda. Bir tek Sarımsaklı'daki Gossip var o kadar. O da kötünün iyisi. Bu taraflar biraz hareket kazanmalı bu bakımdan. Hani yani böyle huzurlu ve sakin bir tatil geçirmek, ve de sıcaktan fotoğrafınız çekilsin istemiyorsanız Ayvalık ve Cunda sahilleri sizi bekler. Lakin gece öyle 300 500 modunda bir aksiyon beklemeyin derim.

Olumlu şeyler yazacağım diye başlamıştım yazıya, lakin epey eleştirmişim yahu. Ben artık buralı sayılırım, ne de olsa 89'dan beri Altınova'da yazlığımız var. Her yaz buradayız. Hastasıyız yani. O yüzden içini dışını, gelmişini geçmişini bilirim buraların. Gönlümden geçen daha iyi bir hal alması, revaçta olması bizim sahillerimizin de. Ondandır bunca eleştiri...

Veee nihayetinde Kayıp Balık Şehirli Kız fanusuna geri dönerrrr! Yarın yine yazlıklarının olduğu sitenin plajında denize giriyor olacak. Ne varsa bizim fanus da var canım...


9 Temmuz 2011 Cumartesi

Rüya Adasına Yolculuk

Cuma akşamı farklı bir eğlence mekanına gidelim dedik. Bir çok alternatif arasından sonunda karar verdik. Ve evet, dün akşam  bir geceliğine Amsterdam'da Red Light Sokağı'ndaydım.

Yok canım, şaka şaka... O kadar uzağa gitmeye gerek yok farklı türden bir eğlenceye yaşamaya, o meşhur şovları izlemeye. İzzet Çapa'nın mekanı Nahide'ye gittik arkadaşlarla. Maçka'da yeri biliyorsunuz. Merdivenlerden çıkıp içeri girdiğinizde kendinizi ayrı bir alemde buluveriyorsunuz. Adı üstünde "Nahide Rüya Adası". Sadece gece kulübü değil, aynı zamanda keyifli şovlar eşliğinde yemek yiyebileceğiniz, doğum gününüzü kutlayabileceğiniz ya da son zamanların yeni trendi olan bekarlığa veda partinizi verebileceğiniz, yani herşeyi içinde barından bir mekan...

Nahide'nin içi ayrı bir alem dedim ya. Şimdi biraz da bu görsellik şöleninden bahsetmek istiyorum. Hem şık, hem kokoş, her köşesi ayrı bir zevkle dizayn edilmiş. Renk cümbüşü adeta. Üstelik üstü açık olduğu için de sıcaklanma derdiniz de olmuyor. Hafif bir jungle havası da yok değil. Yemek masaları saat 22.30 civarı toplanmaya başlıyor, ve yerini standlara bırakıyor. Zaten asıl eğlence de işte o an başlıyor. Işıklar kapanıyor, standlardaki mumlar dahi söndürülüyor. Bir anda kapkaranlık oluyor etrafınız. Veee perde...

Çoğunluğu kadın kılığına girmiş erkeklerden oluşan şov grubu sahneye çıkıyor. Kıyafetleriyle, makyajlarıyla çok renkli, hareketli, fıkır fıkır, görmeye değer bir şov sahneliyorlar. İçiniz kıpır kıpır oluyor izlerken. Hatta ben nerdeyse kendimi sahneye atacaktım, o derece yüksek tempolu danslara kendimi kaptırıp.

Ardından bir yakışıklı bornozla yanımızdan geçti. Bir de baktım ki tam arkamızdaki camekanın içine girdi, veeee... Tanrım  o ne six packs, o ne sırt. Başladı duş yapmaya. Haydi buyrun bakalım. Lakin orada gördüğünüz dansçılar maalesef straight değiller. Ne büyük kayıp...

Gecenin ilerleyen saatlerinde dansçılar, eğlenmeye gelen konukların arasına karışıyor. Saçları, makyajları, hele de Lady Gaga'nın giydiği türden 20 cm ökçeli ayakkabılarıyla yanınızda bitiveriyorlar. Sizinle dans edip, fotoğraf çektiriyorlar. Sarılmak serbest. Merak etmeyin Şehirli Kız sizler için bizzat test etti. İşte o anlar..


Nahide'de ağırlıklı olarak Türkçe çalıyor. Bu arada eleştirmeden edemeyeceğim, taaa ergenlik çağında dinlediğim şarkılar çaldı. 90lardaki Emel Müftüoğlu ve İzel'in o dönem popüler olan şarkılarını çaldılar. Tamam güzel şarkılardı, lakin o dönemde güzeldiler. Nuh Nebiden kalma şarkılar dışında, yenilerden sadece bir-iki şarkı çaldılar. Bir müddet sonra da  zaten başa sardı, tekrar tekrar aynı şarkıları dinledik. Nahide'nin conceptine, o güzel şovlarının yanına yakıştıramadım doğrusu. Dj konusunda bir şeyler yapmalılar kesinlikle bu anlamda...

Bir geceliğine farklı türden bir eğlence yaşamak istiyorsanız eğer, Nahide doğru seçim olur derim...

 

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sürüş keyfinin değeri: Paha biçilemez!

Altı ay...

Upuzun bir altı ay ehliyetim olmadan, hiç araba kullanmadan geçti "Blackk" gecemden bu yana...

Beni tanıyanlar bilir, araba kullanmaya bayılırım. Keyif alırım sürerken. Hatta bir bayandan beklenmediği kadar da seri ve güzel araba kullanırım. Madem bu kadar iyi kullanıyorsun o halde kaza nasıl oldu, diye sorduğunuzu duyar gibi oldum. O kaza olduğunda "DUI" durumum vardı. O yüzden sayılmaz..

Her yere arabayla giden bir insan olduğum için, ehliyetimin yokluğu bana inanılmaz koydu. Burjuva olmakla ilgisi yok bunun. Alışkanlık meselesi. Anladım ki ehliyetsiz olmak, rakının yanında beyaz peynir ve kavunun olmaması gibi bir şey. Ya da mesela sevgilinizin yanında olup da, ona dokunamamanız gibi bir şey. İstiyorsunuz, ama yapamıyorsunuz bir düşünün.

İşte ızdırapla geçen 180 uzun günün sonunda ehliyetimi almaya, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'ne gitmek için bu sabah Ceyda ile buluştuk. (Ceyda'yı siz de tanıyorsunuz artık, Hıdırellez gecesinden.) Sabah uyandığımdan beri karnımda kelebekler uçuşuyordu. Hani sevgiliniz ile ilk buluşmanıza giderken bu hissiyat içinde olursunuz ya, içiniz titrer, garip ama tatlı bir heyecan hissedersiniz. İşte ben de öyle hissediyordum evden çıkarken. Biri için böyle hissetmeyeli uzun zaman olmuştu, o yüzden ehliyet için bile olsa tekrar bu duyguyu yaşıyor olmak iyi geldi diyebilirim. Tanrım ne acınak bir durumdayım. Brehh brehh brehh!

İrade sahibi ve de bilinçli bir birey olarak tabi ki arabayı ben kullanmadım, Ceyda geçti direksiyona. (İtiraf: Arzularıma boyun eğip trafiğe çıkmadan, ara yolda yaklaşık toplamda on dakikayı geçmeyen sürede, iki defa ama sadece iki defa araba kullandım bu altı ay süresince.)  Bu arada araba alındığından beri (trafikte ) benden başka üç kişi kullandı Arap'ı. Ben ona "Arap Atım" diyorum, kısaca "Arap". Neyse sonunda geldik Gayrettepe'ye. Kapıdaki güvenlik kontrolünden sonra girdik içeri. Girdik, ama içerisi sanki terkedilmiş. Hani ben birkaç suçlu görürüm diye hayal ederken, sanki onlar da haftasonu tatil yapıyorlarmış gibi bir tane bile göremedim. Hatta bırakın suçluyu, kimsecikler yoktu. Eeee her zaman emniyete gitmiyoruz, ne yapayım. İşin şakası bir yana, Allah kimseyi düşürmesin tabi..

Biraz daha yürüdükten sonra ilerideki polis memuruna nereden ehliyetimi geri alabileceğimizi sorduk, o da bizi yönlendirdi. Kapılardaki yazıları takip edip, geldik sonunda "Sürücü belgesi geri alma işlemleri" yazan bankonun önüne. Fakat o da ne? Kimseler yok. Tanrım alamayacak mıydım yani ehliyeti mi?!

Birkaç adım ileride, üzerinde "Alkolmetre boşaltım işlemleri" yazan bankonun olduğu yerde bir polis memuru olduğunu gördük. Alkol yazdığına göre kesin buradan da verirler belki diye düşünüp, hemen oraya yöneldik Ceyda ile. Sorduğumuzda, polis memuru buradan alacağımızı söyledi. Sürücü belgesi geri alma tutanağımı ve nüfus cüzdanımı polis memuruna verdik. Ve işte o an gelmişti. Altı ay boyunca bunu beklemiştim. Bana imzalam gereken formları da doldurttuktan sonra, pat diye ehliyetimi çıkarıverdi önüme. Ben de şey diye bekliyorum. Kocamaaaannn bir kasa çıkarıverecek, ve diğer alıkonulan ehliyetlerin arasından benimkini bulup bana verecekti. Ama öyle yapmadı. Sanki hazır beni bekliyormuş pat diye çıkardı. Ne yani ellerinde sadece benim ehliyetim mi varmış? Yılbaşı gecesi ehliyetini kaptıran bir ben mi var mışım?

Polis memurunun bana ehliyetimi uzattığı o an, işte o an.. Muhteşem bi andı. Onu gördüm, benimdi artık. Sevincimi anlatamam. Bu kadar mı özlemiştim? Mutluluktan uçuyordum. Emniyetin koridorlarında kahkahalar atıp, ağzı kulaklarında bir tip düşünün. Oscar ödülü verdiler sanki, o derece mutluydum.

"Shiny, happy person" olarak koştum Arap'a. Geçtim direksiyona. Offfff diyorum, sevgili okuyucum. Sürüş keyfinin değeri mi? İnan bana, paha biçilemez...

Altı ay ehliyetim yoktu. Evet, ama altı ayı sadece taksiye binmediğim için yitip gidebilecek bir ömürle kıyaslarsan eğer, altı ay nedir ki? Sen sen ol, asla alkollü araç kullanma. Yanındakilere de kullandırtma. Çünkü bırak ehliyetine el koymalarını, mala gelen zararı, ziyanı, ya da alkollü araç kullanmadan ötürü kaskonun karşılamadığı giderleri, verdiğin yanlış bir karar herşeyden en kıymetlisi, "canına" ya da başkalarının canına mal olabilir. Sen benim yaptığım hatayı yapma. Bana birşey olmaz deme ve taksi kullan.  Hem eğlencenden mahrum kalma, hem de canından olma.

Unutma asıl paha biçilemeyen tek şey, senin "canındır"...



26 Haziran 2011 Pazar

Festivale platform topuklu ayakkabıyla gelen kız...

Ekşi Sözlük her sene kışın düzenlemekte olduğu kutlamalarını, festival niteliğinde yazın düzenleme kararı almış ve ilkini de dün akşam Park Orman'da gerçekleştirdi. Ben ve arkadaşlarım da Ekşi Fest'e NTV davetlisi olarak katıldık. Yok yok benim NTV ile bir alakam yok, keşke olsa idi. Sadece NTV kontejanından davetli olarak evente katıldık... 

Bu arada bilmeyenlere söyleyeyim, Şehirli Kız hafif kokoştur. O akşam da yine şık, aynı zamanda spora azıcık yakın bir mini elbise, ve elbiseye uygun platform topuklu ayakkabı ve  portföyümü de elime aldıktan sonra arkadaşımla buluştuk. Birlikte Maslak'a doğru keyifli yolculuğumuza başladık. Saat 17.00 civarı, sıcaklık 35 derece. Aslında etkinlik 12.00'de başlıyordu, fakat biz daha çok MFÖ konseriyle ilgili olduğumuz için ve onlar da saat 19.00 gibi sahne alacaklarından, bu sıcak havada erken gitmenin anlamsız olduğunu düşündük.

Park Orman'a vardığımızda, etkinlik alanına araç almadıkları için, biz de arabamızı TİM'in otoparkına bıraktık. Derken giriş kapısında şöyle bir etrafıma baktım ki ne göreyim, Allah'ım herkes şortla t-shirtle gelmiş, ayaklarında parmak arası şıpıdık terlikler. Benimse ayağımda, direkt Rumeli Hisarı Konserleri şıklığını düşünerek giyindiğim için, platform topuklu ayakkabılar...

Park Orman'ın taşlı yollarından ceylan misali seke seke, zorla yürümeye çalışırken aklımdan geçiriyorum, "Ekşi sözlükte yarın şöyle bir entry görürsen sakın şaşırma: 'Park Ormandaki festivale platform topukla gelip, yürüyemediği için arkadaşının koluna giren kız durumu' "..

Event alanına geldiğimizde muazzam bir organizasyon düzenlendiğini gördük. Standlar kurulmuş, tırmanma duvarından tutun da langırta kadar bir çok oyun makineleri ve de joglörler. Gayet renkli, cıvıl cıvıl ve tabi ki hepsi genç, oldukça genç insanlar topluluğu. Etrafta hoplayıp zıplıyorlar, oynuyorlar. Zihnimde bir an 90'lardaki R.E.M'in Shiny Happy People şarkısının sözleri çınladı "Shiny happy people holding hands. Shiny happy people laughing". Baktık hava çok sıcak, eh yürümek de pek kolay değil topuklarla, kendimizi Kafe Pi'ye attık. Hem daha sakin, hem de gölge. İçimizin geçtiğini ve de yaşlandığımızı işte o an anladım. Millet oyun oynayıp, güneşin kavurucu sıcaklığını takmazken, biz hımbıl hımbıl yiyeceğimizi alıp, kuytu bir köşeye çekilmiştik.

Derken sahneye adını hiç duymadığım, şarkılarını ise hiç bilmediğim Multitap grubu çıktı. Çıktı ama inmek de bilmedi sahneden. O arada diğer iki arkadaşımız da bize katıldı, ve grubumuz tamamlandı. Ardından kafamın götürmediği şarkılar çalan, Archive DJ Set performansını sergiledi. Saat onbire doğru eh artık çıksa MFÖ de kulağımızın pası silinse dediğimiz sırada, bir de baktık ki konser alanına, deli gibi bir yağmur yağmaya başlamış. Tabi biz Kafe Pi'de oturduğumuz için, korunmuştuk yağmurun azizliğinden. Konser alanında ise herşey uçuşuyordu, fakat sıcağı umursamayan o "shiny happy people", yağmuru da tınmayıp eğlencelerine devam ediyorlardı kaldıkları yerden. Yağmurdan kaçanlardan bazıları etkinlik alanını terk edip, bizim bulunduğumuz yere atıvermişti kendini. Ve sonunda 23.15 civarı efsane grup MFÖ sahne aldı. Beklemeye değmişti. Ene güne karşıyla başlayıp, asabiyim ben ile devam ettiler. İşte o an ne yaş farkı vardı, ne yağmur, ne de rüzgar. Hep bir ağızdan söyledik o eskimeyen şarkıları. Çocukluğumda dinlediğim Mecburen'i söylerken daha bir anlamlıydı sözleri;

"Erken kalkmak mecburen
İşe gitmek mecburen
Eve dönmek mecburen
Mecburiyetten"

MFÖ şarkılarıyla aldı götürdü bizi geçmişe, çocukluğumuza, gençliğimize, hatıralara. Muhteşem bir performanstı. "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" şarkısının,

"Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmez niye
Anne sözü dinler gibi masum
Ağladım bu sabah
Günler dayanılmaz oldu
Senden uzak olunca "

sözleriyle Mazhar, Fuat ve Özkan belli ki daha çok nesillerin tüylerini diken diken edecek, duygu selleri yaşatacak...

Yağmurun azaldığını görünce fırsat bilip, arabamızın yolunu tuttuk. Islandık, üşüdük belki ama, her saniyesine değdi.

Teşekkürler MFÖ. Teşekkürler Ekşi Sözlük..


http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=24248882

24 Haziran 2011 Cuma

Karga Karga Gakkk Dedi!

2011 yılına tatsız bir kaza ile başladım biliyorsunuz. İlerleyen zamanlarda da keyif kaçırıcı olaylar süregeldi. Aslında öyle uğursuzluktu, lanetti, bu tip şeylere inancım yoktur. Hadi dürüst davranayım pek yoktur. Bir şeyin üstünden geçtim de farkında olmadan, bu seri olaylar mı başıma geldi, ve gelmeye de devam ediyor bilmiyorum. Tam diyorum ki, "Hıhh tamam, artık bundan sonra da bir şey olmaz." derken bir bakıyorum, hani şey gibi bu, gerilim filminde kötü karakteri esas kız veya adam öldürür de, daha doğrusu öldürdüğünü sanar da, biz seyirciler de tam ohhhh sonunda bitti deyip, rahat  bir şekilde arkamıza yaslanırız. Tam o anda kötü karakter bööhhh diye tekrar canlanır ve o anda adrenalin seviyemiz en üst seviyeye gelir de "Yok artık bu kadarı da olamaz!" dersiniz ya, işte bu sabah bana da aynısı oldu. Tam uğursuzluklar, terslikler son buldu diyordum, çöldeki bahtsız bedeviyi bile geride bırakacak bir olay geldi başıma..

Sabah her zamanki gibi işe gitmeden önce köpeğimi dolaştırmaya çıkmıştım. Evimin bulunduğu sokağın biraz ilerisindeki paralel sokakta yürüyorduk. Derken bir bayanın telaşlı telaşlı, hızlı adımlarla yanımızdan geçtiğini gördüm. Belli ki bir yere yetişmeye çalışıyordu, acelesi vardı. Derken kapkara bir karga arkasından pike yaparak ve neredeyse başını teğet geçtiğini gördüm. Kadın farketmedi ve ilerlemeye devam etti ki, tam o sırada karga tekrar pike yaptı ve kadının kafasına saldırdı. Kadıncağız şaşırmış bir halde, korkuyla kendini kargadan kurtardı ve hızla uzaklaştı.

Ben şaşakaldım tabi. Herhalde kadının hızlı yürümesi dikkatini çekti diye düşünüp, Puffy ile yürümeye devam ettik. Tabi ben nereden bileyim, sıradakinin ben olduğumu. Bir anda arkadan saldırıp kafama pençelerini öyle bir geçirdi ki, bağrışlarım ve ellerimle onu uzaklaştırmayı başardım. Karganın öfkesinden ben de nasibimi almıştım.

Kendimi Alfred Hitchcock'un Kuşlar filminin bir karesinde gibi hissettim. Elimi başıma götürdüm, kanıyordu. Karga tekrar saldırabilir diye etrafıma baktım ki, simsiyah bakışlarını üzerime dikmiş, konduğu arabanın üzerinden bana bakıyordu. Adeta yüzümü hafızasına kazıyordu. Duymuşsunuzdur kargalar kindar hayvanlardır. Eğer bir zararınız dokunursa ona veya yavrusuna, unutmaz. Sizi bir şekilde bulur, intikamını alır. Ve dahası kargaların yüzlerce yıl yaşadıkları söylenir. Hoş benim bir zararım dokunmamıştı ona ama. Sanıyorum birine benzetti beni. Şaka bir yana, hemen polikliniğe gittim. Başıma batikon sürdüler. Bana sordukları sorular da ayrı bir hikayeydi zaten. Kaç karga saldırdı? Grup halinde mi saldırdılar? Ne yapıyordunuz karga size saldırdığında? Karganın eşkalini de soracaklar diye bekledim açıkcası, lakin sormadılar.

Pansuman bittikten sonra ofise, işe geldim. Heyecanla anlatırken, tetanoz aşısı olmam gerektiğini söyledirler. Apar topar yakındaki hastanenin acil servise gidip, aşımı oldum.

Kargaların laneti eksikti bir, o da oldu. Bakalım daha neler neler gelecek başıma. Hayır benim anlamadığım bu defa araba da kullanmıyordum, yayandım. Ve alkol de almamıştım. Negatif enerji filan da yaymıyorum ki evrene, negatif şeyler beni bulmasın diye. Yani şakralarım da tamamen pozitif enerji yayacak şekilde açık. Artık tek dileğim 2011 yılının tüm bu gariplikleriyle, yenileri de eklenmeden ve tabi ki başka bir karga saldırısına maruz kalmadan usulca sona ermesi...

9 Haziran 2011 Perşembe

Namuslu Erkek

Eskiden namuslu erkek diye bir kavramın yer yüzünde hiçbir tarih döneminde var olmadığını düşünürdüm. Meğer bunca yıldır inandığım, bildiğim şey doğru değilmiş. Gerçekten namuslu erkekler de yaşarmış…

Namuslu erkekten kastım, tek eşli olmayı becerebilen, hiçbir akıl çelmeye gelmeyen, tahriklere kapılmayıp iffetini korumayı başarabilen, aldatmayan, soyuna az rastlanır erkek profili. Kulağa aslında olmazmış gibi geliyor değil mi? Malum erkek soyu her çiçekten bal alan, daldan dala konan, Sultan Sülüman misali geçmişten gelen “harem sahibi olma genini” bünyesinde barındıran bir tür olduğundan, insanın hiç mi hiç inanası gelmiyor.

Ama bütün bunların, artık adına hipotez mi dersiniz, karine mi dersiniz bilemem, hepsini çürüten, ve de türüne ender rastlanan zat-ı muhterem kişiyle tanışma şerefine nail oldum. Bizzat değil canım. Zaten nerede bende o şans? Anlatılanı aktaracağım size ve tabi ki isim vermeden...

Esas kızımız P.A. hoş, alımlı fıstık gibi bir çıtır. Giydi mi minileri, yerleri gökleri yerinden oynatırmış attığı adımlarıyla... Namuslu erkeğimiz de yımırta gibi bir çocuk… Karizmatik ve cool tavırlarıyla geçtiği yerden adeta rüzgarlar estirip, tüm kızların bakışlarını üzerinde toplamaya yetecek Allah vergisi bir görüntüye sahip imiş. İkisi de aynı şirkette, farklı departmanlarda çalışıyorlarmış. Gönül koymuş kızımız N.E.’ye (Namuslu Erkek’e yani), bir şekilde görmüş beğenmiş. Binanın içinde, asansörde rastlamaya görsün kızın kalbi booomm booom diye atar, vücudunun her hücresine ateşler basarmış. O kadar kimyası uyuşmuş yani. Nasıl olur, bir iki görmeyle demeyin, oluyormuş işte.

Fakat maalesef ortak arkadaşlarından öğrendiği kadarıyla çocuğun bir sevgilisi varmış. Kendine o kadar güveniyormuş ki kız, bir şekilde bu çocukla konuşabilse, aynı ortamda olsa ve kendini gösterme fırsatını yakalasa, belki de bir şeylerin başlangıcı olur diye düşünmüş. Ama ne yapmalıymış?

Şehirli Kız: Naber Pcim, Nasılsın? Naptın bana daha önce anllattığın şeyi? Karar verdin mi?

PA: Ya bilmiyorum, napcağıma karar veremedim henüz. Yani facebook’tan pat diye mesaj atsam, ya da friend request yollasa bariz asıldığım belli olcak çocuğa.

ŞK: Eh yani, biraz öyle olur..

PA: Sonra aklıma linkedin geldi. Hani bu site daha bir böyle business ortamı. Hem aynı şirkette çalışıyoruz falan filan

ŞK: İyi de hani sevgilisi vardı çocuğun. Yollasan nolcak ki?

PA: Ya yok kızım ya, ben bir konuşayım. İçim rahatlar en azından, keşke yapsaymışım demem sonra…

ŞK: Peki bakalım sen bilirsin, ama sonunda üzülen sen olacaksın gibi bir his var içimde. Sonra gelip omzumda ağlama..

Neyse bizim kız dinler mi hiç? Dinlemedi tabi. Dediğini yaptı, linkedin’den request yolladı. NE de kabul etmiş. Böylece ufak ufak mesajlaşmaya başlamışlar, aynı kurumda çalışmanın verdiği rahatlıkla. Arada bir de kahve içmişler. Eee diyeceksiniz, nerede bunun namusluluğu? Yok işte, öyle değil. Başkası olsa öteye “götürmeye” çalışır. Lakin Namuslu Erkeğimiz hep sınırlarını bilmiş, kendine atılan şutların gol olmasına asla izin vermemiş. Şunu da belirteyim esas kızımız normalde asla böyle şeyler yapmayan, gayet halim selim bir hanımefendi. Gönül işte ne diyebilirsiniz ki?

Aradan zaman geçmiş ve bir gün PA tatildeyken mail atmış…

PA: Naber?

NE: :) Sıkıntılı… Senden naber?

PA: Sıkıntılı mı? Aaa yazık sana. Bense tatilde uzanmışım kumsala yapıyorum :)) Oppsss! Bunu söylememeliydim dimi? :P sen şimdi orda takım elbiseni giymiş otururken, ben plajda rahat rahat oturuyorum. Ama sen takım elbise giy ya, yakışıyor sana. Hoş kotlu görmedim seni, o yüzden yorum yapamıyorum.

NE: Neeeeee tatil mi???? Kendimizi “suit up” diyerek teselli edelim ;) Şımartıyorsunuz beni hanımefendi, takım elbise olmadan dışarı adımımı atmam bundan sonra :)

PA: Ehehehhe. Bi dakika yaa. Ama amaaaa sen takım elbise giymeden çıkmam diyosun da, bunun bana bi faydası yok ki ben göremedikten sonra..

NE: Ama görünmemi istemiyolar benim :(

PA: Kimler istemiyo? Yoksa yoksaaaa sen de mi yasaklı siteler listesindesin?

NE: Yasaklı siteler güzel tanımlama ;) efet Türk Telekom tarafından bi süreliğine engellendim ben…yayın hayatımıza bi süre ara vereceğimiz için siz değerli izleyicilerimizden özür dileriz, yayın akışımıza tarihte büyük keşifler adlı belgesel yapımla devam edeceğiz …;) ben de orda, uzaktaki takım elbiseli adam olurum. Olmaz mı?

PA: Hmmmmmm. Demek o yüzden böyle bi uzaksın sennn. Ben de diyorum alla alla niye hiç yüz vermiyor, hem de benim gibi birine. Böyle de self confidence’ı high bi insanım işte :P ama işe yaramadı tühh :( Şirket el değiştirirse hisse almak isterim, halka arzı ilan edilirse tabi ki :)

NE: Efet, yoksa bu kadar ifadesiz ve soğuk bir tip olarak hatırlanmak istemem :) Bi dahaki sefer…:)

Ve böylece esas kız bu işin sonunun olmayacağını anlamış ve Allah sahibine bağışlasın diyerekten kendi yoluna gitmiş. Namuslu Erkek de ilişkisine devam etmiş…

Demek ki neymiş, erkeklerin hepsi uçkur peşinde koşmazmış. İki kıkır kıkıra, bir yandan gülüşe tav olmayacak kadar iffetli, adam gibi adamlar da varmış hayatta. Allah’ın her kadın kuluna böylesine kaya gibi birer namuslu erkek nasip etmesi dileğiyle “Amin” diyorum..

Bu arada bu yazı tarihsizdir. Hayatımın zamanı belirsiz olan bir döneminden alıntıdır. Şimdi hadi buyurun bakalım bulun kimmiş bu kişiler? Bulamazsınız, hiç boşuna uğraşmayın. Zaten niye söyleyeyim ki? Hem belli mi olur, belki ileride böylesine az bulunur bir nimetten faydalanma hakkı bana da geçer. Kim bilir?



Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.