29 Aralık 2010 Çarşamba

Tüysüz Bir Yaz Hayalim

Ben de kendimi oldum olası çok cin, çok akıllı zannederdim. Neler geldi başıma neler, bir bilseniz..

Efendim bildiğiniz üzere her bayanın rüyasıdır pürüzsüz bacaklara sahip olmak ve özellikle de havuz-deniz mevsimi geldiğinde bikini bölgesi kabusunu ve de acısını her sene tekrar tekrar yaşamamak. Ben de bu rüyamı gerçekleştirmek adına düştüm yollara ve bir arkadaşımın tavsiyesiyle gittim Bağdat Caddesi'nde bir lazer epilasyon merkezine. Tarih 30.10.2010.

Çok güzel ilgilendiler, alakadar oldular. Olmuşken komple olsun dedim. Bir de o var. Ahh ahhh! Ne kadar rahat yaşıyorsunuz beyler. Farkında değilseniz bir daha hatırlatmak istedim. Vallahi tüylü kıllı dolaşıyorsunuz ortalarda da, hiç birimiz " Ayyy ne kadar kıllısın böyle!" muhabbeti yapmıyoruz size. Neyse seans tarihini 15.11.2010 olarak belirledik. Para peşin kırmızı meşin dediler, ona da okey dedim. Kredi kartıma 2.500 TL'yi 10 taksit yaptılar. Şimdi tutarın fazlalığı ile bendeki tüy oranı arasında herhangi ve hiçbir şekilde bir bağlantı yok arkadaşlar, onu da belirteyim. Aklınıza başka bir şey gelmesin.

Buraya kadar her şey normal öyle değil mi? 13 Kasım'da beni aradılar, hani ben Uludağ'dayken. 15 Kasım bayram arifesi olduğu için çalışmadıklarını ve bir sonraki haftasonu seansa alabileceklerini söylediler. Tamam, dedim.

Sonra ne mi oldu? Mütemadiyen ertelemeye başladılar. Sebep olarak da, Kadıköy'e taşınıyor olmaları dolayısıyla böyle bir gecikme olduğunu ifade ettiler. Makul bir sebep gibi göründü başta. Ama tarih 1 Aralık oldu, ve ben ikinci taksidi  de ödemiştim. Buna rağmen hala hiç bir hizmet alamamıştım. İçime kurt düştü tabi. Bir de, bayanlar bilir de, beyler için şöyle bir ilave bilgi vereyim, laser olaylarını yaz dönemi yaptıramıyorsunuz. Çünkü yaptırdıktan sonra güneşe çıkmanız zararlı. 6 seans veriyorlar ve her ay bir defa yaptırıyorsunuz. Yani bu gecikmelerle benim tüysüz vaziyette deniz sezonunu açma hayallerim de suya düşmüş olacaktı.

Hemen KGS'nin (ismini vermeyeyim) işletmecisi Arzu Hanım'ı aradım. Neden hala hizmet alamadığımı sorduğumda, bana MI (yine ismini vermeyeyim) denen yer ile franchising anlaşması yaptığını ve aralarındaki bir anlaşmazlıktan ötürü de artık hizmet veremeyeceklerini söyledi. "Neeeeeeeee? Nasıl yani?" oldum tabi. Peki ya benim param ne olacaktı? "O zaman satışımı iptal edin, iki aydır tahsil ediliyor kartımdan" dediğimde, bana ne dese beğenirsiniz? Yok efendim benden aldığı paranın bir kısmı MI'ya gidiyormuş zaten de, anlaşmaları da fesh olduğu için para iadesi ya da satış iptali de yapamıyormuş da. Muşmuş muşmuş.. Var mı böyle bir şey? "Ben taraf değilim ki, sizin aranızda yaptığınız sözleşmeye. Hem zaten kredi kartı ekstreme sizin firmanızın adı yansıyor, KGS diye. Üstelik aranızda madem böyle bir husumet vardı, neden benim kartımdan parayı çektiniz ki?!" dediğimde, bana pişkin pişkin yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Ve ekledi "O zamanlar anlaşmanın iptal edileceği söz konusu değildi, zaten istesem de hizmet veremem size. Çünkü biz kapandık". Bakar mısınız olaya? Düpedüz dolandırıcılık! Benim gibi 10 kişiye bunu yaptıysa, yaşadı. Havadan para..

Hemen ablam Ebuş'u aradım. Kendisi avukatlık yapmamakla birlikte, Hukuk Fakültesi mezunu. Yani telefon jokerimi kullanmak için uygun kişi. Olayı anlattım. Bana kızdı tabi önce, niye peşinen parayı verdiğim (yani karttan çektirdiğim) konusunda. Haklıydı da, niye verdim ki? Hemen elindeki fatura, kredi kartı ekstresi, sözleşme ne varsa topluyorsun, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmak için dilekçe veriyorsun, dedi. Dedi ama, insan başına gelmeden bilmiyor tabi nasıl yapılır, nereden bulunur örneği. Ya da ücretli midir, değil midir? Hangi başsavcılığa başvurmak gerekir vs.. Internet sağ olsun, dünya elinizin altında. Google'ladım hemen. Suç duyurusunda bulunmak için dilekçe örneğine ulaştım, nasıl doldurulacağı da yazıyordu. Sağ olsun ablam da yardımcı oldu. Hazırladığım dilekçeyi götürdüm, teslim ettim Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na. Bu arada dilekçe verirken herhangi bir bedel ödemiyorsunuz. Ufak bir bilgi daha, yani Allah göstermesin umarım başınıza böyle bir tatsızlık gelmesin de, ben yine de söyleyeyim. Dilekçeyi vereceğiniz Cumhuriyet Başsavcılığı, ikâmet ettiğiniz değil, olayın olduğu ilçenin (benim durumumda sözleşmenin imzalandığı yani KGS'nin olduğu yerin) başsavcılığı olmalı. Bir de bu tip şeylerde zaman çok önemli, zamanaşımına uğramamak açısından çabuk hareket etmekte fayda var.

Tabi ben bütün bu olanları telefonda istemesem de iş yerindeyken konuşuyor olduğum için, eh tabi bir de açık ofis olayı var, herkes durumumdan haberdar. Ama bakın ilk defa, iş yerinde telefon görüşmelerimde mahremiyetin olmaması işime yaradı. Meğer bankaların chargeback diye bir birimleri varmış, arkadaşlar hemen araya girip söylediler sağ olsunlar. Varmış diyorum, çünkü evet bankacıyım ama ben de bilmiyordum. İşte bu chargeback birimi, hizmeti alamadığınız halde ödemek zorunda kaldığınız kredi kartınızdan çekilen veya çekilmeye devam eden tutarlar var ise, dilekçe yazıyorsunuz iptali için. Ve onlar da firmayı incelemeye alıyorlar. Olayın doğruluğunu araştırıyorlar. Eğer kanaat getirirlerse iptalini gerçeklerştiriyorlar.

Duyar duymaz bunu, hemen aradım Garanti Bankası'nı. Dilekçeyi nasıl doldurmam gerektiğini söylediler. Ben de dedikleri şekilde hazırladım ve faksladım. Aradan bir hafta kadar geçti, Garanti Bankası aradı beni. Konuyu değerlendirdiklerini söylediler. Bir kaç saat sonra da, herhalde KGS'yi aramış olacaklar ki, Arzu cadısı beni aradı. Bana ne dese beğenirsiniz? "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, nasıl hizmet almadığınızı söylersiniz? Garanti Bankası beni iyi tanır, evraklarla gidiyorum şimdi! Bla bla blaaaaa". Yani duyan da benim haksız olduğumu düşünür, o kadar destekli konuşuyor ki. Neyse, muhattap olmak istemediğimi belirterek kapattım telefonu. Gün içinde Garanti Bankası beni tekrar aradı, onlara da hizmeti aldığımı söylemiş. Şaka gibi! Onun sözüne karşı benim sözüm. Hayır, şimdi düşünüyorum o esnada, "Ya dava açılır da, bu cadı kadın hakime de hizmet verdiğini iddia ederse, ben ne yapacağım? Bilirkişi atanır mı böyle konuda? Eee adam ne yapacak? Benim vücudumda kıl var mı yok mu ona mı bakacak? Hay Yarabbim!!!" Bankadan arayan Meltem Hanım'a yok dedim öyle bir şey. Allah'tan savcılığa dilekçe de vermişim ki hemen yolladım onlara da. Yalan söylesem, nasıl dilekçe verebilirdim ki dava açılması hakkında, öyle değil mi?

Tarih 27 Aralık, ortalık iyice kızıştı. Bu sefer de MI firması, hani franchising veren firma, aramaya başladı beni. Gelin hizmet verelim diye. Şimdi gitsem bir türlü, gitmesem bir türlü. "Paramı geri alabilir miyim? Kısa sürede alabilir miyim? Dava açılıp uzun sürmesi de var.. Ya hiç alamazsam, ispat edemezsem. Bir seans aldım diyelim, ya devam ettirmezlerse. Güvenim kalmadı ki firmaya. Üstelik bu defa hizmet almış olacağım bir defa da olsa, o zaman paramın geri kalanını hiç alamam..." diye düşünceler kafamda dolaşıyordu. Zaten bu kadar olaydan sonra bir daha yüzlerini görmek de istemiyordum. Tam ben böyle ikilemde kalmışken, Garanti Bankası tekrar aradı. Onlara da ulaşmış haber, yani MI'nın hizmet vermek istediği haberi. Söyledim açıkça düşüncelerimi ve satışın iptal edilmesini istediğimi belirttim.

Tarih 27.12.2010, saat akşam 20.00 civarı. Garanti Bankası taksitleri iade etti. Artık tek yapacağım şey, gidip savcılıktan dilekçemi geri çekmek.

Hadi bu hikayeden de bir sonuç çıkaralım, gelenekselleşmiş olsun;

1. Emin olmadan, hizmeti almadan ödeme yapmayın. Hele de hepsini tek kalemde vermeyin.
2. Hakkınızı arayın, araştırın. Uğraşmazsanız siz kendiniz için, kimse uğraşmaz.
3. Bankaları hep komisyon alıcı, masraf delisi olarak algılamayın. Yeri geliyor, bakın sizin hakkınızı koruyup, sizi savunuyorlar.
4. Tüysüz bir yaz hayalimi elbet gerçekleştireceğim, ama tıbbi hizmet veren bir yerde.




26 Aralık 2010 Pazar

Sense'iz bir hayat düşünemiyorum..

Eğer siz de benim gibi tüm hafta boyunca, gününüzün büyük çoğunluğunu bilgisayar başında, ve de saatlerce aynı pozisyonda oturarak geçiryorsanız, omuzlarınızdan boynunuza doğru giden o dinmek bilmeyen ağrıları kesin bilirsiniz. Ofis egzersizleri yapmak da bir işe yaramaz. Ovunup, yüzünüzü buruşturup durursunuz. Boyun ve bel ağrılarınızla ortalıkta tutuk tutuk dolaşırsınız. Gün boyu bilgisayardan aldığınız radyason da cabası. Öyle masanıza radyasyon emici kaktüscükler koymak da işe yaramaz. 

İşte tüm bu sıkıntıları çeken ve adeta şehir hayatından bezmiş bir hale gelen bendeniz, hafta sonu süper bir keşif yaptım. İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde adeta bir vaha buldum. Tüm bu bel, boyun, ve bilimum uzuvlarınızdaki ağrılarınızdan ve daha da önemlisi stresten kurtulmanın mucizevi yolu. Ne mi? "Okyanus terapisi", "infrared sauna" ve en ilginci de "tuz mağarasından" oluşan muhteşem üçlü!

Hiç tereddüt etmeden girdik Sense'in kapısından içeri, iş yerimden arkadaşım Arzu ile birlikte. Sense Renaissance İstanbul'un yöneticisi bizi kapıda karşıladı o sıcak gülümsemesiyle. Ve küçük bir tur atarken, bize Sense'i diğer benzer yerlerden ayıran bilgileri aktardı. Kendisi Londra'da bizzat kendisi test etmiş. Faydasını gördüğü için de, neden benim ülkemde de olmasın böyle bir şey diyerek, açmış bu merkezi İstanbul'un göbeğine.

Küçük turumuzda ilk durağımız "infrared sauna" idi. Bakın Sense'teki infrared saunayı, diğer saunalardan ayıran en önemli özelliği kullandıkları "kızılötesi ışınlar"mış. Hani o güneş ışınlarında zararlı olanlar dışında, almamız gereken yararlı ışınları var ya, işte infrared saunada vücudunuza bu ışınları uyguluyorlar. Ne faydası mı var? Sıkı durun şimdi! 4-5 km koşup da kaybedeceğiniz 300-600 kaloriyi yakıyorsunuz. Ne mi yaparak? Sadece oturarak. Üstelik sadece 20-30 dakikada. Var mı böyle güzel bir şey söyleyin. Dahası da var! Toksin, alkol, nikotin aklınıza gelebilecek tüm zararlı maddeleri vücudunuzdan atmanın yanında, selülitlere ve ölü hücrelerin temizlenmesine de yardımcı oluyor. Öyle kömürlü saunalardaki buhar buhar olup da, nefes alamaz hale de gelmiyorsunuz. Gayet fresh bir halde, teniniz yumuşacık olup çıkıyorsunuz. Ki oraya gitmişken, bu fırsatı kaçırmayıp ben de girdim infrared saunaya. Şunu söyleyeyim muhteşemdi...

Toksinlerden arınıp, kalorileri geride bıraktıktan sonra sıradaki durağımız "Okyanus Terapisi (Floating Therapy)"nin yapıldığı havuz idi. Size özel bir havuz düşünün, içi bildiğiniz okyanus suyuyla dolu. Üstelik yabancı kimse filan da yok. Diyorum ya "size özel". Epsom tuzu varmış içinde. Bu arada ben tuzun bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Epsom tuzu, sinir sisteminin rahatlatılması, cilt problemlerinin iyileştirilmesi, sırt ağrısı, kas gerginlikleri, vücuttan toksinlerin atılması gibi birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanılıyormuş. Magnezyum ve kalsiyum eksikliklerine de birebirmiş. Hamileler için özel programları da var. Her derde deva sizin anlayacağınız.

İçine girer girmez vücudum sanki havadaymış hissine kapıldım, uçuyormuşum gibi. Hafif mavi ışık da vermişler. Bir an kendimi uzay kapsülünde, yerçekimi olmadan boşlukta salınıyormuş gibi hissettim. Tek farkı üzerimde astronot giysisi yoktu, bikini vardı ve suyun içindeydim. Hayır bir şey değil, böyle izole, huzurlu ve de ıslak bir ortamda bir de sevgiliniz olsa yanınızda, hakikaten hiç ama hiç "stresiniz" kalmaz. Direkt yumuşacık olup çıkarsınız havuzdan. Oops! Yine daldım gittim havuzlu fantezilere..


Kendi okyanusumda Flipper misali yüzdükten ve sinirimi stresimi geri bıraktıktan sonra, en merak ettiğim yere geldik, "Tuz Mağarası". Kapı açıldı, veee... Karşımda bembeyaz, tavandan yere kadar tuzlarla kaplı bir oda vardı. Şaka gibi! Öyle sofralık tuzdan yapılmış değil arkadaşlar, evinizde denemeyin sakın. Bu tuzlar da epsom tuzu kadar özel, yüksek mineralli tamamen doğal tuzlar. Yerlerde kum gibi beyaz tuz var. İsterseniz kumsalda çıplak ayakla dolaşır gibi, tuzun üzerinde yürüyüp negatif enerjinizi de boşaltabilirsiniz.

Tuz mağarasında oturmak için koltuklar da koymuşlar, gayet rahat bir ortam. Oturup muhabbet ederken, tuz partikülleri püskürten cihazın yaydıklarını teneffüs ediyorsunuz. Ayrıca teniniz de absorbe ediyor. Halo, Yunanca da tuz anlamına geliyormuş. Halo therapy sayesinde bağışıklık sisteminiz güçleniyor. Astım, solunum yolu hastalıklarına da tavsiye ediliyor. Üstelik dediğim gibi rahat bir ortam olduğu için, çocuklarınızı da getirebilirsiniz. Onlar da tuz terapisinden faydalanabilir bu sayede. Ayrıca o kadar huzurlu bir ortam ki, her yer beyaz. Sanki kardan yapılmış bir eskimo evinin, "iglo"nun içerisinde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ruhunuza da iyi geliyor bu izole ortam. Tamamen kendimi sıfırladım diyebilirim size.

Ruhunuzun, şehrin stresi ve negatif enerjisi tarafından esir alınması yetmezmiş gibi, fiziksel olarak da mağlup edilmek fena halde canınızı sıkıyorsa, tavsiyem "Sense"e uğrayın.  Çünkü ben artık Sense'iz bir hayat düşünemiyorum...


Gitmek isteyenlere yol tarifi : Bağdat Caddesi'nde Kadıköy istikametinde giderken, Marks'n'Spencer'a gelmeden sağda. Saray Muhallebicisi'nin hemen üstü...

Fiyatları merak edenlere:

1 kişi için 40 dakikalık seans 80 TL - dilerse okyanus terapisi, sauna veya tuz mağarasından faydalanabiliyor. Sevgilinizle veya bir arkadaşınız ile giderseniz - 130 TL (kişi başı 65 oluyor).

Ben hepsini bir seansta denemek istiyorum diyenler ise, 60 dakikalık Full Detoks paketinden 110 TL'ye faydalanabiliyor. Yine eşiyle dostuyla gelene cazip bir indirim oluyor, 160 TL (kişi başı 80 TL). Seans 30 dakika havuz + 20 dakika mağara + 10 dakika Infrared sauna'dan oluşuyor.


Üye olup paket seans almak isteyenler, 4'lü veya 10'lu paketlerden yararlanabiyor. 4 seans alan 65 TL (260 TL) - 10 seans alan 50 TL (500 TL) paketlerden yararlanabiliyor.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Parti mi dediniz? Neredeeee?

Geçen Perşembe akşamı, çoğu iş çıkışı yaptığımız şeyi, yani İstanbul'un köprü trafiğinde boğuşarak ve tampon tampona aşk yaşayarak (artık adına ne denirse), cebelleşmeyelim dedik bir arkadaşım ile. Nasıl olsa evler yerli yerinde duruyor,  eh bekleyen koca ya da çocuk namına kimse de yok (neyse ki). Farklı bir şeyler yapalım, ne yapalım derken, aklıma Türkiye'nin en büyük mekan arama motoru Mekanist.net'in Asmalımescit Faces'teki partisi geldi.  Bir hafta kadar önce davetiyesi gelmişti. Miskinlikten ve de  üşengeçlikten,  "Amannn şimdi kim gidecek? Hem ertesi sabah erken kalkacağım. Alkol almaya kalksam. Eh arabayı ben kullanıyorum, fazla da içemeyeceğim. İçsem zaten, sonra ertesi gün başım zonklayacak. Suratım şişecek. En iyisi mi ben gitmeyeyim" diye düşünüp, burun kıvırmıştım..

Şimdi bana kalkıp şöyle demeyin, "Bekarsın, hesap soranın yok.  İşin var, çalışıyorsun. Kendi ayaklarının üzerinde duruyorsun. Daha ne istiyorsun?! Gez, dolaş, hayatını tadını çıkart". Arkadaşlar, geziyorum, tozuyorum. Çıkartıyorum hayatın tadını çıkartmasına da,  malum güne sabah ezanıyla uyandığım için, normalde haftaiçi gece dışarı çıkmamayı tercih ediyorum. Neyse sonuçta kendi kafamda yarattığım ve de büyütüğüm engelleri aşarak, o partiye gittik.

Giyimlerine bakılınca, çoğunluğun bizim gibi iş çıkışı koştur koştur geldiği belliydi evente. Yurdum insanı popülasyonunun, ağırlıklı olarak bayan olmasına karşın, inanmayacaksınız ama gittiğim bir organizasyonda bu defa erkekler çoğunluktaydı. Hayır canım, gay bar filan da değildi. Hem benim ne işim var gay barda?

Bu arada daha önce Faces'a gitmediyseniz, biraz da mekânı anlatayım size. Evet, Faces biraz küçük ve dar bir alana sahip, ama sevimli bir yer. Yemekleri gayet lezzetli, ve porsiyonları doyurucu. Çalışanlar güleryüzlü.  Bir Dj'leri var ki sormayın, Erkan Karaer! Süper güzel çalıyor, havaya girmemeniz imkansız. 90'lardan günümüze kadar hit olmuş, unutulmaz parçaları tekrar ve peşi sıra dinlemenin zevkine vardık sayesinde. Gidecek olursanız Çarşamba ve Pazar günleri hariç her gün Dj koltuğunda oturuyormuş Faces'in.

Saat 20.00 civarıydı mekâna vardığımızda. Hemen yemeklerimizi sipariş ettik, öncesinde de içkilerimizi söyledik. Bir "Martinisever" olarak, açılışı Votka Martini ile yaptım. Ama şunu söyleyeyim, barmenin hazırladığı içkinin, martini ile alakası yoktu. Adeta limon suyuna boğulmuş, votka ve vermut dry'ın çığlıklarını duymamak imkânsızdı. Bardağın içinde yüzen limon taneciklerinden gözlerimi alamadım. Her ne kadar zeytin yemiyor olsam da, o şık martini kadehinin içinde martini ile özdeşleşmiş zeytini göremiyor olmanın hüznünü yaşadım biran. Bu arada bayanlara ve de benim gibi çok ağır içkileri kaldıramayanlara ufak bir tavsiye, "Martini" için. Bence bir kadının eline bu kadar yakışan, bu kadar insanı seksi kılan bir başka içki yoktur. Üstelik martini ile zeytinin, kadehin içinde adeta sevişircesine birbirleriyle içli dışlı olmaları, sırf bu içkiyi içmenize sebep olmalıdır....

Baktım martininin ikincisi söylesem, ilki gibi çakma olacak. Ben de barmenin kendinden bir şeyler katamayacağı Miller söyledim. Onu da içtim, muhabbet koyu.... Saat ilerledikçe masalar kalktı, standlar çıkıverdi. Mekân bir anda cafe modundan, club moduna geçiverdi adeta. Derken en sevdiğim şey "shot"lar, parti sahibi Mekanist'in katılımcılara jesti olarak çıktı piyasaya. Allahım içtikçe yenisini veriyorlar, zaten renkli renkli minik minikler. Kaç tane diktim kafaya bilemiyorum. En son saymayı bıraktığımda 5 ya da 6 idi. Saat epeyce ilerlemişti, eh kafalarımız da iyiydi. Ertesi gün iş günü olduğu için, abartmayalım dedik ve kalktık.

Biliyorum tabi başıma gelecekleri, o kadar iç iç.. Eve girer girmez kendimi zor attım tuvalete. İçim dışıma çıktı. Evet, evde bekleyen ya da gece boyunca eşlik eden koca ya da sevgili olmaması gerçekten iyi oldu. Çünkü beni öyle kurbanlık inek gibi böğürürken görmüş olsaydı eğer, adama rezil rüsva olurdum. Gece öylece geçti, ama biter mi o kadar kolay? Hayır, tabi ki de.

Sabah başım zonklayarak uyandım. Allahım sağdan, soldan, her yönden bir ağrı ki sormayın. Geçmek bilmedi tüm gün. Taa ki eczaneye gidene kadar. Adeta "ertesi gün hapı" alan hatun kişilerin içinde bulunduğu ""Evet, dün seks yaptım. Ne var bunda? Sen hiç yapmadın mı?" ruh haline eş değer bir psikoloji ile eczacıya sordum, "Merhaba, eee şey ben biraz akşamdan kalmayım da, başım zonkluyor. İlaç ne önerirsiniz?". Eczacı çocuk adeta, şakkk diye uzatıverdi mucizevi ilacı (Alka-Seltzer). İçtim, sonunda rahatlamıştım..

Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar:

1- Şunu anladım, artık bir zamanlar Dr. Renaud Salatalık Kremiyle cildine bakım yapan o tazecik kız değilim. Bünye kaldırmıyor bazı şeyleri.  Senin neyine o kadar içmek kızım?

2- Mekanist.net'in partileri güzel oluyor, mutlaka Yılbaşı Rehberine de gözatmalı.

3- Ecza dolabından Alka-Seltzer'i eksik etmeyeceksin..

Mekanist ekibi, bu güzel akşam için teşekkürler. Siz bu işi gayet iyi biliyorsunuz..






















Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.