25 Kasım 2010 Perşembe

Bak çipil çipil...

Hafta sonu Uludağ'daydım. Hiç kar yoktu ne yazık ki. Fakat İstanbul'dan sonra temiz havayı solumak kadar güzel bir şey yoktu inanın..

Durun durun hemen Uludağ' geçmeyelim, biraz geri saralım..

Öncesinde sormayın, bir heyecan bir heyecan. Eh iki günlüğüne de olsa, İstanbul'dan ve hep bulunduğunuz ortamdan, iş olsun veya oturduğunuz muhit olsun ve hatta hergün gördüğünüz yüzlerden uzaklaşma fikri biranda insanı enerjiyle dolduruveriyor. Bu söylediklerimde kötü bir mana aramayın, bahsettiğim monotonlaşmışlıktan kaçma fikri, hepsi o. Zaten hepimiz aynı dertten müzdarip değil miyiz? "Tekdüzelik"..

Neyse valizler hazırlandı bir hevesle. Kiminle mi gittim? İşte orada bekar olup da, sevgilisi olmayanlar beni çok iyi anlarlar. Tatil zamanı gidecek kimseyi bulamazsınız, hele de yaşınız ilerledikçe seyahat ya da tatil arkadaşı bulmak gittikçe zorlaşır. Neyse ki benim de kendim gibi bahtsız bir arkadaşım var da, atlattık o sıkıntıyı.

Biz Q (ismini vermek istemeyen arkadaşım) ile bir çok kere tatile çıkmışızdır, yurtiçi ve yurtdışı. Her gittiğimiz tatilde de turla gidiyorsak eğer, bari kafa dengi tipler olsa da takılsak diye düşünürüz. Ama nerdeeeeeee? Geziye katılanlar ya yaşlı çiftler ve aileler olur, ya da gençtirler ama mutlaka sapları çöpleri vardır. Biz ne kadar umutlanırsak bu konuda, her seferinde o kadar hüsrana uğramışızdır. Arkadaşlar bakın bir değil, iki değil, bir çok kez bu böyle olmuştur. Bazen yukarıdan halimize bakıp, çok güldüğünü düşünürüm Tanrının. Hatta bu komploları sırf kendine eğlence yaratmak için hazırladığını da düşünmedim değil hani.

Neyse Uludağ'a da Ağaoğlu'nun düzenlediği bir organizasyon dahilinde gittik. Ağaoğlu'nun Ataşehir'deki satış ofisinde buluştuk cuma akşamı iş çıkışında, çünkü bizi götürecek otobüslerimiz oradan kalkacaktı. İnsanlar kalkış saati yaklaştıkça gelmeye başladılar. Q ile bende gözler fıldır fıldır tabi. Belki bu defa şeytanın bacağını kırarız ümidiyle, gelenleri izliyordurk. Gelin görün ki orada da aynı şey oldu. Doğru düzgün tipi bırakın, single birileri bile yoktu. Ne yazık ki kendi tezimi bir kez daha doğrulamanın hüznünü yaşıyordum, "iyiler kapılmış, geri kalanı da gay".  Yahu 4 otobüs gittik be kardeşim. Her otobüs en az 40 kişi alsa, eder 160. Eh hadi yarısı bayan olsa, az buz değil 80 erkek. Ama ne yazık ki istemediğimiz profil, "hepsi ashley". Allah'ım dedim, yine mi?

Akşam yapılan yolculuktan sonra, gece 1'e doğru Ağaoğlu My Resort Hotel'e vardık. Gece çorba ve mantı servisi varmış, ama ben tavukgillerden olduğumdan, o saatte gözüm ne çorbayı ne de mantıyı görüyordu. Yani tumba yatak olayına giriverdim.

Otelden de bahsetmek istiyorum size. Kısaca özetlemek gerekirse, Ali Ağaoğlu hiçbir şeyden kaçınmamış. Yemekler muhteşem, giriş katındaki şömine başı oturma guruplarının ihtişamını kelimelerle anlatamam. Gidip oturup şömine başına, kahvaltı sonrası Türk kahvenizi yudumlayıp, gazetenizi okurken yanan odunların çıtırtısını kendi kulağınızla duymanız gerekir. Bir de terasta sıcak su havuzu var. Ama olay havuzda değil, çatı camdan sera gibi olduğu için, düşünün kar yağıyor, siz sevgiliniz veya eşinizle ile sıcacık suya giriyorsunuz.... Öhö öhööööö. Anladınız siz işte, güzel yapmış oteli Ağam, eline sağlık.

Cumartesi günü Ağaoğlu'nun bizim için hazırladığı programda trekking, Mandıra'da yapılan leziz sucuk mangal partisi, akşam yemeği canlı müzük eşliğinde, sonrasında şömine başında canlı gitar dinletisi ile sonlanacaktı.

Aaa bu arada bizim otobüste benim eskilerden Yiğit'e benzeyen biri vardı, aslında iş yerinde de benzeyen biri var. Ne zaman iş yerinde görsem çocuğu, yani Yiğit'e benzeyeni, iywwwww oluyorum. Sonra bir an acaba herkeste onu mu görüyorum oldum ama, yok yok neyse ki arkadaşlarım da aynı fikirdeler. Yoksa bende öyle "kime, neye baksam seni görüyorum" etkisi bırakmış mühim bir insan değil. Neyse bizim otobüse binen çocuk da aynı Yiğit, "Çakma Yiğit". 3 kişi gelmişler, 2 erkek 1 kız. Zaten elle tutulur bir onlar vardı grupta. Ama aralarındaki ilişkiyi bir türlü anlayamadık Q ile. Yani kim kimin sevgilisi, diğeri ağabeyi mi? Peki hangisi? Bizim tahminimiz Çakma Yiğit single gelmiş, çipil gözlü kızla da öbür çocuk çıkıyor. Bir yandan da düşünüyoruz, "Vay beee ne abiler var? Kız kardeşi, erkek arkadaşı hep birlikte tatile çıkmışlar. Acaba sevgililer aynı odada mı kalıyodurlar? Yok artık, o kadar da değil!". Bu arada, evet Çakma Yiğit single gelmiş, tamam Yiğit'i beğenmişim vaktiyle, dolaylı olarak çakmasını da beğenmem lazım. Ama yok yok olmaz, gıcığım var orijinaline, çakmasına lüzum yok tabi ki de..

Cumartesi günü trekkingti gitardı derken bitti. Eh havuz bir hayal olarak kaldı tabi, zaten kar da yoktu hayali süsleyecek. Pazar sabahı erkenden uyandım, Q'yu uyandırmaya kıyamadım, zaten hastaydı. İndim kahvaltıya saat 9'a doğru. Masaya oturdum, 5 dakika geçmedi tam çaprazıma Çakma Yiğit ve ekibi geldi. Neyse ki çakma arkası bana dönük oturdu. Kız ve sevgilisi olduğunu düşündüğüm çocuk da onun karşısına, yüzleri bana dönük oturdular. İşte o anda fark ettim, çipil çipil gözleri olan kız, aslında sevgilisi olduğunu düşündüğümüz çocuğun kardeşi idi. Eh yani çakmaya bakmaktan, ben diğerlerine dikkat etmemiştim ki. Hem yan yana iken inceleme fırsatım da olmamıştı. Aynı çipil çipil gözler çocukta da vardı. Veee o da ne? O çipi çipil tatlı gözler bana bakıyordu. Herhalde tesadüf oldu gözlerimizin birbirine kenetlenmesi, diye düşünüp kahvaltıma devam ettim. Kafamı kaldırdım, yine çipil çipil. "Oy senin çipil gözlerine kurban! 12'de çıkış yapacağız otelden, şimdi mi bakıyorsun bana?" diye düşünüp, bakışlarına yine de karşılık verdim. Yazık o da hastaymış, kız kardeşi ilacını verdi. O arada benim kahvaltım bitti tabi. Daha kaç çay daha içebilirdim ki? Karnım lıkır lıkır oldu, zaten pek sevmem de çayı. Kalktım ne yapayım, zaten bakış bakış nereye kadar?

Geçtim oturma gruplarının olduğu tarafa kahvemi ve gazetemi de alıp. Sonra Q da geldi, kahvaltısını yaptıktan sonra. Anlattım olayları. Derken saat 12 oldu. Göremedim çoduğu o arada. Sadece valizler otobüse konulurken Çakma Yiğit'i gördüm. Gitti, geldiğimiz otobüsten başka otobüse bindi. Eh haliyle benim çipil gözlü de gitti tabi. Hain Çakma Yiğit! Yaptı yine yapacağını, ayırdı bizi. Bu arada abdala malum mu oldu ne? Bizim otobüsün lastiği patladı. Neyse ki mola yerinde otobüsler tekrar bir araya geldi. Ve biz karşılaştık, ama nafile.. Ne olabilirdi ki 5-10 dakikada? Son görüşüm oldu onu..

Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar:

1- Ağaoğlu My Resort Hotel'e mutlaka gidin.
2- Önyargılı olmayın. Gördüğünüz şey, aslında düşündüğünüz şey olmayabilir.
3- Elinizi çabuk tutun, girişken olun.
4- Orijinalleri ne ise, çakmaları da aynı olur.
5- Çipil gözlüm, bak yine bana çipil çipil...


Çipil çipil bakmak ne demek bilmiyorsanız:

"Çipil bir göz çeşididir. Çipil çipil bakmak şeklinde bir de fiil hali mevcuttur.Bilhassa renkli gözler için kullanılır. Burada önemli olan gözlerin biraz ufak hatta biraz da çekikçe olmasıdır. Tercihen kirpik uzunluğu da ortalamanın üzerinde olmalıdır ki, kişican gözlerini kırptığında insanın zihninde "kip..kip..kip.." efekti oluşsun. İşte böyledir çipil göz!pek sevimli,pek bir eğlencelidir.. " (Tanım itü sözlükten alıntıdır.)





5 Kasım 2010 Cuma

Bir zamanlar genç, adaleli bir Cenk var imiş...

It's just a little crush
Not like I faint every time we touch
It's just some little thing
Not like everything I do depends on you

Jennifer Paige, Crush..

Dinlerken aldı beni götürdü üniversite yıllarıma. Sene 1997 ya da 1998. Bilkent günlerim, Ankara..

Küçükken ben böyle değildim. Yani bu kadar cesur, dobra, duygularını kolayca ve çekinmeden ifade edebilen. İşte o yıllarda platonik aşklarım oldu, olmadı değil. Bakın bir tanesini anlatayım.

Okuldan en yakın arkadaşım Müge idi. O Ankaralı idi, ailesiyle yaşıyordu. Bense ailem dağıtabilme potansiyelimi öngörerek ayrı eve çıkmama izin vermediği için, Bilkentin kampüs içindeki yurtlarında kalıyordum. Bilkentli olanlar bilir, 76. yurt. Hani merkezde, tam tepede olan. Hoş bu yurtlar da bildiğiniz yurtlardan değildir, o da ayrı bir konu.

Üniversite yıllarım az okula gidip, çokça eğlenmekle geçti diyebilirim. Partiler, gezmeler, saat sınırı yok, hesap soran yok. Gençlik işte.. Yani anlayacağınız Ankara'da öğrenci olmanın, hele de aileden uzakta olmanın tadını epey çıkardığımı söyleyebilirim.

Bilkent şehir merkezinden biraz uzakta olduğu için, gece dışarı çıktığımızda, arkadaşım Müge sağ olsun evlerinde ağırlardı beni. Bu hep böyle olmuştu önceki senelerde de. Anne ve babası da şeker insanlardı, sorun olmazdı. Bir de Müge'nin daha önce hiç görmediğim bir ağabeyi vardı.  Bizden 2-3 yaş büyük olduğunu, üniversiteyi Amerika'da okuduğunu ve İspanyol bir sevgilisi olduğunu bilirdim, hepsi o kadar. Mezun olup Türkiye'ye geri dönmüştü o yıl. Tabi ben daha önceden hiç görmediğim için, eh Müge de çok çok güzel bir kız olmadığı için, Cenk'in de az çok Müge'nin erkek versiyonu olduğunu düşünmüştüm. Rahat rahat söylüyorum fark ettiğiniz değil mi? Çünkü Müge daha sonra bana küstü. A bir de böyle şeyler vardır kızlarda. Yok küserler, kapris yaparlar, trip atarlar, kıskanırlar filan. Neyse şimdi o konuya girmeyeceğim.

Yine dışarı çıktığımız bir gece, Müge'lerde kaldım. Gece ne kadar geç yatarsa yatsın, erkenden kalkanlardanımdır. İşte o sabah da gözümde çapak, saç baş darmadağın, hala alkolün etkisinde bir hal ile, ve hatta akşamdan kalma bir makjayla kaldığımız odadan çıktım. Tanrım, bir de ne göreyim!! Karşımda sadece üzerinde boxer'ı olan, yarı çıplak, adaleli, dip diri yanık tenli vücuduyla Cenk! Allahım dedim kendi kendime. Yoksa bir rüya mıydı? Eğer bu bir rüya ise, ben neden şebek gibiyim? Ne yapacağımı, kafamı, hatta tüm bedenimi nereye saklayacağımı şaşırmıştım. Ama nafile, kabak gibi karşısındaydım. Yüzünde garip bir ifade ile (sanırım beni o halde görünce dehşete düştüğünden, eee tabi adam İspanyol hatunlara filan alışık), bana günaydın dedi. Hebele hübeledikten sonra, ağzımdan günaydına benzer ama düşük volumeda bir ses çıktı. Olay yerinden kaçarcasına kendimi tuvalete nasıl attığımı bir ben bilirim, bir Allah ve ne yazık ki bir de Cenk.

Sonra cep telefonuma koştum, İstanbul'daki ablama mesaj atmalıydım. "Mügenin abisini gördüm, yarı çıplaktı. Salyalarımı toplayamadım.", attığım mesaj bu idi, fakat yolladığım kişi ablam değil, Müge'nin ta kendisiydi. Müge'nin odadaki cep telefonundan mesaj sesini duydum, koştum. Ama Müge çoktan uyanıp, okumuştu. Ne mi oldu? Sadece rezil oldum tabi. "Benim tüm arkadaşlarım aşıktır zaten abime, dert etme" deyip, güldü. "Allahım, şebekten de öte bir müsibettim ben" diye düşündüm. Ama aşık bir müsibet, ilk görüşte aşık olmuş bir şebek..

İlk karşılaşmamızdı bu, ama son olmayacaktı. Bir şekilde kendimi göstermeliydim, yani geçen sabah gördüğü şebek olmadığımı ispatlamalıydım, ama nasıl? Her Müge'lere gidişimde bir süs, bir kokoşluk anlatamam. İşe yaradı mı peki? Tabi ki hayır. Artık gerçeklerle yüzleşmiştim, sadece bir hayaldi benim için. Yıldırdı mı bu beni ? Hayır!

Yine nadiren girdiğim derslerden birinden çıktıktan sonra Arjantin Caddesindeki Cafemiz'e gittik Müge ile. Sonrasında bir şekilde evlerine gitmeliydim, hani bir kere göreyim hesabı. Ne yaptım biliyor musunuz? Cenk'in albümlerinden bir fotoğrafını gizlice aldım. Ve cüzdanımda sakladım o fotoğrafı. İnanabiliyor musunuz? Asıl şimdi duyacağınıza inanamayacaksınız. Yine yatıya kaldığım bir akşamın sabahı, lavaobada dişlerimi fırçalıyordum. Ve işte o anda aklıma bir fikir geldi, hayallerimde yaşattığım bir sahneyi düşünerek, Cenk'in diş fırçasını ağzıma soktum. Neden böyle bir şey yaptığımı inanın ben de bilmiyorum. Ne kadar hastalıklı düşüncelere sahipmişim tanrım. Hatta bununla da yetinmeyip, Cenk'in evde olmadığı bir gece, gizlice odasına girip, yatağına uzandım. Sadece uzandım, tamamen masumane düşüncelerle.

Kim bilir şu anda Cenk ne yapmaktadır? Tesadüfen bu yazdıklarımı okusa, ne yapar? Ağzını mı çalkalar mesela? Ama üzgünüm, bunun için çok geç. :))) 

Ya işte böyle. Bir zamanlar kendi çapımda, ucubece hareketlerde bulunmuşum, kabul ama vallahi zararsızdım. Hatırladıkça gülüyorum.. Hepimizin böyle acayiplikler yaptığı dönemler olmuştur illa ki, değil mi? (Evet olsun bari cevabınız da, kendimi daha da garip hissetmemeyeyim) Şimdi mi? Hayır tabi ki de, böyle şeyler yapmıyorum. İhtiyaç da duymuyorum zaten, diyerek havamı da attıkdan sonra, ne diyelim?

It's just a little crush
Not like I faint every time we touch
It's just some little thing
Not like everything I do depends on you

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.