26 Ekim 2010 Salı

Hızlı ye(me), hızlı seviş(me)!

Bu aralar yazasım var, sevgili okuyucum. Yani formumdayım anlayacağın üzere. Konu da var aslında yazacak da, içlerinden seçim yapma kısmı zor olanı. Şey gibi bu, yemek yapacak malzemen vardır da, ne pişireceğine bir türlü karar veremezsin..

Kafamı çevirip cama, şöyle bir dışarıya baktım da. İstanbul'un sıkıcı, ve de kasvet verici havasıyla  bir gün daha... Hava böyle olunca, nedense bende yeme eğilimi ortaya çıkıyor. Yiyorum, yiyorum, yedikçe yiyesim geliyor. Aç olduğumdan değil, can sıkıntısından işte. Sana da olur mu böyle?

Yemek dedim de bak aklıma ne geldi. Sen de dikkat ettin mi, erkekler neden homini homini yemek yerler? Hmmm eğer sen bir erkeksen, kendini düşün bir bakalım. Nasıl yemek yersin?

İyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Ayrıntılara dikkat ederim, zaten bu özelliğimi yazılarımdan da anlamışsındır az çok. Dün yemek yerken yine bir gözlemde bulundum. Erkekler hızlı yemek yiyorlar, sanki kaçıran var önlerinden. Ya da acaba biz bayanlar mı yavaş yiyoruz? Dikkat mi ediyoruz nasıl görüneceğimize yemek yerken? Çıtkırıldımlık demeyelim buna. Oysa hızlı yemek yiyip, adeta elektrikli süpürge gibi yemekleri midesine indiren bir erkeği izlemesi ne kadar nahoş bir manzara, öyle değil mi? Bir de yerken görsel efektler yetmezmiş gibi, ses efektleri de ekleniyorsa eğer, değmeyin keyfine beyefendinin. Hızlı yemek yeme yarışmasında değiliz. Eeee tazmanya canavarı da olmadıklarına göre, ne aceleleri vardır ki erkeklerin? Halbuki yemeğin tadını çıkartmalı, her lokmayı hazmetmeli, damağında bıraktığı tadın keyfine varmalı yerken. Ayrıca karşındaki insana da eşlik etmeli. Hem canım, yemek için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi yiyoruz? Değil mi ama? 

Bir yerde okumuştum, hızlı yemek yiyen erkekler yatakta da hızlı olurmuş. Canım böbürlenecek bir şey söylemiyorum. İyi anlamda "hızlı" değil. İşini bitirip, partnerini önemsememeleri bakımından. Kim neye dayanarak bu sonuca varmış bana sorma. Ben sadece bilgi paylaşıyorum seninle. İnanıp inanmamak sana kalmış. Ama düşünürsek eğer, her ikisinin sonucunda da bir "doyum noktasına ulaşma" durumu söz konusu. Nasıl ki her lokmada ayrı bir tat var ise, aşk yaparken de her öpücükte, her dokunuşta ayrı bir zevk vardır. Nasıl ki her parçayı ağzında yavaş yavaş çiğneyip, sonra yutuyorsan, her sarılma da, her göz göze geliş de, parmaklarının birleştiği an da, o denli yavaş olmalı. İz bırakmalı, kendini anımsattırmalı..

Olaya bir de bu yönünden bak, sevgili okuyucum. Şimdi söyle bana, yemeğini hızlıca yiyip bitiren ve masada partnerini öylece bırakan bir erkeğin, yatakta kendini tatmin ettikten sonra, sırtını dönüp yatmasından ne farkı vardır?

23 Ekim 2010 Cumartesi

Üç vakte kadar....

Doğamız gereği ileride bizleri nasıl şeylerin beklediğini, geleceğimizin nasıl olacağını merak eder dururuz. Tamam bayanlar belki biraz daha fazla meraklıdırlar gelecekte onları neleri beklediğini öğrenmeye, ama erkekler de en az biz kadınlar kadar ilgi duyarlar. Hiç burun kıvırmayın beyler, "Hayır canım işim olmaz" da demeyin hiç. Yemeyiz...

Flashforward dizisini izlemişsinizdir belki. Kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bilimsel bir deney sonucunda, dünyadaki tüm insanlar aynı anda karartma ( blackout ) yaşıyorlar. Yani herkes o anda uykuya dalıyor ve ileride yaşayacakları hayatlarına dair kesitler görüyorlar. İşin garibi gerçekten de oluyor, o bir kaç dakikada gördükleri şeyler..

Tabi bizim hayatımızda böyle insanın kan dolaşımını artıracak, efendime söyliyeyim vücudumuzda adrenalin salgılatacak ve de monoton hayatlarımıza renk katacak şeyler olmuyor maalesef. Eee bu durumda geleceğimizi nasıl öğreneceğiz, merakımızı nasıl gidereceğiz? Ne bileyim, hayatımın aşkıyla ne zaman karşılaşacağımdan tutun da, param olacak mı cebim dolacak mıya kadar binbir türde soruya nasıl cevap bulacağız? Tabi ki fal baktırarak..

Tamam, şimdi asıl olaya gelelim. Her ne kadar bu işlere fazla meraklı olmasam da, ve de inanmasam da, büyük konuşmamak gerekirmiş, bunu öğrendim. İtiraf ediyorum. Ne kadar utanıp sıkılsam da, yaptım. Evet, geçen hafta pazar günü paralel evrende çok yakın tanıdıkları olan Serkan'a gittim. Evet, evet o bir falcı. Methini çok duymuştum, gitmek o güne kısmetmiş. Şunu da belirteyim, "fallara kalmış geleceğime, göz yaşı dökeceğim" modunda falan değilim, yanlış anlamayın. Merak işte, sadece merak..

Gittiğimiz yer bir cafe idi esasında. Girişte tabi söylemek gerekiyormuş Serkan için geldiğimizi, biz de öyle yaptık. Kahvelerimiz hemen sonrasında geldi. Aslında hiç de sevmem kahveyi, ama ucunda fal olunca mecburen... Bir yandan kahvemi içiyorum, ama içerken de hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum hayatımla ilgili. Niye mi? Eee neden olacak, Serkan'ın paralel evrenden tanıdığı o "üç harfliler" düşüncelerime girip, kopya çekmesinler diye. Biliyorum, saçma bir düşünce ama, zaten olay da öyle değil mi? Neyse ben hala beynimle cebelleşiyorum düşünmemek için, bir yandan da Gönül'ün anlattıklarını dinliyorum. O kadar zor ki hem birini dinleyip, hem de aklınızdan bir şey düşünmemeye çalışmak anlatamam. İnanmıyorsanız, siz de deneyin. Hale bak, altı üstü kahve falı baktıracağım, pazar pazar girdiğim strese bak! Tabi bu daha başlangıçtı.

Bizden önceki kızların seansı bitmiş, beni çağıdılar "Serkan Bey biraz sonra sizi alacak". Zaten kahvemi bitirmiştim ben de. Ama öncesinde yapmam gereken şeyler vardı. Ne mi? Fincanı kapatmanın bir üslubu varmış. Fincanı kapağa kapattıktan sonra, içe doğru çevirmek gerekirmiş. İçe olursa sizinle ilgili olurmuş, dışa olursa sizinle alakasız olurmuş falan filan. Bir de düşünerek kapatacakmışsınız, konsantre olup. Haydeeee! Ben zaten deminden beri bir şey düşünmemeye çalışmaktan beynime zulüm etmişim. Şimdi de bir anda her şeyi düşünmeye mi zorlayacağım? Allahım ne düşünsem, hangilerini düşünsem, kimi kimleri düşünsem? Bu kadar kısıtlı sürede ne düşünsem ki? Neyse düşündüm artık bir şeyler, yani sanırım düşündüm. Fincanı da düşürmeden içe doğru kapattıktan sonra, yürümeye başladım Serkan'ın odasına doğru. Oda, evet bildiğiniz oda. Kapalı dört duvarı olan, tamamen isole bir oda. Sadece Serkan, siz ve üç harfliler.. 

Bir de yolu gösteren diğer adam demez mi "Evet, bir sonraki kurban sizsiniz" Ya ben zaten ürkek bir kişiliğimdir böyle doğaüstü olayalara karşı, sen kalkmış bana ne diyorsun be adamcağız? Korku filminde gibiydim adeta. Sonunda odanın kapısını açtım vee.. "Acaba bir şey düşünmeli miyim? Neredeler şu anda? Neremdeler? Bir ağırlık çöktü sanki üstüme.. Ya beni takip ederlerse, ya evime gelirlerse!! Vazgeçtim deyip kaçsam mı odadan? Offf Elif, çok korkaksın, otur da dinle!" Bunlar odaya girmem ile masanın yanında benim oturmam için bekleyen sandalyeye kadar olan iki adımlık mesafede beynimler geçenlerdi tabi.

Serkan'ı görünce açıkcası çok şaşırdım. Yani tamam, fal bakan biri nasıl görünür ki diyeceksiniz şimdi. Vallahi Serkan gayet normal biriydi. Konuşmasıyla, tavırlarıyla normal bir erkek. Önünde tarot kartları, boş kağıtlar ve kalem vardı. Adımı ve yaşımı sordu. Ve kağıda söylediklerimi yazdı. Sonrasında söyledikleri inanılmazdı. Şak diye ne işle uğraştığımı söyledi. Allahım dedim, neler oluyor? Sonrasında şakır şakır saydı. Fincana ya da tarot kartlarına bakmadı bile. İnanamazsınız. Diyorum ya, paralel evren, tanıdıklar, hani üç harfli... Saydıkça saydı, yazdıkça yazdı. Yazdığı kağıdı da elime tutuşturdu. Ve dedi ki "Bu tarihlerde bunlar olmazsa, ben buradayım bir yere gittiğim yok". Bu kadar da emin kendinden. Bakalım, yaşayıp göreceğiz. Kusura bakmayın neler söylediğini anlatamam. Sadece olup olmadığına dair bilgi veririm merak etmeyin. Tabi Serkan'ın adresini de.

İşte böyle... "Fal", bakın tersten okuyun bir. Evet, hepsi birinin ağzından çıkan "laf" işte. Olur olmaz, kim bilir. Şu meşhur cümleyi biraz değiştirerek, yazımı bitereyim.

"laF"a inanmayın, "laF"sız da kalmayın...





15 Ekim 2010 Cuma

Faydalı arkadaş mısın, yoksa sadece arkadaş mısın? Nesin sen, ne?

Geçen gün cep telefonumu evde unutmuşum. Evden çıktıktan sonra fark ettim. Geç kalmamak için de dönmeyi gözüm yemedi doğrusu. Bütün gün eksikliğini hissettim. Gözüm hep ofisteki masamda duran, cep telefonumu koyduğum yere gitti. Fakat boştu.  Meğer ne kadar önemli bir yere sahipmiş sevgili cep telefonum hayatımda. Onsuz kendimi adeta çıplak gibi hissettim. Hatta şöyle söyleyeyim, bir erkek arkadaşımın olmaması bile bu kadar "loser" hissettirmemişti bana kendimi. Ve şunu anladım, ben bir "bağımlıyım"..

Bağımlılık farklı şekillerde karşımıza çıkabilir aslına bakarsanız. Canım ben burada sizlere alkol, sigara, uyuşturucu vs bağımlılıklardan bahsetmeyeceğim tabi ki. Mesela bende sevmeye karşı bir bağımlılık vardır. Hep sevmeyi seven bir insan olmuşumdur. Sevilmekten daha çok, sevmeyi severim. Sevecek biri olmadı mı hayatımda, boşlukta gibi hissederim kendimi. "Addicted to love"...

Bir de addicted to sex durumu var ki, son zamanlarda farklı farklı kılıflara büründü. İsimlendirmeleri günden güne çeşitleniyor. Eskiden sadece "fuck buddy" (FB, yatak arkadaşı) denilen ilişki durumu var iken, şu sıralar "friends with benefits" de (FWB, faydalı arkadaş) revaçta. Nasıl mı? Anlatayım da dinleyin bakalım Şehirli Kız'ın bakış açısından..

Dikkat ettiniz mi hiç etrafınıza, ne kadar çok yalnız insan var değil mi? Hepsi de gayet kaliteli, düzgün, bakımlı, dışarıdan bakınca mükemmel görünen, ama yalnız..

Malum günümüz yaşantısında bireysel hayat, hiç şüphe götürmez ki ön plana çıktı. İşte bu durumdan mütevellit, efendim birine bağlanmak, sadakat, aşk, tek eşlilik, ve de dedicated olma durumları hoppp rafa kalktı. Bağlılığın yer almadığı, bireysel, bencil ve ihtiyaç giderme odaklı yaşamak aldı başını gitti. İhtiyaçtan kastim, tabi ki seks.. Bunu yapanlar o çok eleştirdiğimiz erkekler de değil sadece. Artık hem cinslerim de yapar oldu. Bu kişiler geçmiş ilişkilerinde bir şekilde yara almış, ya da büyük bir darbe yeme sonucu travma geçiriyor da olabilirler, kim bilir. İşin psikolojik tarafını çok da deşelemeyeceğim. Ama bakın dikkat edin, bu insanlar duygusal tatmini bulamadıklarından, çok yönlü bir hayatları vardır. Piyasa insanıdırlar, yani sosyal yaşantıları çok gelişmiştir. Partiler, davetler... Spor yaparlar deli gibi. Ya da bilumum aktivitelere katılır, çeşitli hobilere merak salarlar. Sebebi gayet net, yalnız kalma korkusu..

Erkeklerin zaten doğaları gereği pek de tek eşlilik ve bağlılık taraftarı olmadıkları yönündeki görüşlerimi daha önceki yazılarımda da değinmiştim. (Belirteyim herhangi bir suçlama yok burada. Okuyunuz önceki yazılarımı karar vermeden önce.) Peki ya kadınlar? Ne zaman vazgeçtiler pembe panjurlu ev hayallerinden? Acaba battı balık yan gider mi dediler, yoksa yanlız olacağıma öyle ya da böyle gelir geçer biri olsun hayatımda mı dediler? Ya da feminist bir yaklaşımla, bizler eşitiz madem, bunu ben de yapabilmeliyim mi dediler, ve yahut sadece fiziksel ihtiyaçtan mıdır artık orasını bilemiyorum. Özetle artık piyasada "no strings attached" kavramını kendine yaşam felsefesi edinmiş kadın ve de erkekler mevcut orası kesin.

Gelelim FWB ve FB'ye...

Fuck buddy'yi bilmeyen kalmış mıdır? İlk Vanilla Sky filminde duymuştum bu tabiri. Cameron Diaz direksiyonda, hani arabada Tom Cruise ile seyir halinde iken duvara toslamadan az önce kullanmıştı bu kelimeleri. Yine de bilmeyenler ve de filmi izlemeyenler için özet geçeyim, FB adından da anlaşılacağı üzere sadece yatak arkadaşlığı yapan, birbirinden ilişki anlamında bir beklentisi olmayan kişileri ifade ediyor. Yani daha açık bir ifadeyle, bu kişiler sadece seks için bir araya gelirler. Birlikte öyle sinemaya gitme, yemek yeme, arkadaş ortamına girme gibi aktiviteleri yoktur. Tek bir aktiviteleri vardır, o da yatakta yapılan türden. Hepsi o..

Friends with benefits ise, kanımca fuck buddy'yi çok duygusuzca bulup da araya biraz daha duygu katsak acaba ne olur, diye düşünenlerin geliştirip, yürürlüğe koyduğu bir durumdur. Anlayacağınız üzere, bu kişiler bir adım daha öteye gitmiş hem arkadaş olarak görüşebilme yetisine sahip olup, aynı zamanda da yatakta bir takım aktivitelerde bulunan, (en can alıcı nokta burası) ama asla sevgili olmayan ve de olmayacak kişilerdir. Yani özünde yine "no strings attached" kavramını barındırdığı hususuna dikkatinizi çekmek isterim.

Peki ya geri kalanlar? Senin, benim gibi sevmeyi ve sevilmeyi sevenler?

Ben kendi açımdan cevap vereyim bu soruya. Sipariş verir gibi, o akşamki yalnızlığımı dolduracak kimseyi  telefon rehberinden seçmek kadar basit olmamalı hayat. Kolaya kaçmamalı. Gerekiyorsa sorumluluk alabilmeli insan.

Ben ümidimi kaybetmedim, inanmaya devam ediyorum.  Sen de öyle yap..

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.