24 Şubat 2010 Çarşamba

Bir rüzgar esti. Bir masaldı bitti..

Rafet El Roman'ın şarkısını dinliyordum arabada. O şimdi çok uzaklarda... Daldım bir an. Bu şarkı aldı götürdü beni eski günlere, uzaklara...

Aşk tatlı bir rüya
Ufak bir dünya
Gözlerde başlar kalplerde yaşar...

İşte bizim aşkımız da öyleydi, gözlerde başlamıştı. Tatlı bir rüya gibiydi adeta. Uyanmak istememiştik. Şimşek gibi çakıp gönlümüze düşmüştü...

Aşkı daha önce bir çok kere yaşadığımı sanıyordum. Meğer ben önceleri aşkı hiç yaşamamışım, hiç tatmamışım. Onu tanıyana kadar. O güne kadar..

Hani olur ya gözleriniz kenetlenir, sanki o an sizden başkası yoktur tüm dünyada. Sadece siz ve o. İşte öyle bir andı bizimkisi. Tekrarı belki de bir daha olmayacak kadar özel ve eşsiz bir andı o an. Sanki ezelden beri biz birbirimizindik. Sanki hep bu anın gelmesini, karşılaşmayı beklemiştik. O an geldiğinde de gözlerimizi birbirimizden ayıramamıştık. İlk karşılaşmamızdı bu. Tamamen tesadüfiydi. İkincisi olacak mıydı bilmiyorduk..

Yaklaşık bir ay boyunca gözlerim onu aradı. Derken bir gün yine karşılaştık. İsimlerimizi bile bilmiyorduk birbirimizin. Söylediği ilk söz "Nerelerdeydin?" olmuştu. O an dünya durmuştu ya da ufak bir dünya oluvermişti. Biz de bu ufak dünyanın Adem ile Havva'sıydık..

Siz hiç karşınızdaki insanın gözünün içine bakıp da, uçsuz bucaksız bir derinlik ve o derinliğin içinde yalnızca kendinizin olduğunuzu gördünüz mü? Sadece siz... İçinizde, kalbinizde, sözlerinizde, gözlerinizde yalnızca tek kişiyi yaşattınız mı? Uğruna sonsuzluğu bile vadetseler vazgeçmeyeceğiniz ve aynı şekilde sizden hiç bir değer karşılığı vazgeçmeyecek birini tanıdız mı? Hiç nefes gibi soludunuz mu birini? O kişinin olmadığı bir yaşamı düşündüğünüzde, gırtlağınızda koca bir düğüm hissettiniz mi?

Size baktığında, öyle derin baktığında vücudunuzu saran o tutkuyu, başka hiç bir şey ile kıyaslanamayan o heyecanı hissettiniz mi? Tenine değdiğinizde tüm bedeninizi saran eşi benzeri olmayan arzuyu hissettiniz mi hiç? Tek vücut oldunuz mu hiç? Tek ruh?

Bütün bunları ne şanslıyım ki hissettim ben. Yaşadım doyasıya. Aşkın yüzüydü o. Aşktı o. Ta kendisiydi. Öyle sonsuz sevdim, sevildim ki. Fırat oldum aktım. Aktım gittikçe büyüyerek. Hiçbir şey zor değildi artık, hiçbir şeyin önemi yoktu. Tek önemli olan oydu, bizdik..

Rafet El Roman'ın dediği gibi, şiir gibi güzeldi. Film gibi geçti. Bir rüzgar esti...

O şimdi nerede mi?

O şimdi çok uzaklarda yok hayatımda
Hatıralarda
O şimdi çok uzaklarda rüyalarımda
Şarkılarımda

Bir masaldı bitti...

22 Şubat 2010 Pazartesi

Trene bakacak öküz aranıyor

Facebooka girdim sabah, gelen mesaj, yorum var mı diye. Bir de baktım ki, arkadaşlarımdan biri statüsüne şöyle yazmış; "Evlilik bir bardak süt için, evde inek beslemektir". Hoş bu laf aslında o kişinin ürettiği bir laf da değil, biri söylemiş. Bu şahıs da "İşte budur, beni anlatıyor" diyerekten atlamış, almış statüsüne yazmış. Hatta altına da yorumlar yazılmış desteklercesine, yazanlar da bayan üstüne üstlük. Sabah sabah ne oluyoruz dedim.

Okudum, sonra bir kez daha okudum. Bir bardak süt.. "İnek"..

Evlilikten yana olmayabilirsiniz, ya da evliliğin monoton bir hayat biçimi olduğunu da düşünebilirsiniz. İnsanların düşüncelerine, yaptıkları seçimlere lafım yok. Fakat yani durumun ifade ediliş biçimi hakikaten rahatsız edici. Yazamadan edemedim.

Evlilik ve "evde inek beslemek"???  Evleneceğin kişi sevdiğin insan olacak, sana değer verecek, kötü zamanında dahi orada olduğunu bileceğin kişi olacak. Çocuklarının annesi olacak o kadın, tıpkı senin annen gibi. Sen kalkıp da ona "inek" sıfatını layık görüyorsan eğer, kusura bakma ama sen, aşık olmayı da geçtim, herhalde hiç sevmemiş, sevilmemiş, kimseye değer vermemişsin. Hatta hayatın boyunca kimse de sana gerçek anlamda değer vermemiş olsa gerek. Böylesine hissiz söylemlerde bulunan kişi, kanımca insani duygulardan nasibini alamamış, her şeyi yüzeysel sanan ve hayatını öyle yaşayan biri olsa gerek. Ya da birinden öyle bir tekme yemiş ki, acısını hala hissediyor da olabilir. Kim bilir?

Evlilik sadece seksten ibaret mi sanılıyor da, bundan yola çıkılarak aşkla, sevgiyle birleşen bedenler içilen bir bardak süte benzetiliyor. Herhalde yaşadıkları ilişkiler, hani bir bardak sütü nasıl çabucak içer bitirirsiniz ya, işte o kadar çabucak olup bitiyor ki herşeyi de öyle sanıyorlar. Yazık, vallahi yazık.

Acaba hiç mi severek sevişmemişler? Tutkuyla, bedenlerini ve ruhları alev alev tutuşarak? Günlük, anlık, hatta saniyelik hislerin, sözüm ona heyecanların kendilerini kandırmalarına izin mi vermişler? Sonrası olmayan gecelerin?

Yaptıkları şey kendilerini kandırmaktan başka bir şey değildir aslında. Belki de asla sahip olamayakları "o kadının" hayalinden bile korkar olmuşlar da, kimseye, hatta kendilerine bile belli etmemek için ortaya aslında kendilerinin bile inanmadıkları kuru sıkı laflar atıp dururlar..

Böyle düşünüp, böyle yaşayanlar elbet bir gün bakacaklar etraflarına ve görecekler ki yapayalnız kalmışlar, yaşlanmışlar. 

İşte o yüzden bu tip insanlara diyecek iki çift lafım var. Dikkat edin de, bir bardak süt verecek ineğiniz bile olmadan, evinizde tek başına kalan "yalnız öküz" olmayasınız. Aslında düşününce yalnız kalmazsınız, sizin gibi öküz çok nasılsa. Hep birlikte bir sürü oluşturur, birlikte trene bakarsınız olur biter..

11 Şubat 2010 Perşembe

İlişki durumu: Vallahi çok karmaşık

Benim bildiğim insanın hayatında ya biri vardır, ya da yoktur.

Şimdilerde ilişki türleri çeşitlenmiş. Bizim bildiğimizin, en azından benim bildiğimin dışında yok efendim "karmaşık", bir de ne vardı "açık ilişki"ler türemiş..

Hele bu açık ilişki olayını hiç anlamıyorum. Nedir yani? Serbest dalış yapar gibi, farklı insanlarla görüşülebiliniyor mu? Herkes kafasına göre istediği kişiyle takılıyor mu? Eee o zaman neden birliktesiniz kardeşim? Başkasıyla olmak istiyorsan, niye ayrılmıyorsun? Yoksa bu aldatma olayını legal hale getiren bir paravan mı oluyor? Vallahi ben çözemedim. Hayır bunu kabullenen erkeği de, kadını da hiç anlamıyorum, anlamam da. O kadar geniş olabilene şaşarım sadece. Ha grup yapmışsın, ha açık ilişki yaşamışsın. Tek farkı eş zamanlı ve de aynı yatakta "yapmıyor" olmaları sanırım.

Yani tamam, ilişkide dürüstlük, arkasından dolaplar çevirmemek ve açık olmak önemli tabi. Ama yani "açık" olmaktan kasıt, herkese "açmak" olmamalı yahu.


Gelelim "karmaşık" olayına. Nasıl karmaşık? Ne anlamda karmaşık? Çözülemeyen bir durum mu var? Yani başlanmış da, bitme noktasına gelinmiş ama sonuna mı karar verilemiyor? Ya da sonlanmış da kopulamıyor mu alışkanlıklardan? Ayrılık sonrası sevişmeler... Hani yenisini bulana kadar tanıdık, bildik kollarda mı zaman geçiriliyor?

Hayır, karmaşık olan ne? Çözülemeyen ne? Ya da mesela ilişki başlamış ama daha yeni de, birbirlerini mi çözmeye çalışıyor bu arkadaşlar? Devam etmekte olan bir ilişki varken, piyasadan kopmamak ve olası adayları kaçırmamak adına uydurulmuş bir kılıf mıdır? Bakın şimdi bir soru daha geldi aklıma. Bu durumdan iki taraf da haberdar mı acaba? Yani sen süper güzel, asayişin berkemal olduğu bir ilişki yaşadığını düşünüp, saf saf pembe hayaller kurarken, vatandaş meğer "karmaşık" ilan etmiş ilişkiyi, senin haberin yok. Hatta şimdi moda ya, tutmuş Facebook'ta relationship status'üne "it's complicated" yazmış da olabilir. Kim bilir?


Kimse alınmasın, gücenmesin. Lakin gerçekten bilmiyorum, biri bana açıklasın istiyorum şu ilişki durumlarını. "Vallahi çok çok karmaşık"..

5 Şubat 2010 Cuma

Erkek adam dans etmeli mi?

Şehirli kız der ki; “Erkek adam” yapısı itibarıyla karizmatik, cool tavırlarıyla harmanlaşmış haleti ruhiye içerisinde olan, salgıladığı testosteron hormonuyla kadın kısmını ışığa salına salına gelen kelebekler gibi kendine çeken, insanda “Hmm bu erkek adam tarafından koruma altına alınmalıyım” hissiyatını uyandıran, hatta daha da öteye gidip “Beni sahiplensin” dedirten cinsten kişilere denir.

Eh tanım böyle olunca, erkek adam dans eder mi sorusunun cevabı da elbette ki “Hayır” oluyor. Kardeşim ne o öyle hobidik hobidik oynamak? Erkek adama yakışır mı hiç kıvırmak, bir oya yana bir bu yana kalça sallamak? Kalçasını kıvıracağı tek yer malum yer olmalı ve tabiî ki bunu başka kimseler de görmemeli.

Ben yakıştırmıyorum dans etmeyi erkeklere, var mı? Ama bakın salınabilir. Yani ayaklar zeminde sabit, elde kadeh, müziğin ritmine hafiften uyarak iki yana sallanabilir. Ona lafım olmaz. Lakin bir yere gittiğinizde kendini kaptırıp da dağıtan erkeklere kılım. Hatta bu konuda yaşadığım bir anıyı da yeri gelmişken paylaşayım. Hep derim ya bende hikaye çok. İşte bir tane seçmece, konunun anlam ve önemine de uygun..

Günlerden bir gün, yeni tanışmış olduğum bir beyefendi ile ilk yalnız buluşmamıza gideceğiz. Malum ben öyle romantik bir tip değilimdir. Ve de daha “dakka bir, gol bir” kıvamında hızlıca gelişen romantik anlar oluşmasından da pek hoşlanmadığımdan, mum ışığında başa başa yemek yemek yerine, cumartesi akşamını kalabalık bir mekanda içkimizi yudumlayıp müzik dinleyerek geçirelim dedik. Bu arada bahsettiğim muhterem şahıs, Latin dansları ile çok ilgilenen, hatta derslerini alan biriydi. Ama tabi insan ne düşünür bu bilgiyi alınca? Herhalde ders aldığı kursun düzenlediği Latin gecelerinde filan, sınıf arkadaşlarıyla hep birlikte dans ediyorlardır. Yani concept “Latin” olduğunda hünerlerini sergiliyordur. Fakat külliyen yanılmışım..

Neyse gittik mekana, cumartesi gecesi olması dolayısıyla epey kalabalık. Durduk bir standın başında, aldık içkilerimizi. Önce slow parçalar çalıyordu, derken saatler ilerledikçe müziğin temposu da haliyle arttı. Bir de ne göreyim, bizim ki kendine yer açmaya başladı kalabalığın arasında. İşte o an anladım yanıldığımı! Dedim ki kendi kendime, “Elo kızım, korktuğun başına gelmek üzere. Hazırlıklı ol!” Tanrım bir kabus başladı ki sormayın. Biran için kendimi, 1977 yapımı Saturday Night Fever filminin bir karesinde, filmin esas kızı Stephanie imişim gibi sandım. Karşımdaki de Tony Manero’nun (John Travolta) ta kendisiydi. Allahım, o ne figürler!! Latin dansının pop ile harmanlaşmış Türk uyarlaması. Kaçmalıydım oradan, uzaklaşmalıydım hemen. Fakat yapamadım, tek yapabildiğim kafamı deve kuşu misali kadehlere gömmekti. Kendimi içkiye verdim. Bir ilk buluşma bundan daha kötü olamazdı. İnsanlar garip garip ve dönüp dönüp bakıyorlardı. Aslında tuhaf dansından ötürü ona mı bakıyorlardı, yoksa ürkmüş bir ceylan ifadesiyle dudakları büzülmüş bana mı? Neyse sonunda tipimi fark etti ve bana bir sorun mu var diye sordu. Ee ben de açık sözlüyümdür, “Evet var” dedim. “Sorun sensin, dans etmeden sabit dursan olmaz mı lütfen?” Çok şaşırdı bu tepkime, oysaki yaptığı figürlerle kalbimi çaldığını, beni yürekten fethettiğini sanıyordu. Fakat o da bu konuda yanılmıştı. Sonra ne mi oldu? O kabus gecenin ardından bir daha görüşmedim kendisiyle.

Tüm bu anlattıklarımdan çıkacak anafikir; "Erkek adam ağır olmalı, istifini bozmamalı müziği duyunca". Bırakın pistleri gerçek “dansçılara”, onlar göstersinler maharetlerini. Kızlar sevmez öyle yanında çok kıvıran erkeği. Rick Martin hariç, hoş onun da cinsel tercihi belli..

Karizmatik olmak istiyorsan, yahu sen beni, Şehirli Kız’ı dinle. Al kadehi eline, yerinde yaylan olsun bitsin...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Hayatımız olmuş kopyala yapıştır

Sabah gazetede okudum, sinirim bozuldu. Nasıl bozulmasın?

Seda Sayan varya hani malum sabah kuşağında abuk subuk, saçma sapan konu ve konuklarıyla bir nevi Güzin ablacılık oynayan, "Ne var anam? Ne böğürüyon?" tarzı konuşmalarıyla kültür seviyesini gösteren "şarkıcı" hanımefendi. İşte kendisi zayıflama ilacı olan Elma Krom mudur nedir, onun reklamlarından 1 milyon dolar almış. O da yetmezmiş gibi oğluyla oynadığı ve sevgili çıtır kocasının da reklamın jingle'ını besteleyip sözlerini yazdığı Lays marka patates cipsi ( bu arada ben de reklamını yapıyorum, bana da para versinler) reklamlarından da 2 milyon dolar almış. Kim bilir Pepsi reklamlarından ne kadar alıyordur?

Vallahi pes! Biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Kültürsüz aptal saptal insanlar dünyanın parasını götürüyor, biz de ömrümüzü burada habire copy paste ya da düşeyara yapmakla geçiriyoruz.

Allahın kırolarının gerizekalı filmlerine gidiyoruz (kendimi tenzih ediyorum, asla izlemedim izlemem de), gişe hasılatı kırdırıyoruz. Cepleri dola dola hangi arabayı alacaklarını şaşırıyor tiplerin. Evet Şahan Gökabakar'dan bahsediyorum. Adamda ne kültür, ne fizik..

Fiziki olan da işte özel yemeklere gidip karşılığında 200.000 USD alıyor. Kim mi? Kıvanç efendi tarife yapmış kendisine. Hoş bunun da bir adı var, ama ben söylemeyeyim şimdi burada. Ayıp olur.

İnsan bunları gördükten, duyduktan sonra kendi kendine sormadan edemiyor haliyle. Ne için çalışıyoruz ki biz? Adamlar 2 dakika görünecekleri reklamlardan milyonları götürüyorlar. Biz de güya Türkiye'yi kalkındırmak için 9 saat mesai yapıp, bir tarafımızı yırtıyoruz ki "4 haneli para" kazanalım. Yahu bu ne dengesizlik? Bu ne hakızlık?

Kızmıyım diyorum kendi kendime. Olmayanları düşün, şükret otur kızım diyorum. Hadi biz böyleyiz, işimiz gücümüz belli artık. Sonradan medyatik olup da milyon dolarlar kazanma şansımız yok. O yüzden küçük çocuğu olanlara tavsiyem, şimdiden kızsa artist, erkekse futbolcu olması için çalışmalara başlayın. Yoksa sonları belli, ya copy paste ya özet tablo.

Haydi mola bitti. Ctrl F, copy paste'e devam!

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.