29 Aralık 2010 Çarşamba

Tüysüz Bir Yaz Hayalim

Ben de kendimi oldum olası çok cin, çok akıllı zannederdim. Neler geldi başıma neler, bir bilseniz..

Efendim bildiğiniz üzere her bayanın rüyasıdır pürüzsüz bacaklara sahip olmak ve özellikle de havuz-deniz mevsimi geldiğinde bikini bölgesi kabusunu ve de acısını her sene tekrar tekrar yaşamamak. Ben de bu rüyamı gerçekleştirmek adına düştüm yollara ve bir arkadaşımın tavsiyesiyle gittim Bağdat Caddesi'nde bir lazer epilasyon merkezine. Tarih 30.10.2010.

Çok güzel ilgilendiler, alakadar oldular. Olmuşken komple olsun dedim. Bir de o var. Ahh ahhh! Ne kadar rahat yaşıyorsunuz beyler. Farkında değilseniz bir daha hatırlatmak istedim. Vallahi tüylü kıllı dolaşıyorsunuz ortalarda da, hiç birimiz " Ayyy ne kadar kıllısın böyle!" muhabbeti yapmıyoruz size. Neyse seans tarihini 15.11.2010 olarak belirledik. Para peşin kırmızı meşin dediler, ona da okey dedim. Kredi kartıma 2.500 TL'yi 10 taksit yaptılar. Şimdi tutarın fazlalığı ile bendeki tüy oranı arasında herhangi ve hiçbir şekilde bir bağlantı yok arkadaşlar, onu da belirteyim. Aklınıza başka bir şey gelmesin.

Buraya kadar her şey normal öyle değil mi? 13 Kasım'da beni aradılar, hani ben Uludağ'dayken. 15 Kasım bayram arifesi olduğu için çalışmadıklarını ve bir sonraki haftasonu seansa alabileceklerini söylediler. Tamam, dedim.

Sonra ne mi oldu? Mütemadiyen ertelemeye başladılar. Sebep olarak da, Kadıköy'e taşınıyor olmaları dolayısıyla böyle bir gecikme olduğunu ifade ettiler. Makul bir sebep gibi göründü başta. Ama tarih 1 Aralık oldu, ve ben ikinci taksidi  de ödemiştim. Buna rağmen hala hiç bir hizmet alamamıştım. İçime kurt düştü tabi. Bir de, bayanlar bilir de, beyler için şöyle bir ilave bilgi vereyim, laser olaylarını yaz dönemi yaptıramıyorsunuz. Çünkü yaptırdıktan sonra güneşe çıkmanız zararlı. 6 seans veriyorlar ve her ay bir defa yaptırıyorsunuz. Yani bu gecikmelerle benim tüysüz vaziyette deniz sezonunu açma hayallerim de suya düşmüş olacaktı.

Hemen KGS'nin (ismini vermeyeyim) işletmecisi Arzu Hanım'ı aradım. Neden hala hizmet alamadığımı sorduğumda, bana MI (yine ismini vermeyeyim) denen yer ile franchising anlaşması yaptığını ve aralarındaki bir anlaşmazlıktan ötürü de artık hizmet veremeyeceklerini söyledi. "Neeeeeeeee? Nasıl yani?" oldum tabi. Peki ya benim param ne olacaktı? "O zaman satışımı iptal edin, iki aydır tahsil ediliyor kartımdan" dediğimde, bana ne dese beğenirsiniz? Yok efendim benden aldığı paranın bir kısmı MI'ya gidiyormuş zaten de, anlaşmaları da fesh olduğu için para iadesi ya da satış iptali de yapamıyormuş da. Muşmuş muşmuş.. Var mı böyle bir şey? "Ben taraf değilim ki, sizin aranızda yaptığınız sözleşmeye. Hem zaten kredi kartı ekstreme sizin firmanızın adı yansıyor, KGS diye. Üstelik aranızda madem böyle bir husumet vardı, neden benim kartımdan parayı çektiniz ki?!" dediğimde, bana pişkin pişkin yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Ve ekledi "O zamanlar anlaşmanın iptal edileceği söz konusu değildi, zaten istesem de hizmet veremem size. Çünkü biz kapandık". Bakar mısınız olaya? Düpedüz dolandırıcılık! Benim gibi 10 kişiye bunu yaptıysa, yaşadı. Havadan para..

Hemen ablam Ebuş'u aradım. Kendisi avukatlık yapmamakla birlikte, Hukuk Fakültesi mezunu. Yani telefon jokerimi kullanmak için uygun kişi. Olayı anlattım. Bana kızdı tabi önce, niye peşinen parayı verdiğim (yani karttan çektirdiğim) konusunda. Haklıydı da, niye verdim ki? Hemen elindeki fatura, kredi kartı ekstresi, sözleşme ne varsa topluyorsun, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmak için dilekçe veriyorsun, dedi. Dedi ama, insan başına gelmeden bilmiyor tabi nasıl yapılır, nereden bulunur örneği. Ya da ücretli midir, değil midir? Hangi başsavcılığa başvurmak gerekir vs.. Internet sağ olsun, dünya elinizin altında. Google'ladım hemen. Suç duyurusunda bulunmak için dilekçe örneğine ulaştım, nasıl doldurulacağı da yazıyordu. Sağ olsun ablam da yardımcı oldu. Hazırladığım dilekçeyi götürdüm, teslim ettim Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na. Bu arada dilekçe verirken herhangi bir bedel ödemiyorsunuz. Ufak bir bilgi daha, yani Allah göstermesin umarım başınıza böyle bir tatsızlık gelmesin de, ben yine de söyleyeyim. Dilekçeyi vereceğiniz Cumhuriyet Başsavcılığı, ikâmet ettiğiniz değil, olayın olduğu ilçenin (benim durumumda sözleşmenin imzalandığı yani KGS'nin olduğu yerin) başsavcılığı olmalı. Bir de bu tip şeylerde zaman çok önemli, zamanaşımına uğramamak açısından çabuk hareket etmekte fayda var.

Tabi ben bütün bu olanları telefonda istemesem de iş yerindeyken konuşuyor olduğum için, eh tabi bir de açık ofis olayı var, herkes durumumdan haberdar. Ama bakın ilk defa, iş yerinde telefon görüşmelerimde mahremiyetin olmaması işime yaradı. Meğer bankaların chargeback diye bir birimleri varmış, arkadaşlar hemen araya girip söylediler sağ olsunlar. Varmış diyorum, çünkü evet bankacıyım ama ben de bilmiyordum. İşte bu chargeback birimi, hizmeti alamadığınız halde ödemek zorunda kaldığınız kredi kartınızdan çekilen veya çekilmeye devam eden tutarlar var ise, dilekçe yazıyorsunuz iptali için. Ve onlar da firmayı incelemeye alıyorlar. Olayın doğruluğunu araştırıyorlar. Eğer kanaat getirirlerse iptalini gerçeklerştiriyorlar.

Duyar duymaz bunu, hemen aradım Garanti Bankası'nı. Dilekçeyi nasıl doldurmam gerektiğini söylediler. Ben de dedikleri şekilde hazırladım ve faksladım. Aradan bir hafta kadar geçti, Garanti Bankası aradı beni. Konuyu değerlendirdiklerini söylediler. Bir kaç saat sonra da, herhalde KGS'yi aramış olacaklar ki, Arzu cadısı beni aradı. Bana ne dese beğenirsiniz? "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, nasıl hizmet almadığınızı söylersiniz? Garanti Bankası beni iyi tanır, evraklarla gidiyorum şimdi! Bla bla blaaaaa". Yani duyan da benim haksız olduğumu düşünür, o kadar destekli konuşuyor ki. Neyse, muhattap olmak istemediğimi belirterek kapattım telefonu. Gün içinde Garanti Bankası beni tekrar aradı, onlara da hizmeti aldığımı söylemiş. Şaka gibi! Onun sözüne karşı benim sözüm. Hayır, şimdi düşünüyorum o esnada, "Ya dava açılır da, bu cadı kadın hakime de hizmet verdiğini iddia ederse, ben ne yapacağım? Bilirkişi atanır mı böyle konuda? Eee adam ne yapacak? Benim vücudumda kıl var mı yok mu ona mı bakacak? Hay Yarabbim!!!" Bankadan arayan Meltem Hanım'a yok dedim öyle bir şey. Allah'tan savcılığa dilekçe de vermişim ki hemen yolladım onlara da. Yalan söylesem, nasıl dilekçe verebilirdim ki dava açılması hakkında, öyle değil mi?

Tarih 27 Aralık, ortalık iyice kızıştı. Bu sefer de MI firması, hani franchising veren firma, aramaya başladı beni. Gelin hizmet verelim diye. Şimdi gitsem bir türlü, gitmesem bir türlü. "Paramı geri alabilir miyim? Kısa sürede alabilir miyim? Dava açılıp uzun sürmesi de var.. Ya hiç alamazsam, ispat edemezsem. Bir seans aldım diyelim, ya devam ettirmezlerse. Güvenim kalmadı ki firmaya. Üstelik bu defa hizmet almış olacağım bir defa da olsa, o zaman paramın geri kalanını hiç alamam..." diye düşünceler kafamda dolaşıyordu. Zaten bu kadar olaydan sonra bir daha yüzlerini görmek de istemiyordum. Tam ben böyle ikilemde kalmışken, Garanti Bankası tekrar aradı. Onlara da ulaşmış haber, yani MI'nın hizmet vermek istediği haberi. Söyledim açıkça düşüncelerimi ve satışın iptal edilmesini istediğimi belirttim.

Tarih 27.12.2010, saat akşam 20.00 civarı. Garanti Bankası taksitleri iade etti. Artık tek yapacağım şey, gidip savcılıktan dilekçemi geri çekmek.

Hadi bu hikayeden de bir sonuç çıkaralım, gelenekselleşmiş olsun;

1. Emin olmadan, hizmeti almadan ödeme yapmayın. Hele de hepsini tek kalemde vermeyin.
2. Hakkınızı arayın, araştırın. Uğraşmazsanız siz kendiniz için, kimse uğraşmaz.
3. Bankaları hep komisyon alıcı, masraf delisi olarak algılamayın. Yeri geliyor, bakın sizin hakkınızı koruyup, sizi savunuyorlar.
4. Tüysüz bir yaz hayalimi elbet gerçekleştireceğim, ama tıbbi hizmet veren bir yerde.




26 Aralık 2010 Pazar

Sense'iz bir hayat düşünemiyorum..

Eğer siz de benim gibi tüm hafta boyunca, gününüzün büyük çoğunluğunu bilgisayar başında, ve de saatlerce aynı pozisyonda oturarak geçiryorsanız, omuzlarınızdan boynunuza doğru giden o dinmek bilmeyen ağrıları kesin bilirsiniz. Ofis egzersizleri yapmak da bir işe yaramaz. Ovunup, yüzünüzü buruşturup durursunuz. Boyun ve bel ağrılarınızla ortalıkta tutuk tutuk dolaşırsınız. Gün boyu bilgisayardan aldığınız radyason da cabası. Öyle masanıza radyasyon emici kaktüscükler koymak da işe yaramaz. 

İşte tüm bu sıkıntıları çeken ve adeta şehir hayatından bezmiş bir hale gelen bendeniz, hafta sonu süper bir keşif yaptım. İstanbul'un göbeğinde, Bağdat Caddesi'nde adeta bir vaha buldum. Tüm bu bel, boyun, ve bilimum uzuvlarınızdaki ağrılarınızdan ve daha da önemlisi stresten kurtulmanın mucizevi yolu. Ne mi? "Okyanus terapisi", "infrared sauna" ve en ilginci de "tuz mağarasından" oluşan muhteşem üçlü!

Hiç tereddüt etmeden girdik Sense'in kapısından içeri, iş yerimden arkadaşım Arzu ile birlikte. Sense Renaissance İstanbul'un yöneticisi bizi kapıda karşıladı o sıcak gülümsemesiyle. Ve küçük bir tur atarken, bize Sense'i diğer benzer yerlerden ayıran bilgileri aktardı. Kendisi Londra'da bizzat kendisi test etmiş. Faydasını gördüğü için de, neden benim ülkemde de olmasın böyle bir şey diyerek, açmış bu merkezi İstanbul'un göbeğine.

Küçük turumuzda ilk durağımız "infrared sauna" idi. Bakın Sense'teki infrared saunayı, diğer saunalardan ayıran en önemli özelliği kullandıkları "kızılötesi ışınlar"mış. Hani o güneş ışınlarında zararlı olanlar dışında, almamız gereken yararlı ışınları var ya, işte infrared saunada vücudunuza bu ışınları uyguluyorlar. Ne faydası mı var? Sıkı durun şimdi! 4-5 km koşup da kaybedeceğiniz 300-600 kaloriyi yakıyorsunuz. Ne mi yaparak? Sadece oturarak. Üstelik sadece 20-30 dakikada. Var mı böyle güzel bir şey söyleyin. Dahası da var! Toksin, alkol, nikotin aklınıza gelebilecek tüm zararlı maddeleri vücudunuzdan atmanın yanında, selülitlere ve ölü hücrelerin temizlenmesine de yardımcı oluyor. Öyle kömürlü saunalardaki buhar buhar olup da, nefes alamaz hale de gelmiyorsunuz. Gayet fresh bir halde, teniniz yumuşacık olup çıkıyorsunuz. Ki oraya gitmişken, bu fırsatı kaçırmayıp ben de girdim infrared saunaya. Şunu söyleyeyim muhteşemdi...

Toksinlerden arınıp, kalorileri geride bıraktıktan sonra sıradaki durağımız "Okyanus Terapisi (Floating Therapy)"nin yapıldığı havuz idi. Size özel bir havuz düşünün, içi bildiğiniz okyanus suyuyla dolu. Üstelik yabancı kimse filan da yok. Diyorum ya "size özel". Epsom tuzu varmış içinde. Bu arada ben tuzun bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Epsom tuzu, sinir sisteminin rahatlatılması, cilt problemlerinin iyileştirilmesi, sırt ağrısı, kas gerginlikleri, vücuttan toksinlerin atılması gibi birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanılıyormuş. Magnezyum ve kalsiyum eksikliklerine de birebirmiş. Hamileler için özel programları da var. Her derde deva sizin anlayacağınız.

İçine girer girmez vücudum sanki havadaymış hissine kapıldım, uçuyormuşum gibi. Hafif mavi ışık da vermişler. Bir an kendimi uzay kapsülünde, yerçekimi olmadan boşlukta salınıyormuş gibi hissettim. Tek farkı üzerimde astronot giysisi yoktu, bikini vardı ve suyun içindeydim. Hayır bir şey değil, böyle izole, huzurlu ve de ıslak bir ortamda bir de sevgiliniz olsa yanınızda, hakikaten hiç ama hiç "stresiniz" kalmaz. Direkt yumuşacık olup çıkarsınız havuzdan. Oops! Yine daldım gittim havuzlu fantezilere..


Kendi okyanusumda Flipper misali yüzdükten ve sinirimi stresimi geri bıraktıktan sonra, en merak ettiğim yere geldik, "Tuz Mağarası". Kapı açıldı, veee... Karşımda bembeyaz, tavandan yere kadar tuzlarla kaplı bir oda vardı. Şaka gibi! Öyle sofralık tuzdan yapılmış değil arkadaşlar, evinizde denemeyin sakın. Bu tuzlar da epsom tuzu kadar özel, yüksek mineralli tamamen doğal tuzlar. Yerlerde kum gibi beyaz tuz var. İsterseniz kumsalda çıplak ayakla dolaşır gibi, tuzun üzerinde yürüyüp negatif enerjinizi de boşaltabilirsiniz.

Tuz mağarasında oturmak için koltuklar da koymuşlar, gayet rahat bir ortam. Oturup muhabbet ederken, tuz partikülleri püskürten cihazın yaydıklarını teneffüs ediyorsunuz. Ayrıca teniniz de absorbe ediyor. Halo, Yunanca da tuz anlamına geliyormuş. Halo therapy sayesinde bağışıklık sisteminiz güçleniyor. Astım, solunum yolu hastalıklarına da tavsiye ediliyor. Üstelik dediğim gibi rahat bir ortam olduğu için, çocuklarınızı da getirebilirsiniz. Onlar da tuz terapisinden faydalanabilir bu sayede. Ayrıca o kadar huzurlu bir ortam ki, her yer beyaz. Sanki kardan yapılmış bir eskimo evinin, "iglo"nun içerisinde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ruhunuza da iyi geliyor bu izole ortam. Tamamen kendimi sıfırladım diyebilirim size.

Ruhunuzun, şehrin stresi ve negatif enerjisi tarafından esir alınması yetmezmiş gibi, fiziksel olarak da mağlup edilmek fena halde canınızı sıkıyorsa, tavsiyem "Sense"e uğrayın.  Çünkü ben artık Sense'iz bir hayat düşünemiyorum...


Gitmek isteyenlere yol tarifi : Bağdat Caddesi'nde Kadıköy istikametinde giderken, Marks'n'Spencer'a gelmeden sağda. Saray Muhallebicisi'nin hemen üstü...

Fiyatları merak edenlere:

1 kişi için 40 dakikalık seans 80 TL - dilerse okyanus terapisi, sauna veya tuz mağarasından faydalanabiliyor. Sevgilinizle veya bir arkadaşınız ile giderseniz - 130 TL (kişi başı 65 oluyor).

Ben hepsini bir seansta denemek istiyorum diyenler ise, 60 dakikalık Full Detoks paketinden 110 TL'ye faydalanabiliyor. Yine eşiyle dostuyla gelene cazip bir indirim oluyor, 160 TL (kişi başı 80 TL). Seans 30 dakika havuz + 20 dakika mağara + 10 dakika Infrared sauna'dan oluşuyor.


Üye olup paket seans almak isteyenler, 4'lü veya 10'lu paketlerden yararlanabiyor. 4 seans alan 65 TL (260 TL) - 10 seans alan 50 TL (500 TL) paketlerden yararlanabiliyor.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Parti mi dediniz? Neredeeee?

Geçen Perşembe akşamı, çoğu iş çıkışı yaptığımız şeyi, yani İstanbul'un köprü trafiğinde boğuşarak ve tampon tampona aşk yaşayarak (artık adına ne denirse), cebelleşmeyelim dedik bir arkadaşım ile. Nasıl olsa evler yerli yerinde duruyor,  eh bekleyen koca ya da çocuk namına kimse de yok (neyse ki). Farklı bir şeyler yapalım, ne yapalım derken, aklıma Türkiye'nin en büyük mekan arama motoru Mekanist.net'in Asmalımescit Faces'teki partisi geldi.  Bir hafta kadar önce davetiyesi gelmişti. Miskinlikten ve de  üşengeçlikten,  "Amannn şimdi kim gidecek? Hem ertesi sabah erken kalkacağım. Alkol almaya kalksam. Eh arabayı ben kullanıyorum, fazla da içemeyeceğim. İçsem zaten, sonra ertesi gün başım zonklayacak. Suratım şişecek. En iyisi mi ben gitmeyeyim" diye düşünüp, burun kıvırmıştım..

Şimdi bana kalkıp şöyle demeyin, "Bekarsın, hesap soranın yok.  İşin var, çalışıyorsun. Kendi ayaklarının üzerinde duruyorsun. Daha ne istiyorsun?! Gez, dolaş, hayatını tadını çıkart". Arkadaşlar, geziyorum, tozuyorum. Çıkartıyorum hayatın tadını çıkartmasına da,  malum güne sabah ezanıyla uyandığım için, normalde haftaiçi gece dışarı çıkmamayı tercih ediyorum. Neyse sonuçta kendi kafamda yarattığım ve de büyütüğüm engelleri aşarak, o partiye gittik.

Giyimlerine bakılınca, çoğunluğun bizim gibi iş çıkışı koştur koştur geldiği belliydi evente. Yurdum insanı popülasyonunun, ağırlıklı olarak bayan olmasına karşın, inanmayacaksınız ama gittiğim bir organizasyonda bu defa erkekler çoğunluktaydı. Hayır canım, gay bar filan da değildi. Hem benim ne işim var gay barda?

Bu arada daha önce Faces'a gitmediyseniz, biraz da mekânı anlatayım size. Evet, Faces biraz küçük ve dar bir alana sahip, ama sevimli bir yer. Yemekleri gayet lezzetli, ve porsiyonları doyurucu. Çalışanlar güleryüzlü.  Bir Dj'leri var ki sormayın, Erkan Karaer! Süper güzel çalıyor, havaya girmemeniz imkansız. 90'lardan günümüze kadar hit olmuş, unutulmaz parçaları tekrar ve peşi sıra dinlemenin zevkine vardık sayesinde. Gidecek olursanız Çarşamba ve Pazar günleri hariç her gün Dj koltuğunda oturuyormuş Faces'in.

Saat 20.00 civarıydı mekâna vardığımızda. Hemen yemeklerimizi sipariş ettik, öncesinde de içkilerimizi söyledik. Bir "Martinisever" olarak, açılışı Votka Martini ile yaptım. Ama şunu söyleyeyim, barmenin hazırladığı içkinin, martini ile alakası yoktu. Adeta limon suyuna boğulmuş, votka ve vermut dry'ın çığlıklarını duymamak imkânsızdı. Bardağın içinde yüzen limon taneciklerinden gözlerimi alamadım. Her ne kadar zeytin yemiyor olsam da, o şık martini kadehinin içinde martini ile özdeşleşmiş zeytini göremiyor olmanın hüznünü yaşadım biran. Bu arada bayanlara ve de benim gibi çok ağır içkileri kaldıramayanlara ufak bir tavsiye, "Martini" için. Bence bir kadının eline bu kadar yakışan, bu kadar insanı seksi kılan bir başka içki yoktur. Üstelik martini ile zeytinin, kadehin içinde adeta sevişircesine birbirleriyle içli dışlı olmaları, sırf bu içkiyi içmenize sebep olmalıdır....

Baktım martininin ikincisi söylesem, ilki gibi çakma olacak. Ben de barmenin kendinden bir şeyler katamayacağı Miller söyledim. Onu da içtim, muhabbet koyu.... Saat ilerledikçe masalar kalktı, standlar çıkıverdi. Mekân bir anda cafe modundan, club moduna geçiverdi adeta. Derken en sevdiğim şey "shot"lar, parti sahibi Mekanist'in katılımcılara jesti olarak çıktı piyasaya. Allahım içtikçe yenisini veriyorlar, zaten renkli renkli minik minikler. Kaç tane diktim kafaya bilemiyorum. En son saymayı bıraktığımda 5 ya da 6 idi. Saat epeyce ilerlemişti, eh kafalarımız da iyiydi. Ertesi gün iş günü olduğu için, abartmayalım dedik ve kalktık.

Biliyorum tabi başıma gelecekleri, o kadar iç iç.. Eve girer girmez kendimi zor attım tuvalete. İçim dışıma çıktı. Evet, evde bekleyen ya da gece boyunca eşlik eden koca ya da sevgili olmaması gerçekten iyi oldu. Çünkü beni öyle kurbanlık inek gibi böğürürken görmüş olsaydı eğer, adama rezil rüsva olurdum. Gece öylece geçti, ama biter mi o kadar kolay? Hayır, tabi ki de.

Sabah başım zonklayarak uyandım. Allahım sağdan, soldan, her yönden bir ağrı ki sormayın. Geçmek bilmedi tüm gün. Taa ki eczaneye gidene kadar. Adeta "ertesi gün hapı" alan hatun kişilerin içinde bulunduğu ""Evet, dün seks yaptım. Ne var bunda? Sen hiç yapmadın mı?" ruh haline eş değer bir psikoloji ile eczacıya sordum, "Merhaba, eee şey ben biraz akşamdan kalmayım da, başım zonkluyor. İlaç ne önerirsiniz?". Eczacı çocuk adeta, şakkk diye uzatıverdi mucizevi ilacı (Alka-Seltzer). İçtim, sonunda rahatlamıştım..

Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar:

1- Şunu anladım, artık bir zamanlar Dr. Renaud Salatalık Kremiyle cildine bakım yapan o tazecik kız değilim. Bünye kaldırmıyor bazı şeyleri.  Senin neyine o kadar içmek kızım?

2- Mekanist.net'in partileri güzel oluyor, mutlaka Yılbaşı Rehberine de gözatmalı.

3- Ecza dolabından Alka-Seltzer'i eksik etmeyeceksin..

Mekanist ekibi, bu güzel akşam için teşekkürler. Siz bu işi gayet iyi biliyorsunuz..






















25 Kasım 2010 Perşembe

Bak çipil çipil...

Hafta sonu Uludağ'daydım. Hiç kar yoktu ne yazık ki. Fakat İstanbul'dan sonra temiz havayı solumak kadar güzel bir şey yoktu inanın..

Durun durun hemen Uludağ' geçmeyelim, biraz geri saralım..

Öncesinde sormayın, bir heyecan bir heyecan. Eh iki günlüğüne de olsa, İstanbul'dan ve hep bulunduğunuz ortamdan, iş olsun veya oturduğunuz muhit olsun ve hatta hergün gördüğünüz yüzlerden uzaklaşma fikri biranda insanı enerjiyle dolduruveriyor. Bu söylediklerimde kötü bir mana aramayın, bahsettiğim monotonlaşmışlıktan kaçma fikri, hepsi o. Zaten hepimiz aynı dertten müzdarip değil miyiz? "Tekdüzelik"..

Neyse valizler hazırlandı bir hevesle. Kiminle mi gittim? İşte orada bekar olup da, sevgilisi olmayanlar beni çok iyi anlarlar. Tatil zamanı gidecek kimseyi bulamazsınız, hele de yaşınız ilerledikçe seyahat ya da tatil arkadaşı bulmak gittikçe zorlaşır. Neyse ki benim de kendim gibi bahtsız bir arkadaşım var da, atlattık o sıkıntıyı.

Biz Q (ismini vermek istemeyen arkadaşım) ile bir çok kere tatile çıkmışızdır, yurtiçi ve yurtdışı. Her gittiğimiz tatilde de turla gidiyorsak eğer, bari kafa dengi tipler olsa da takılsak diye düşünürüz. Ama nerdeeeeeee? Geziye katılanlar ya yaşlı çiftler ve aileler olur, ya da gençtirler ama mutlaka sapları çöpleri vardır. Biz ne kadar umutlanırsak bu konuda, her seferinde o kadar hüsrana uğramışızdır. Arkadaşlar bakın bir değil, iki değil, bir çok kez bu böyle olmuştur. Bazen yukarıdan halimize bakıp, çok güldüğünü düşünürüm Tanrının. Hatta bu komploları sırf kendine eğlence yaratmak için hazırladığını da düşünmedim değil hani.

Neyse Uludağ'a da Ağaoğlu'nun düzenlediği bir organizasyon dahilinde gittik. Ağaoğlu'nun Ataşehir'deki satış ofisinde buluştuk cuma akşamı iş çıkışında, çünkü bizi götürecek otobüslerimiz oradan kalkacaktı. İnsanlar kalkış saati yaklaştıkça gelmeye başladılar. Q ile bende gözler fıldır fıldır tabi. Belki bu defa şeytanın bacağını kırarız ümidiyle, gelenleri izliyordurk. Gelin görün ki orada da aynı şey oldu. Doğru düzgün tipi bırakın, single birileri bile yoktu. Ne yazık ki kendi tezimi bir kez daha doğrulamanın hüznünü yaşıyordum, "iyiler kapılmış, geri kalanı da gay".  Yahu 4 otobüs gittik be kardeşim. Her otobüs en az 40 kişi alsa, eder 160. Eh hadi yarısı bayan olsa, az buz değil 80 erkek. Ama ne yazık ki istemediğimiz profil, "hepsi ashley". Allah'ım dedim, yine mi?

Akşam yapılan yolculuktan sonra, gece 1'e doğru Ağaoğlu My Resort Hotel'e vardık. Gece çorba ve mantı servisi varmış, ama ben tavukgillerden olduğumdan, o saatte gözüm ne çorbayı ne de mantıyı görüyordu. Yani tumba yatak olayına giriverdim.

Otelden de bahsetmek istiyorum size. Kısaca özetlemek gerekirse, Ali Ağaoğlu hiçbir şeyden kaçınmamış. Yemekler muhteşem, giriş katındaki şömine başı oturma guruplarının ihtişamını kelimelerle anlatamam. Gidip oturup şömine başına, kahvaltı sonrası Türk kahvenizi yudumlayıp, gazetenizi okurken yanan odunların çıtırtısını kendi kulağınızla duymanız gerekir. Bir de terasta sıcak su havuzu var. Ama olay havuzda değil, çatı camdan sera gibi olduğu için, düşünün kar yağıyor, siz sevgiliniz veya eşinizle ile sıcacık suya giriyorsunuz.... Öhö öhööööö. Anladınız siz işte, güzel yapmış oteli Ağam, eline sağlık.

Cumartesi günü Ağaoğlu'nun bizim için hazırladığı programda trekking, Mandıra'da yapılan leziz sucuk mangal partisi, akşam yemeği canlı müzük eşliğinde, sonrasında şömine başında canlı gitar dinletisi ile sonlanacaktı.

Aaa bu arada bizim otobüste benim eskilerden Yiğit'e benzeyen biri vardı, aslında iş yerinde de benzeyen biri var. Ne zaman iş yerinde görsem çocuğu, yani Yiğit'e benzeyeni, iywwwww oluyorum. Sonra bir an acaba herkeste onu mu görüyorum oldum ama, yok yok neyse ki arkadaşlarım da aynı fikirdeler. Yoksa bende öyle "kime, neye baksam seni görüyorum" etkisi bırakmış mühim bir insan değil. Neyse bizim otobüse binen çocuk da aynı Yiğit, "Çakma Yiğit". 3 kişi gelmişler, 2 erkek 1 kız. Zaten elle tutulur bir onlar vardı grupta. Ama aralarındaki ilişkiyi bir türlü anlayamadık Q ile. Yani kim kimin sevgilisi, diğeri ağabeyi mi? Peki hangisi? Bizim tahminimiz Çakma Yiğit single gelmiş, çipil gözlü kızla da öbür çocuk çıkıyor. Bir yandan da düşünüyoruz, "Vay beee ne abiler var? Kız kardeşi, erkek arkadaşı hep birlikte tatile çıkmışlar. Acaba sevgililer aynı odada mı kalıyodurlar? Yok artık, o kadar da değil!". Bu arada, evet Çakma Yiğit single gelmiş, tamam Yiğit'i beğenmişim vaktiyle, dolaylı olarak çakmasını da beğenmem lazım. Ama yok yok olmaz, gıcığım var orijinaline, çakmasına lüzum yok tabi ki de..

Cumartesi günü trekkingti gitardı derken bitti. Eh havuz bir hayal olarak kaldı tabi, zaten kar da yoktu hayali süsleyecek. Pazar sabahı erkenden uyandım, Q'yu uyandırmaya kıyamadım, zaten hastaydı. İndim kahvaltıya saat 9'a doğru. Masaya oturdum, 5 dakika geçmedi tam çaprazıma Çakma Yiğit ve ekibi geldi. Neyse ki çakma arkası bana dönük oturdu. Kız ve sevgilisi olduğunu düşündüğüm çocuk da onun karşısına, yüzleri bana dönük oturdular. İşte o anda fark ettim, çipil çipil gözleri olan kız, aslında sevgilisi olduğunu düşündüğümüz çocuğun kardeşi idi. Eh yani çakmaya bakmaktan, ben diğerlerine dikkat etmemiştim ki. Hem yan yana iken inceleme fırsatım da olmamıştı. Aynı çipil çipil gözler çocukta da vardı. Veee o da ne? O çipi çipil tatlı gözler bana bakıyordu. Herhalde tesadüf oldu gözlerimizin birbirine kenetlenmesi, diye düşünüp kahvaltıma devam ettim. Kafamı kaldırdım, yine çipil çipil. "Oy senin çipil gözlerine kurban! 12'de çıkış yapacağız otelden, şimdi mi bakıyorsun bana?" diye düşünüp, bakışlarına yine de karşılık verdim. Yazık o da hastaymış, kız kardeşi ilacını verdi. O arada benim kahvaltım bitti tabi. Daha kaç çay daha içebilirdim ki? Karnım lıkır lıkır oldu, zaten pek sevmem de çayı. Kalktım ne yapayım, zaten bakış bakış nereye kadar?

Geçtim oturma gruplarının olduğu tarafa kahvemi ve gazetemi de alıp. Sonra Q da geldi, kahvaltısını yaptıktan sonra. Anlattım olayları. Derken saat 12 oldu. Göremedim çoduğu o arada. Sadece valizler otobüse konulurken Çakma Yiğit'i gördüm. Gitti, geldiğimiz otobüsten başka otobüse bindi. Eh haliyle benim çipil gözlü de gitti tabi. Hain Çakma Yiğit! Yaptı yine yapacağını, ayırdı bizi. Bu arada abdala malum mu oldu ne? Bizim otobüsün lastiği patladı. Neyse ki mola yerinde otobüsler tekrar bir araya geldi. Ve biz karşılaştık, ama nafile.. Ne olabilirdi ki 5-10 dakikada? Son görüşüm oldu onu..

Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar:

1- Ağaoğlu My Resort Hotel'e mutlaka gidin.
2- Önyargılı olmayın. Gördüğünüz şey, aslında düşündüğünüz şey olmayabilir.
3- Elinizi çabuk tutun, girişken olun.
4- Orijinalleri ne ise, çakmaları da aynı olur.
5- Çipil gözlüm, bak yine bana çipil çipil...


Çipil çipil bakmak ne demek bilmiyorsanız:

"Çipil bir göz çeşididir. Çipil çipil bakmak şeklinde bir de fiil hali mevcuttur.Bilhassa renkli gözler için kullanılır. Burada önemli olan gözlerin biraz ufak hatta biraz da çekikçe olmasıdır. Tercihen kirpik uzunluğu da ortalamanın üzerinde olmalıdır ki, kişican gözlerini kırptığında insanın zihninde "kip..kip..kip.." efekti oluşsun. İşte böyledir çipil göz!pek sevimli,pek bir eğlencelidir.. " (Tanım itü sözlükten alıntıdır.)





5 Kasım 2010 Cuma

Bir zamanlar genç, adaleli bir Cenk var imiş...

It's just a little crush
Not like I faint every time we touch
It's just some little thing
Not like everything I do depends on you

Jennifer Paige, Crush..

Dinlerken aldı beni götürdü üniversite yıllarıma. Sene 1997 ya da 1998. Bilkent günlerim, Ankara..

Küçükken ben böyle değildim. Yani bu kadar cesur, dobra, duygularını kolayca ve çekinmeden ifade edebilen. İşte o yıllarda platonik aşklarım oldu, olmadı değil. Bakın bir tanesini anlatayım.

Okuldan en yakın arkadaşım Müge idi. O Ankaralı idi, ailesiyle yaşıyordu. Bense ailem dağıtabilme potansiyelimi öngörerek ayrı eve çıkmama izin vermediği için, Bilkentin kampüs içindeki yurtlarında kalıyordum. Bilkentli olanlar bilir, 76. yurt. Hani merkezde, tam tepede olan. Hoş bu yurtlar da bildiğiniz yurtlardan değildir, o da ayrı bir konu.

Üniversite yıllarım az okula gidip, çokça eğlenmekle geçti diyebilirim. Partiler, gezmeler, saat sınırı yok, hesap soran yok. Gençlik işte.. Yani anlayacağınız Ankara'da öğrenci olmanın, hele de aileden uzakta olmanın tadını epey çıkardığımı söyleyebilirim.

Bilkent şehir merkezinden biraz uzakta olduğu için, gece dışarı çıktığımızda, arkadaşım Müge sağ olsun evlerinde ağırlardı beni. Bu hep böyle olmuştu önceki senelerde de. Anne ve babası da şeker insanlardı, sorun olmazdı. Bir de Müge'nin daha önce hiç görmediğim bir ağabeyi vardı.  Bizden 2-3 yaş büyük olduğunu, üniversiteyi Amerika'da okuduğunu ve İspanyol bir sevgilisi olduğunu bilirdim, hepsi o kadar. Mezun olup Türkiye'ye geri dönmüştü o yıl. Tabi ben daha önceden hiç görmediğim için, eh Müge de çok çok güzel bir kız olmadığı için, Cenk'in de az çok Müge'nin erkek versiyonu olduğunu düşünmüştüm. Rahat rahat söylüyorum fark ettiğiniz değil mi? Çünkü Müge daha sonra bana küstü. A bir de böyle şeyler vardır kızlarda. Yok küserler, kapris yaparlar, trip atarlar, kıskanırlar filan. Neyse şimdi o konuya girmeyeceğim.

Yine dışarı çıktığımız bir gece, Müge'lerde kaldım. Gece ne kadar geç yatarsa yatsın, erkenden kalkanlardanımdır. İşte o sabah da gözümde çapak, saç baş darmadağın, hala alkolün etkisinde bir hal ile, ve hatta akşamdan kalma bir makjayla kaldığımız odadan çıktım. Tanrım, bir de ne göreyim!! Karşımda sadece üzerinde boxer'ı olan, yarı çıplak, adaleli, dip diri yanık tenli vücuduyla Cenk! Allahım dedim kendi kendime. Yoksa bir rüya mıydı? Eğer bu bir rüya ise, ben neden şebek gibiyim? Ne yapacağımı, kafamı, hatta tüm bedenimi nereye saklayacağımı şaşırmıştım. Ama nafile, kabak gibi karşısındaydım. Yüzünde garip bir ifade ile (sanırım beni o halde görünce dehşete düştüğünden, eee tabi adam İspanyol hatunlara filan alışık), bana günaydın dedi. Hebele hübeledikten sonra, ağzımdan günaydına benzer ama düşük volumeda bir ses çıktı. Olay yerinden kaçarcasına kendimi tuvalete nasıl attığımı bir ben bilirim, bir Allah ve ne yazık ki bir de Cenk.

Sonra cep telefonuma koştum, İstanbul'daki ablama mesaj atmalıydım. "Mügenin abisini gördüm, yarı çıplaktı. Salyalarımı toplayamadım.", attığım mesaj bu idi, fakat yolladığım kişi ablam değil, Müge'nin ta kendisiydi. Müge'nin odadaki cep telefonundan mesaj sesini duydum, koştum. Ama Müge çoktan uyanıp, okumuştu. Ne mi oldu? Sadece rezil oldum tabi. "Benim tüm arkadaşlarım aşıktır zaten abime, dert etme" deyip, güldü. "Allahım, şebekten de öte bir müsibettim ben" diye düşündüm. Ama aşık bir müsibet, ilk görüşte aşık olmuş bir şebek..

İlk karşılaşmamızdı bu, ama son olmayacaktı. Bir şekilde kendimi göstermeliydim, yani geçen sabah gördüğü şebek olmadığımı ispatlamalıydım, ama nasıl? Her Müge'lere gidişimde bir süs, bir kokoşluk anlatamam. İşe yaradı mı peki? Tabi ki hayır. Artık gerçeklerle yüzleşmiştim, sadece bir hayaldi benim için. Yıldırdı mı bu beni ? Hayır!

Yine nadiren girdiğim derslerden birinden çıktıktan sonra Arjantin Caddesindeki Cafemiz'e gittik Müge ile. Sonrasında bir şekilde evlerine gitmeliydim, hani bir kere göreyim hesabı. Ne yaptım biliyor musunuz? Cenk'in albümlerinden bir fotoğrafını gizlice aldım. Ve cüzdanımda sakladım o fotoğrafı. İnanabiliyor musunuz? Asıl şimdi duyacağınıza inanamayacaksınız. Yine yatıya kaldığım bir akşamın sabahı, lavaobada dişlerimi fırçalıyordum. Ve işte o anda aklıma bir fikir geldi, hayallerimde yaşattığım bir sahneyi düşünerek, Cenk'in diş fırçasını ağzıma soktum. Neden böyle bir şey yaptığımı inanın ben de bilmiyorum. Ne kadar hastalıklı düşüncelere sahipmişim tanrım. Hatta bununla da yetinmeyip, Cenk'in evde olmadığı bir gece, gizlice odasına girip, yatağına uzandım. Sadece uzandım, tamamen masumane düşüncelerle.

Kim bilir şu anda Cenk ne yapmaktadır? Tesadüfen bu yazdıklarımı okusa, ne yapar? Ağzını mı çalkalar mesela? Ama üzgünüm, bunun için çok geç. :))) 

Ya işte böyle. Bir zamanlar kendi çapımda, ucubece hareketlerde bulunmuşum, kabul ama vallahi zararsızdım. Hatırladıkça gülüyorum.. Hepimizin böyle acayiplikler yaptığı dönemler olmuştur illa ki, değil mi? (Evet olsun bari cevabınız da, kendimi daha da garip hissetmemeyeyim) Şimdi mi? Hayır tabi ki de, böyle şeyler yapmıyorum. İhtiyaç da duymuyorum zaten, diyerek havamı da attıkdan sonra, ne diyelim?

It's just a little crush
Not like I faint every time we touch
It's just some little thing
Not like everything I do depends on you

26 Ekim 2010 Salı

Hızlı ye(me), hızlı seviş(me)!

Bu aralar yazasım var, sevgili okuyucum. Yani formumdayım anlayacağın üzere. Konu da var aslında yazacak da, içlerinden seçim yapma kısmı zor olanı. Şey gibi bu, yemek yapacak malzemen vardır da, ne pişireceğine bir türlü karar veremezsin..

Kafamı çevirip cama, şöyle bir dışarıya baktım da. İstanbul'un sıkıcı, ve de kasvet verici havasıyla  bir gün daha... Hava böyle olunca, nedense bende yeme eğilimi ortaya çıkıyor. Yiyorum, yiyorum, yedikçe yiyesim geliyor. Aç olduğumdan değil, can sıkıntısından işte. Sana da olur mu böyle?

Yemek dedim de bak aklıma ne geldi. Sen de dikkat ettin mi, erkekler neden homini homini yemek yerler? Hmmm eğer sen bir erkeksen, kendini düşün bir bakalım. Nasıl yemek yersin?

İyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Ayrıntılara dikkat ederim, zaten bu özelliğimi yazılarımdan da anlamışsındır az çok. Dün yemek yerken yine bir gözlemde bulundum. Erkekler hızlı yemek yiyorlar, sanki kaçıran var önlerinden. Ya da acaba biz bayanlar mı yavaş yiyoruz? Dikkat mi ediyoruz nasıl görüneceğimize yemek yerken? Çıtkırıldımlık demeyelim buna. Oysa hızlı yemek yiyip, adeta elektrikli süpürge gibi yemekleri midesine indiren bir erkeği izlemesi ne kadar nahoş bir manzara, öyle değil mi? Bir de yerken görsel efektler yetmezmiş gibi, ses efektleri de ekleniyorsa eğer, değmeyin keyfine beyefendinin. Hızlı yemek yeme yarışmasında değiliz. Eeee tazmanya canavarı da olmadıklarına göre, ne aceleleri vardır ki erkeklerin? Halbuki yemeğin tadını çıkartmalı, her lokmayı hazmetmeli, damağında bıraktığı tadın keyfine varmalı yerken. Ayrıca karşındaki insana da eşlik etmeli. Hem canım, yemek için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi yiyoruz? Değil mi ama? 

Bir yerde okumuştum, hızlı yemek yiyen erkekler yatakta da hızlı olurmuş. Canım böbürlenecek bir şey söylemiyorum. İyi anlamda "hızlı" değil. İşini bitirip, partnerini önemsememeleri bakımından. Kim neye dayanarak bu sonuca varmış bana sorma. Ben sadece bilgi paylaşıyorum seninle. İnanıp inanmamak sana kalmış. Ama düşünürsek eğer, her ikisinin sonucunda da bir "doyum noktasına ulaşma" durumu söz konusu. Nasıl ki her lokmada ayrı bir tat var ise, aşk yaparken de her öpücükte, her dokunuşta ayrı bir zevk vardır. Nasıl ki her parçayı ağzında yavaş yavaş çiğneyip, sonra yutuyorsan, her sarılma da, her göz göze geliş de, parmaklarının birleştiği an da, o denli yavaş olmalı. İz bırakmalı, kendini anımsattırmalı..

Olaya bir de bu yönünden bak, sevgili okuyucum. Şimdi söyle bana, yemeğini hızlıca yiyip bitiren ve masada partnerini öylece bırakan bir erkeğin, yatakta kendini tatmin ettikten sonra, sırtını dönüp yatmasından ne farkı vardır?

23 Ekim 2010 Cumartesi

Üç vakte kadar....

Doğamız gereği ileride bizleri nasıl şeylerin beklediğini, geleceğimizin nasıl olacağını merak eder dururuz. Tamam bayanlar belki biraz daha fazla meraklıdırlar gelecekte onları neleri beklediğini öğrenmeye, ama erkekler de en az biz kadınlar kadar ilgi duyarlar. Hiç burun kıvırmayın beyler, "Hayır canım işim olmaz" da demeyin hiç. Yemeyiz...

Flashforward dizisini izlemişsinizdir belki. Kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bilimsel bir deney sonucunda, dünyadaki tüm insanlar aynı anda karartma ( blackout ) yaşıyorlar. Yani herkes o anda uykuya dalıyor ve ileride yaşayacakları hayatlarına dair kesitler görüyorlar. İşin garibi gerçekten de oluyor, o bir kaç dakikada gördükleri şeyler..

Tabi bizim hayatımızda böyle insanın kan dolaşımını artıracak, efendime söyliyeyim vücudumuzda adrenalin salgılatacak ve de monoton hayatlarımıza renk katacak şeyler olmuyor maalesef. Eee bu durumda geleceğimizi nasıl öğreneceğiz, merakımızı nasıl gidereceğiz? Ne bileyim, hayatımın aşkıyla ne zaman karşılaşacağımdan tutun da, param olacak mı cebim dolacak mıya kadar binbir türde soruya nasıl cevap bulacağız? Tabi ki fal baktırarak..

Tamam, şimdi asıl olaya gelelim. Her ne kadar bu işlere fazla meraklı olmasam da, ve de inanmasam da, büyük konuşmamak gerekirmiş, bunu öğrendim. İtiraf ediyorum. Ne kadar utanıp sıkılsam da, yaptım. Evet, geçen hafta pazar günü paralel evrende çok yakın tanıdıkları olan Serkan'a gittim. Evet, evet o bir falcı. Methini çok duymuştum, gitmek o güne kısmetmiş. Şunu da belirteyim, "fallara kalmış geleceğime, göz yaşı dökeceğim" modunda falan değilim, yanlış anlamayın. Merak işte, sadece merak..

Gittiğimiz yer bir cafe idi esasında. Girişte tabi söylemek gerekiyormuş Serkan için geldiğimizi, biz de öyle yaptık. Kahvelerimiz hemen sonrasında geldi. Aslında hiç de sevmem kahveyi, ama ucunda fal olunca mecburen... Bir yandan kahvemi içiyorum, ama içerken de hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum hayatımla ilgili. Niye mi? Eee neden olacak, Serkan'ın paralel evrenden tanıdığı o "üç harfliler" düşüncelerime girip, kopya çekmesinler diye. Biliyorum, saçma bir düşünce ama, zaten olay da öyle değil mi? Neyse ben hala beynimle cebelleşiyorum düşünmemek için, bir yandan da Gönül'ün anlattıklarını dinliyorum. O kadar zor ki hem birini dinleyip, hem de aklınızdan bir şey düşünmemeye çalışmak anlatamam. İnanmıyorsanız, siz de deneyin. Hale bak, altı üstü kahve falı baktıracağım, pazar pazar girdiğim strese bak! Tabi bu daha başlangıçtı.

Bizden önceki kızların seansı bitmiş, beni çağıdılar "Serkan Bey biraz sonra sizi alacak". Zaten kahvemi bitirmiştim ben de. Ama öncesinde yapmam gereken şeyler vardı. Ne mi? Fincanı kapatmanın bir üslubu varmış. Fincanı kapağa kapattıktan sonra, içe doğru çevirmek gerekirmiş. İçe olursa sizinle ilgili olurmuş, dışa olursa sizinle alakasız olurmuş falan filan. Bir de düşünerek kapatacakmışsınız, konsantre olup. Haydeeee! Ben zaten deminden beri bir şey düşünmemeye çalışmaktan beynime zulüm etmişim. Şimdi de bir anda her şeyi düşünmeye mi zorlayacağım? Allahım ne düşünsem, hangilerini düşünsem, kimi kimleri düşünsem? Bu kadar kısıtlı sürede ne düşünsem ki? Neyse düşündüm artık bir şeyler, yani sanırım düşündüm. Fincanı da düşürmeden içe doğru kapattıktan sonra, yürümeye başladım Serkan'ın odasına doğru. Oda, evet bildiğiniz oda. Kapalı dört duvarı olan, tamamen isole bir oda. Sadece Serkan, siz ve üç harfliler.. 

Bir de yolu gösteren diğer adam demez mi "Evet, bir sonraki kurban sizsiniz" Ya ben zaten ürkek bir kişiliğimdir böyle doğaüstü olayalara karşı, sen kalkmış bana ne diyorsun be adamcağız? Korku filminde gibiydim adeta. Sonunda odanın kapısını açtım vee.. "Acaba bir şey düşünmeli miyim? Neredeler şu anda? Neremdeler? Bir ağırlık çöktü sanki üstüme.. Ya beni takip ederlerse, ya evime gelirlerse!! Vazgeçtim deyip kaçsam mı odadan? Offf Elif, çok korkaksın, otur da dinle!" Bunlar odaya girmem ile masanın yanında benim oturmam için bekleyen sandalyeye kadar olan iki adımlık mesafede beynimler geçenlerdi tabi.

Serkan'ı görünce açıkcası çok şaşırdım. Yani tamam, fal bakan biri nasıl görünür ki diyeceksiniz şimdi. Vallahi Serkan gayet normal biriydi. Konuşmasıyla, tavırlarıyla normal bir erkek. Önünde tarot kartları, boş kağıtlar ve kalem vardı. Adımı ve yaşımı sordu. Ve kağıda söylediklerimi yazdı. Sonrasında söyledikleri inanılmazdı. Şak diye ne işle uğraştığımı söyledi. Allahım dedim, neler oluyor? Sonrasında şakır şakır saydı. Fincana ya da tarot kartlarına bakmadı bile. İnanamazsınız. Diyorum ya, paralel evren, tanıdıklar, hani üç harfli... Saydıkça saydı, yazdıkça yazdı. Yazdığı kağıdı da elime tutuşturdu. Ve dedi ki "Bu tarihlerde bunlar olmazsa, ben buradayım bir yere gittiğim yok". Bu kadar da emin kendinden. Bakalım, yaşayıp göreceğiz. Kusura bakmayın neler söylediğini anlatamam. Sadece olup olmadığına dair bilgi veririm merak etmeyin. Tabi Serkan'ın adresini de.

İşte böyle... "Fal", bakın tersten okuyun bir. Evet, hepsi birinin ağzından çıkan "laf" işte. Olur olmaz, kim bilir. Şu meşhur cümleyi biraz değiştirerek, yazımı bitereyim.

"laF"a inanmayın, "laF"sız da kalmayın...





15 Ekim 2010 Cuma

Faydalı arkadaş mısın, yoksa sadece arkadaş mısın? Nesin sen, ne?

Geçen gün cep telefonumu evde unutmuşum. Evden çıktıktan sonra fark ettim. Geç kalmamak için de dönmeyi gözüm yemedi doğrusu. Bütün gün eksikliğini hissettim. Gözüm hep ofisteki masamda duran, cep telefonumu koyduğum yere gitti. Fakat boştu.  Meğer ne kadar önemli bir yere sahipmiş sevgili cep telefonum hayatımda. Onsuz kendimi adeta çıplak gibi hissettim. Hatta şöyle söyleyeyim, bir erkek arkadaşımın olmaması bile bu kadar "loser" hissettirmemişti bana kendimi. Ve şunu anladım, ben bir "bağımlıyım"..

Bağımlılık farklı şekillerde karşımıza çıkabilir aslına bakarsanız. Canım ben burada sizlere alkol, sigara, uyuşturucu vs bağımlılıklardan bahsetmeyeceğim tabi ki. Mesela bende sevmeye karşı bir bağımlılık vardır. Hep sevmeyi seven bir insan olmuşumdur. Sevilmekten daha çok, sevmeyi severim. Sevecek biri olmadı mı hayatımda, boşlukta gibi hissederim kendimi. "Addicted to love"...

Bir de addicted to sex durumu var ki, son zamanlarda farklı farklı kılıflara büründü. İsimlendirmeleri günden güne çeşitleniyor. Eskiden sadece "fuck buddy" (FB, yatak arkadaşı) denilen ilişki durumu var iken, şu sıralar "friends with benefits" de (FWB, faydalı arkadaş) revaçta. Nasıl mı? Anlatayım da dinleyin bakalım Şehirli Kız'ın bakış açısından..

Dikkat ettiniz mi hiç etrafınıza, ne kadar çok yalnız insan var değil mi? Hepsi de gayet kaliteli, düzgün, bakımlı, dışarıdan bakınca mükemmel görünen, ama yalnız..

Malum günümüz yaşantısında bireysel hayat, hiç şüphe götürmez ki ön plana çıktı. İşte bu durumdan mütevellit, efendim birine bağlanmak, sadakat, aşk, tek eşlilik, ve de dedicated olma durumları hoppp rafa kalktı. Bağlılığın yer almadığı, bireysel, bencil ve ihtiyaç giderme odaklı yaşamak aldı başını gitti. İhtiyaçtan kastim, tabi ki seks.. Bunu yapanlar o çok eleştirdiğimiz erkekler de değil sadece. Artık hem cinslerim de yapar oldu. Bu kişiler geçmiş ilişkilerinde bir şekilde yara almış, ya da büyük bir darbe yeme sonucu travma geçiriyor da olabilirler, kim bilir. İşin psikolojik tarafını çok da deşelemeyeceğim. Ama bakın dikkat edin, bu insanlar duygusal tatmini bulamadıklarından, çok yönlü bir hayatları vardır. Piyasa insanıdırlar, yani sosyal yaşantıları çok gelişmiştir. Partiler, davetler... Spor yaparlar deli gibi. Ya da bilumum aktivitelere katılır, çeşitli hobilere merak salarlar. Sebebi gayet net, yalnız kalma korkusu..

Erkeklerin zaten doğaları gereği pek de tek eşlilik ve bağlılık taraftarı olmadıkları yönündeki görüşlerimi daha önceki yazılarımda da değinmiştim. (Belirteyim herhangi bir suçlama yok burada. Okuyunuz önceki yazılarımı karar vermeden önce.) Peki ya kadınlar? Ne zaman vazgeçtiler pembe panjurlu ev hayallerinden? Acaba battı balık yan gider mi dediler, yoksa yanlız olacağıma öyle ya da böyle gelir geçer biri olsun hayatımda mı dediler? Ya da feminist bir yaklaşımla, bizler eşitiz madem, bunu ben de yapabilmeliyim mi dediler, ve yahut sadece fiziksel ihtiyaçtan mıdır artık orasını bilemiyorum. Özetle artık piyasada "no strings attached" kavramını kendine yaşam felsefesi edinmiş kadın ve de erkekler mevcut orası kesin.

Gelelim FWB ve FB'ye...

Fuck buddy'yi bilmeyen kalmış mıdır? İlk Vanilla Sky filminde duymuştum bu tabiri. Cameron Diaz direksiyonda, hani arabada Tom Cruise ile seyir halinde iken duvara toslamadan az önce kullanmıştı bu kelimeleri. Yine de bilmeyenler ve de filmi izlemeyenler için özet geçeyim, FB adından da anlaşılacağı üzere sadece yatak arkadaşlığı yapan, birbirinden ilişki anlamında bir beklentisi olmayan kişileri ifade ediyor. Yani daha açık bir ifadeyle, bu kişiler sadece seks için bir araya gelirler. Birlikte öyle sinemaya gitme, yemek yeme, arkadaş ortamına girme gibi aktiviteleri yoktur. Tek bir aktiviteleri vardır, o da yatakta yapılan türden. Hepsi o..

Friends with benefits ise, kanımca fuck buddy'yi çok duygusuzca bulup da araya biraz daha duygu katsak acaba ne olur, diye düşünenlerin geliştirip, yürürlüğe koyduğu bir durumdur. Anlayacağınız üzere, bu kişiler bir adım daha öteye gitmiş hem arkadaş olarak görüşebilme yetisine sahip olup, aynı zamanda da yatakta bir takım aktivitelerde bulunan, (en can alıcı nokta burası) ama asla sevgili olmayan ve de olmayacak kişilerdir. Yani özünde yine "no strings attached" kavramını barındırdığı hususuna dikkatinizi çekmek isterim.

Peki ya geri kalanlar? Senin, benim gibi sevmeyi ve sevilmeyi sevenler?

Ben kendi açımdan cevap vereyim bu soruya. Sipariş verir gibi, o akşamki yalnızlığımı dolduracak kimseyi  telefon rehberinden seçmek kadar basit olmamalı hayat. Kolaya kaçmamalı. Gerekiyorsa sorumluluk alabilmeli insan.

Ben ümidimi kaybetmedim, inanmaya devam ediyorum.  Sen de öyle yap..

14 Eylül 2010 Salı

Cundalı, rakı, balık ve...

Bayramın ikinci günü, cuma akşamı ne yapalım ne yapalım derken, hazır ramazan da bitmişken bir "rakı, balık" olayına girelim dedik arkadaşlarla. Küçükyalı sahil yolunda Cundalı-Ayvalık Balıkçısı'nda buluştuk çok sevgili arkadaşım Gülru ile. Kendisi kolejden arkadaşım olur. (Hayır TED değil, bir tek kolej TED mi var canım? Aaaa...)

Cundalı... Açılalı 1,5 ay olmuş, güzel mekan. Hele bir de benim gibi "Cundasever"lerden iseniz, mutlaka gidin derim. Bahçesi çok hoş, çimlerin üzerindesiniz. Karşınızda adalar.. Sunum ve hizmet gayet yerinde. Sağ olsun Hüseyin Erdoğmuş Bey de konuklarıyla gayet ilgili, güleryüzlü. Umarım yeni açılmış olmanın verdiği bir ilk heves değildir masamıza gelip bizlerle konuşması, devamı da olur.

Bu kadar reklamdan sonra gelelim bize. Seçtik mezelerimizi, koyduk bardaklarımıza buz gibi rakıyı. Başladık muhabbetin belini kırmaya. Oradan buradan derken, iki bayan bir araya gelir de (hele de bu kişiler bekâr ise), konu erkeklere gelmez mi? Geldi en nihayetinde. Arkadaşlar ben de kendimi seçici bulurdum. Gülru tam bir olay. Kullanım kılavuzu yayınlayacağım vallahi. Niye mi? Okuyun siz karar verin..

Hepimizin bazı takıntıları vardır karşı cinsle ilgili. Mesela ben ense tıraşına çok bakarım, daha önce de yazmıştım bu konuyu. Eskiden parmak arası terlik giyen erkeklere de acayip gözle bakardım. Ne bileyim bana biraz feminen geliyor parmak arası şıpıdık terlikler. Artık gözüm mü alıştı, yoksa kendimi aşmaya mı başladım bilinmez, tahammül edebiliyorum. Yani arkadaşlar bakın gözünüzün önüne getirin bir.. Malum erkek ayağı kıllı olur, eh biraz da kemikli, koca parmaklı filan. Ama öyle, alınmaca gücenmece yok. Ayaklarınız pek de estetik değil, bu bir gerçek. Neyse Gülru benden de beter çıktı. Bırakın şıpıdık terliği, erkekler normal terlik de giymesin diyor. Başka ne mi diyor? Haydi okumaya devam...

G: Yok istemem, giymesinler terlik felan.
ŞK: Nasıl yani? Eeee nasıl gidecek adamcağızlar denize o sıcakta?
G: Bez ayakkabı giysinler, ya da timberland, sebago tarzı bişiler giysinler ne biliyim canım..
ŞK: Başka Gülru başkaaa :)
G: Bir de pantolon paça boyu çok önemli. Ayakkabının topuğuyla sıfır olacak.
ŞK: Hööö? Tamam bak ben de mesela havuç paça giyenlerden, hani üstten bol gelip, paça kısmında daralan pantalon giyenlere kılımdır. Ama Gülru ya, düzeltilir bu yani. O kadar da sorun olmamalı dimi?
G: Yok yok düzelmiyorlar, ben denedim bebemmm. Huylu huyundan vazgeçmiyor.
ŞK: Uwwww! Başka başka?
G: Heh bir de, kısa kollu gömlek giymeyecek.
ŞK: Naptınnn Gülru? Yaz günü sıcakta? Kıllılar diye mi?

(Ay ben de adamlara çok afedersiniz ayı  muamelesi yapmışım yani, vallahi öyle bir niyetim yoktu. Ama hani bazı erkekler çok kıllı oluyor, hatta apoletli olanları da var. Bir de ileri boyutta kazak kıvamında olanlar da var, o bakımdan şey ettim. Affedin ne olur..)

G: Yani hem ondan, ama ben sevmiyorum kollarının görünmesini.
ŞK: Yani böyle kolsuz t-shirtte ya da yüzücü tipi t-shirt filan da mı giymesinler? Ay yazık Gülru. Uffff! Peki ama kaslı felan oluyor hani bazısının kolları. Hmmm ne güzel şiş şiş felan hani....
G: Hayır hayırrr giymesinler kesinlikle. Mesela Mustafa var, soruyor "Abla giyeyim mi kolsuz gömlek, nolur?" diye. Diyorum ki "kollu gömlek giy, kolunu sıyırırsın".
ŞK: Vah vahhhh! Hepsi bu mu?
G: Bir de sigara paketini gömlek veya t-shirtin böyle önünde cep olur ya, oraya koymayacak. Koyduğu an biter. Soğurum anında.
ŞK: Söyle çıkartsın Gülru, çıkartsın canımmm. Geri ısınmaz mı kanın? Ya da en iyisi sigara içmeyeni bulalım sana, risk unsuru olmasın.
G: Yok Elocum, ısınmam. Isınamam.
ŞK: Daha var mı? Sormaya korkuyorum.
G: Var bebemmm varrrr. Saçlar uzun olmayacak kesinlikle. Saatten başka aksesuar yok. Eller ayaklar tırnaklar düzgün kesilmiş olacak. Çok önemli bel çantası falan da yok ayyy nefretlikkkk sakal bıyık yok ıyyyk..

................... koptuğum andır.

Derken Murat çıkageldi, eski Galatasaray su topçusu pek muhterem arkadaşım. Baktı benim rakı bardağı neredeyse hala dolu. "Eee hala içilmemiş rakı. Bu muydu senin rakı içcem, rakı içcem diye herkesi ayağa kaldırman??" diye sordu. Sordu da, tabi çene çaldığımız konuyu o an için bilmediğinden, ağırdan içiyorum diye bahane bulmak durumunda kaldım. (Muratçım artık biliyorsun eğer okuduysan..) Aynı anda Lerzan da geldi, ekip tamam oldu. Bir muhabbet bir muhabbet, değmeyin keyfimize.. Ortamın sıcaklığından, havanın serinliği bize işlemedi diyebilirim.

Eee o kadar rakı içilir, üzerine bir Türk kahvesi içilmez mi diyerekten, Lerzan'ın cafesine (Robert's Coffee Caddebostan. Lerzan bak reklamını da yapıyorum) geçtik. Orada Koral diye başka bir arkadaşımızı da alıp, Balans'a gitmeye karar verdik. Avrupa Yakası'ndaki Yaprak sahne alıyordu. Kurtlarımızı da döktükten sonra, bu güzel akşamı noktaladık..

Geceden çıkan sonuçlar;

* Cundalı'ya muhakkak gidin. Rakı balık çok güzel, yine gidecek ben!
* Gülru, Lerzan ve Murat!! Ben çok eğlendim. Tekrarlayalım derim..
* Gülru'ya not: Kızım ben seni napimmm :))) 

29 Temmuz 2010 Perşembe

Magnumumu kendim aldım, Bentley kazanma şansımı kendim yakaladım..

Her çalışanın rüyasıdır yıllık izinler, bayram tatilleri ve bilumum bir iki günlük kaçamaklar. İşte ben de bütün sene, ucunda tatile ulaşma hayaliyle çalıştım çalıştım çalıştım. Küçük çalışkan karınca misali..

Derken o gün geldi. İşten, en önemlisi İstanbul'dan uzaklaşma fikri bile insana pozitif enerji verir bilirsiniz. Ama ne yazık ki sayılı gün çabuk geçer, bir o kadar da tatlı..

Şehirli Kız tatilde boş durur mu tabi? Gezdi, gecelere aktı, Gossip'te eğlendi, cumbul cumbul yüzdü. Elinden margaritası, martinisi düşmedi Sarımsaklı'nın sıcak yaz akşamlarında. Cunda'daki Nesos'da papalina yedi, rakısını içti. Komediler yaşadı her zamanki gibi. Haydi bir tanesini sizlerle paylaşayım da, şu sıcak İstanbul günlerinde kafanız dağılsın.

Eh ayıptır söylemesi, 18 günlük bir tatildi gittiğim ve de bitmedi bir 15 günüm daha var. İşte bu 18 günden bir gün, seksi bikinimle plajdan eve geldim iki adımda ( ayyy havamı da atayım), bir de ne göreyim.  Bizim evin önünde bir Bentley park etmemiş mi? Aha dedim, hani az önce yediğim magnumun şifresini yollamamla, Bentley'min gelmesi bir olmuş. Yalnız renk altın sarısı değil, gümüş gri. Bir de cabrio değil. Neyse dedim Bentley Bentley'dir. Şaka bir yana sonrasında öğrendim ki bizim yan komşunun kızının sevgilisininmiş. Yaaaa olaya bakın. Ben daha sayılı izin günümde terfi alabilmek için koca koca kitapları yaz sıcağında okumaya devam edeyim. Yaş olmuş kaç? Millet de sevgilisinin Bentley'inde alemlere aksın. İş mi bu yani? Hak mı? Adalet mi?

Olayı daha fazla dramatize etmeden, bahsi geçen girl nextdoor'u anlatayım size. Aile Soma'lı (Manisa), anne baba çocuk doktoru. Beste ise üniversiteyi kazandığından beri İstanbul'da yaşıyor, 1978 doğumlu. Annemden aldığım istihbarata göre de tanınmış bir firmada Genel Müdür pozisyonunda  çalışıyormuş. Senelerdir de bizim oralar hanımefendiyi kesmediğinden yazlığa gelmez, ver elini Çeşme ver elini Bodrum yapar. Zaten nasıl oldu da geldi derken, öğrendim ki yine önce Bodrum, sonra Çeşme'ye gitmişler. Sonra bizim oraya gelmişler pit stop misali, İstanbul'a geçeceklermiş.

Hee bu arada, kızı da bir görseniz. Kara kuru, kavruk, kitipiyosun önde gideni, paçozun ta kendisi. Hani ben erkek olsam, ve dünyada kalan son kız o olsa. Ayy düşüncesi bile ürkütücü. Çocuk ise, yani Bentley'nin sahibi, esmer, iri yarı, hoş, çekici, karizmatik.. Yani boşta olsa, tam benim tipim diyeceğim. Efendim, ne dediniz? Evet kıskandım, hatta kıskancımdan çatladım. İşte söylüyorum, sinir oldum. Kız da zaten kaldıkları iki gün boyunca beni potansiyel tehlike olarak gördüğünden, erkeğinin yanından bir an için bile ayrılmadı. Hatta adeta yapışık siyam ikizi gibiydiler, sürekli ellele. Çalacaklar sanki. Töbe töbe... Allah çirkin şansı versin, ne diyeyim.

Sonrasında ne mi oldu? Yok yok, öyle düşündüğünüz gibi bir aşk üçgeni olmadığı gibi, ihtiras rüzgârları da esmedi tabi ki. Sevgili komşularımız oğlana bir hizmet, bir hizmet görmelisiniz. Hayır benim babam, ben erkek arkadaşımı yazlığa getireceğim, aynı evde kalacağız filan, asla izin vermez. Yaşım kaç olursa olsun, isterse çocuğun Maserati Quattroporte marka arabası olsun ve de Ezel'e benzesin, mevzu bahis bile olamaz böyle birşey.

Yani özetle ben anca kem gözlerle baktım kıza. Kızdıkça kendime, magnum yedim ve plajda dersime çalışmaya devam ettim. Hem kim bilir, bakarsınız Bentley Continental magnumdan bana çıkar da, "tek taşımı kendim aldım, tek taşımı kendim taktım" misali biner gezerim sapsız çöpsüz..


7 Temmuz 2010 Çarşamba

Armut + Sap + Üzüm + Çöp = Elde Var Sıfır

Yazmayacağım bu konuda demiştim ama vallahi tutamadım kendimi. Ama benim yerimde siz olsanız, inanın siz de aynısını yapardınız. Okuyunca sebebini anlayacaksınız.

Evet konumuz "ilk buluşmalar ve tabi ki bir buluşmada yapılmaması gerekenler"...

Malum "I'm young, I'm single and I love to mingle" modundayız ya bu aralar. Yani Türkçe meali efendim, gencim, bekarım, ve de ortamlara karışmayı, gezmeyi seviyorum. Eh dolayısıyla da alternatifleri değerlendiriyorum. Ne de olsa yalnızlık Allah'a mahsustur, öyle değil mi?

Neyse gelelim size anlatacağım örneklerden ilkine. Anlatılanlar yaşanmış olaylardan alınmış olup, kişi isimleri gizli tutulmuştur, bilginize..

Efendim muhterem şahıs (X diyelim ), çalıştığım iş yerinden. Hoş pek taraftar değilimdir iş ortamında olan birlikteliklere, ama istisna yapayım dedim. Aynı yerde çalışıyor olduğumuz için, hani referansı olması ve kariyer sahibi olması dolayısıyla +1 puanı kaptı. Neyse buluşma günü öncesi X aradı beni. Şu sıralar duymayalı çok olmuştu, o yüzden şaşırdım. Dedi ki "İstersen alıyım ben seni". Sevgili beyler, aaa yok öyle bir şey, bizler centilmeniz ayaklarına yatmayın hiç. Artık günümüzde, hele de kızın arabası varsa, teklif bile etmiyorsunuz. Halbu ki erkeklik öldü mü? Nerede nezaket, nerede düşünce? Erkeklikle ne alakası var canım da demeyin, var işte. Neyse konumuza geri dönelim fazla dağılmadan.

Ne demiştik, beni evden almayı teklif etmişti. Eh ordan da bir +1 puan kaptı. Gerçi ben dışarıda olacağımdan almasına gerek olmadığını söyledim, ama olsun düşünmesi yeterliydi. Her şey süper gidiyor. Acayip pozitif bir moddayım. Armut, sap, üzüm, çöp mevzusunu attım kafamdan tamamen. Yok kısa bacaklı sevmem, yok ense tıraşı düzgün değil, ortak noktamız yok... Hepsi fasa fiso dedim kendi kendime ve bu sefer olacak ümidiyle yola koyuldum.

Allah için bekletmedi beni. E bu da önemli bir şey mesela. Yani kadın/erkek farketmez aslında. Karşındaki kişiyi bekletmemek gerek, hoş değil. Ama tabi erkek olarak birazcık önce buluşma yerinde olmak lazım. Ki X de öyle yaptı. Ve bir +1 puan daha kazandı. Nereye gittiğimizi de söyleyeyim, Kalamış Divan. Seçim de güzel. Başladık konuşmaya, tabi iş yerleri aynı olunca vazgeçilmez konu öncelikle "iş" oluyor. Sanki bilmiyoruz neler yaptığımızı birbirimizin, sanki önceden istihbarat yapılmamış. Sonrasında nelerden hoşlanıldığı, ortak nokta bulma arayışları ve benzer konularda muhabbet.. Bu arada şahıs X, konuşurken çok mimik yapıyor. Başladı mı benim de kaşım gözüm oynamaya. Hay Allahım, engel olamıyorum kendime. Bakmamaya çalışıyorum. Lakin olmuyor. Başka şeyler düşünmeye çalıştım ben de, ne yapayım..

Neyse ki konu bulmada sorun yaşamadık, konuşmasına konuştuk. Lakin hiç ortak noktamız olmadığını ikimiz de anladık. Ama baştan kendime söz verdim ya. Elo, bak önemli değil ortak nokta filan, hem ortak noktaya sahip olanları da gördük diyerekten eksi yazmadım X'e.

Kalamış Divan'da idik dedim ya, böyle hava da ışıl ışıl, sıcak.. Bahçe kısmında oturuyoruz, oturuyoruz da, saat geçtikte güneş yerini değiştirmeye başlamaz mı? Gözüme güneş girmeye başladı. Belki de bu bir işaretti, kim bilir. Şimdi iyi de ne alaka demeyin. Okumaya devam edin. Normalde çarpraz oturuyorduk. Güneş gelince gözüme, mecburen yer değiştirmek zorunda kaldım. Hay girmez olaydı güneş gözüme. Arkamı güneşe dönecek şekilde yerimi değiştirdim. Muhabbete devam, gülüyoruz filan. Aman tanrım! Bir de ne göreyim, X'in dişinde kocaman bir parça yiyecek artığı. (Yemek yemiyorduk, kahve içiyorduk. Yani öncesinden kalmış.) Yufff yani dedim, kusura bakmayın dedim vallahi. Tabi içimden, ama benim surat düştü. Yani sen buluşmaya geliyorsun, eh bir zahmet dişini fırçala da gel değil mi? Eeee sen ilk buluşmada böyleysen, sonrasında nasıl olursun X? Bir yandan da kendime verdiğim sözü aklımdan geçiriyorum sürekli. Armut sap üzüm çöp, armut sap üzüm çöp. Yok Elif yok, olmayacak.

Sonuçta daha sonra ne ben X'i aradım, ne de X beni aradı. Demek ki ikimiz de birbirimizden elektrik alamamışız. Şimdilerde iş yerinde nerede karşılaşsak, kafasını kuma gömen deve kuşu modundayız. İşin garibi, eskiden bu kadar çok rastlaşmazken, şimdi daha çok rastlaşır olduk...

Gelelim ikinci vakaya. Kişi Y. Ama bakın bu Y, olay yani. Kısaca bilgi vereyim hakkında kendisi armatör, Boğaziçi Turizm mezunu, herkes beni tanır bilir havalarında biri. Aslında anlatacağım ilk buluşma değil. İlki ve ikincisi Bebek'te olmuştu, Lucca ve Sortie. Sortie'de VIP'den geçmek hoştu ne yalan söyleyeyim. Şimdi anlatacağım ise şans vermek adına olan bir buluşmaydı. Eh be artık sen de ne istiyorsun demeyin. Nedenini anlayacaksınız az sonra...

Yer Fenerbahçe. Günlerden Pazar. Saat 15 suları. Oturduk masamıza, divanlı masalar oluyor ya, işte onlardan. Garsonumuz geldi, ve sordu (Diyalog şeklinde yazacağım bundan sonrasını):

Garson: Ne içerdiniz?
Y(Bana döndü ve sordu): Şarap içeriz değil mi?
Ben: Hayır, teşekkürler ben içmek istemiyorum.
Y: İçeriz içeriz. İçersinnnn. Yalnız ben "yerli" şarapları pek bilmem, sen ne tavsiye edersin?(garsona soruyor yani)

(Allahımmmm!! Ayyy en nefret ettiğim şey, hergün yabancı içkilerden içiyor ya. Offf yerin dibine battım. Neyse garsonumuz tavsiyede bulundu, siparişi aldı ve gitti. Bir müddet sonra elinde iki kadeh geri döndü. Çileye devam. Hayır neyi ispat etmeye çalışıyor, anlamıyorum ki..)

Y: Aman sen ne yaptın? Sıcak içilir mi şarap yaz günü. Hadi git soğut da gel.

(Kum nerede? Kafamı gömücem de..... Bu arada siparişimizi verdik, Y Cafe de Paris söyledi kendine. Benimkini boşverin.)

Veeee siparişler geldiiii...

Y (Garsona): Ama bu olmamış ki, Cafe de Paris'nin sosunda dereotu olmaz ki! Hem  patatesi az bunun, daha fazla olurdu. Sizin şef bu işi bilmiyor.
Garson (garibim ne yapsın, müşteri memnuniyeti önemli tabi): İsterseniz patates ekleteyim beyefendi.
Y: Yok sen ayrı bir tabağa koy da getir.

(Bu bir kabus mu, bitmek bilmeyen? Dayanamadım, oradan uzaklaşmalıydım o an. Yoksa elimden bir kaza çıkacaktı. Lavaboya attım kendimi. Ve bir müddet sonra yerime geri döndüm.)

Y: Düştün mü?

Neeee? Nasıl? Yani bakın görün. Olayın aldığınız eğitim, kültür seviyesi, görmüşlük görmemezlilikle de alakası yok. Ne demek "Düştün mü?"?!? Bir bayana söylenir mi? Kal geldi tabi. Sonra bir baktım Y atak yaptı, kalktı yerinden, geldi benim yanıma oturdu. Oturdu oturdu ama, onun oturmasıyla ben kalktım yerimden, onun yerine oturdum. Yani orada bizi izleyen biri vardıysa eğer, eminim gülmekten ölmüştür. Çünkü yer kapmaca oynar gibiydik adeta. Sonuç ne mi? Fiyasko, olmadı tabi.

Bakın size diyorum. Varsa normal birileri çevrenizde kız olsun erkek olsun, yapışın koluna bırkamayın. Çünkü iyileri kapmışlar, kalanlar da ya gay ya da işte böyleleri. Ondan sonra da kalkıp bana, neden yalnızsın diye sormayın. İşte izahı. Armut + Sap + Üzüm + Çöp = Elde Var Sıfır.

Dip not 1: Eşitliğin sol tarafına göz yumabilene helal olsun.
Dip not2: O ekstra istediği patatesi yemedi.
Dip not 3: Y'den gelen son mesaj "Yalıma prenses yapcaktım ama ben seniiiiiiiiiiiiii"

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.