31 Ekim 2009 Cumartesi

Derin Uykuya Dalma Türkiye!



Bir bu kalmıştı, onu da yaptılar. Atamı pastadan çıkarttılar, tam oldu.

Bu kadarı da hiçbir ülkede görülmemiştir. Arkadaşım sen bugünlere geldiysen, bunu o büyük insana borçlusun. Bu ne terbiyesizlik, yol yordam bilmemezlik? Amerikan filmlerinde çok görürüz, doğum günü pastasından yarı çıplak striptizci kız çıkmasını. Sen kime güvenip neye güvenip de Atama bu saygızlığı gösterme cesaretinde bulunabiliyorsun? Dalga mı geçiyorsun? Sorarım size bugün en geri kalmış ülkede bile varlıklarını borçlu oldukları kişi veya kişilere böyle bir saygısızlık yapıldığını gördünüz mü, hiç duydunuz mu?

Bakın söylüyorum, bunlar daha başlangıç. Önce okulların isimlerindeki "T.C." kısaltmasını kaldırdılar, alfabeyi öğretmeye "A" harfinden değil "E" harfinden başlanması kararını aldılar, okullara bu yönde talimat verdiler. Sonra "Barış Elçisi" diye eli kanlı teröristleri affettiler, yitip giden şehitlerimizi hiçe sayarak. Şimdi de bu.

Uyanmamız, olanlara, yapılanlara "dur" dememiz için daha ne yapmaları lazım anlamadım ki. Yani göz göre göre, Atatürk'ün bu vatan için yapmış olduğu fedakarlıklara karşı her birimizin içinde beslediği minnettarlık ve sonsuz özlem duygusunu unutturmaya, silmeye hatta genç beyinlere sokmamaya çalışılıyor(!). Yok öyle yağma, unutturamazsınız. O kadar kolay değil!

Gözünü aç Türk milleti. Bir bulaşık makinesine kanma, gözlerini boyamalarına izin verme. Vurdumduymaz olma, kayıtsız kalma. Gözünü aç, kendine gel. Uyan, uykun daha da derinleşmeden..

(Not: Büyük önderimiz Atatürk'e yapılan bu saygısızlığı televizyonda izlediğimde içim sızladı. O yüzden hafızamda, hafızalarımızda yer etmemesi için "o anın" fotoğrafını bilerek kullanmadım. Ben Atamı öyle görmek istemiyorum, kimseler de görsün istemiyorum. Ama bu demek değil ki, bu ayıbı ve bunu yapanları unutacağız.)

24 Ekim 2009 Cumartesi

Gel, Terörist Olsan Da Gel!. Gel Ki Affedelim!

Çok kızgınım çok... Politika ve siyasi konularda yazmamak konusunda karar almıştım. Fakat dayanamadım, yazıyorum.

"Olmaz böyle şey" dedirten bir konu PKK'lıların affı. Hatta dahası var. Aftan yararlandıktan sonra sivil sayılacaklarmış. Bu da demek oluyor ki bu teröristlerden askerliğini yapmamış olanlar, askere de alınacaklarmış. Düşünsenenize bırakın aramıza sütten çıkmış ak kaşık misali karışmaları yetmezmiş gibi, bir de vaktiyle hiç gözlerini kırpmadan vurdukları, öldürdükleri Mehmetciklerimizle birlikte omuz omuza yeri gelecek çarpışacaklar, hatta aynı yerde uyuyacaklarmış. Var mı böyle bir şey? İnanabiliyor musunuz? Ne yani içlerindeki o kötü ruhlarından kurtulup, çok inandıkları, savundukları ideolojilerini bir anda unutuvericekler mi? Yahu bu adamlar canlı bomba olmak için eğitim alıyorlar, beyinleri yıkanıyor. İnandırıcı geliyor mu size affedildiler diye tüm bunları unutacak olmaları?

Nereden belli bu vatan hainlerinin aramıza karıştıktan sonra da gizli gizli örgütlenip daha büyük kıyımlara imza atmayacakları? Beni, seni, bizi kim koruyacak o zaman? Bakın söylüyorum, öldüğümüzle kalırız bu ülkede. Faili meçhullardan biri oluruz.

Sinirlerim tepeme çıkıyor, ölen teröristlerin topraklarımıza hem de törenlerle gömüldüğüne dair haberleri izleyince. Hakları yok bir zamanlar uğruna kan akıtılarak kazanılan bu topraklara, o vatan hainlerinin leşlerinin gömülmesine. Hakları yok bu ülkede olmaya. Hakları yok anaları evlatsız, çocukları yetim bırakmaya. Hakları yok affedilmeye..


Teröristleri bir "kahraman" ilan etmedikleri kaldı. Çoşkuyla, törenlerle karşıladılar. Sesimiz çıkmadı, çıkmaz da. Millet olarak bastırılmışız çünkü. Sadece biz değil o yüksek makamlarda olanlar da üç maymunu oynar olmuşlar. Duymuyorlar, görmüyorlar, ses çıkarmıyorlar. O kadar ki vatan hainlerinin parti kurmasına izin vermişiz, dokunulmazlık kazanmışlar. Mitinglerde, basın açıklamalarında gencecik Mehmetciklerimize kıyan teröristleri kahramanlarmış gibi savunmalarına göz yumar olmuşuz. Hatta ve hatta elebaşlarına "Sayın" diye hitap eden bu namussuzları dinler olmuşuz. Zaten niye besler dururuz onu da bilmem. Oradan kararlar alıp avukatları aracılığıyla teröristleri yönetmeye devam edebilsin diye mi?

Biz aşmışız arkadaş ülke olarak. Gerçekten.. Adam öldür, suç işle, dağlarda terörist ol, çatışmaya gir, ülkeyi sat.. Ölen öldüğüyle kalır. Başka da hiçbir şeycikler olmaz bu ülkede. Affedilirsiniz.. Hatta aradan biraz zaman geçsin tamamen unutulur herşey. Hep öyle olmadı mı?


23 Ekim 2009 Cuma

Bana Göre Değil

"Bana göre değil" dediğiniz oldu mu yaptığınız iş veya şu an yaşıyor olduğunuz hayat için? Ben bu aralar bu cümleyi çok fazla telaffuz eder oldum. Hem sesli, hem de içimden sessizce..

Bana göre değil şu an yaptığım iş. Aslına bakarsanız neden seçtim bu mesleği ben de bilmiyorum. Bana uygun muydu da seçtim? Hayır değil, hem de hiç değil. Hayatlarımız bir kalıba sığdırılmaya çalışılıyor da, aslında edilgen bir cümle kurmamalı, düzeltiyorum hayatlarımızı bir kalıba sığdırmaya çalışıyoruz da ondan daha sonraları canımız çok sıkılıyor içine düştüğümüz duruma. Yani kendi kendimizi bu konuma getiriyoruz. Eh kendi düşen ağlamaz denir. Fakat öyle olmuyor işte.

Neden hayatta hep izlenilmesi gereken soyut, ama bir o kadar da somut bir yol vardır? İlla ki bazı sınavlar kazanılmalı, illa ki üniversite mezunu olunmalı, illa ki iyi ve de yüksek bir pozisyonda çalışacağınız "çok ciddi" bir işiniz olmalı, illa ki çok para kazanıyor olunmalı, illa ki belli bir yaşta evlenip çoluk çocuk sahibi olunmalı, illa ki onları da iyi yerlerde okutmalı, illa ki illa ki..... Hani bir şarkı var bilir misiniz Leman Sam'ın? İlla.. O şarkıyı dinlemek beni nasıl daraltıyorsa ve de bir an önce bitmesini istiyorsam her çalınışında, işte hayattaki olmazsa olmaz haline soktuğumuz, kısır döngü  haline getirdiğimiz illakiler sürüsü de aynı etkiyi bırakıyor bende..

Yakın bir arkadaşımla bu konuyu konuşmuştuk bir ara, demişti ki "Ben hep surf hocası olmak isterdim, ama şimdi bu sıkıcı işle uğraşmak zorundayım. 9-18.00 arası mesai yaparak geçirmek zorundayım hayatımı.." İşte bu! Tek bir yaşam sürme hakkımız olan şu dünyada kendimizi istemediğimiz kalıpların içerisinde buluyoruz. Ömrümüzü sevmediğimiz şeyleri yaparak tüketiyoruz. Değer mi? Geçirdiğiniz günün tekrarı yok düşünsenize. Bir dakika öncesi geçmiştir artık. Ne yaptıysanız orada kalmıştır, ya da yapmadıklarınız. Bir "keşke" olarak..

Ben hiç bu kadar kapana kısılmış hissetmemiştim kendimi. Ben ki sürekli kahkalar atıp, hayatı çok da kendine dert etmemeye çalışan biri olarak bu kadar pessimist bir ruh haline girdiysem eğer, demek ki bardak taşmaya başlamış. Müdahale etmek gerek...

Sanırım zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark ettiğim bir dönemdeyim. Etrafımda olan biten bazı şeylerin bugüne kadar benim isteğim dışında oluşması ve benim gibi inatçı ve de dişli birinin olan bitene seyirci kalmaktan öteye gidemiyor olması beni karamsarlığa düşürdü. Asla monoton bir hayatım oldu diyemem. Fakat belli çizgilerin dışına da çıkamıyor insan.

Hayatımızda kendimize ayıracak ne kadar vaktimiz oluyor ki? Hep bir koşturmaca içindeyiz, bir yerlere yetişme çabası içindeyiz. Böyle mi olmalı benim hayatım diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Peki hayatın bize izlememiz için sunduğu yol haritasının dışında kalan ama aklımızın bir köşesinde "Bir gün şunu da yapmalıyım, şunu da görmeliyim, şuraya da gitmeliyim" dediğimiz noktalar, tali yollar? Ya daha sonra hiç vaktimiz olmazsa? Ya çok geç kaldıysak..

Bana göre değil diyorsanız siz de benim gibi, vakit zincirleri kırma vaktidir. Yoldan çıkmanın zamanıdır. Çok geç kalmadan o tali yollara yönelmenin tam zamanıdır..


İçimdeki Futbol Aşkı Bambaşka..

Taraftar aşkı başkadır. Öyle televizyonda maç izlemekle olunmaz taraftar. Stata gitmeniz, tribünde tek vücut olup, takımınızı desteklemeniz gerekir. "Taraftar" işte o vakit olunur.

Ben de dişi bir aslan olarak bu unvanı haketmek adına, statta 90 dakika boyunca süren kıran kırana mücadelenin havasını diğer aslanlarla beraber teneffüs etmeye karar verdim. Ne yalan söyleyeyim tereddütlerim vardı başta, bir bayan olarak. Küfür kelime dağarcığım gelişecekti, ondan emindim. Peki ya olay çıkarsa, hani şu televizyonlarda izlediğimiz türden? Ben de aldım iki bodyguard niteliğindeki kankamı, düştüm Ali Sami Yen yollarına...



Durun durun, stata gitmeden önce bilinmesi gerekli bazı şeyler var. Mesela tek vücut olacağız dedik ya, bunu tamamlamak için bir formanız olmalı, üzerinizde gururla taşıyacağınız o asil renklere sahip bir forma.. Maça şimdiye kadar hiç gitmemiş olsam da formam vardı neyse ki. Takımınızın atkısı da gerekli. Maçın önemli bazı yerlerinde çok işe yarıyor. Eh o da vardı.. Unutmadan bir iki tezahürat öğrenmeyi de ihmal etmeyin. 

Nerede kalmıştık, Ali Sami Yen'e doğru gidecektik. Öncesinde kankalarım uyarıda bulunmuşlardı, çok dar kot ve topuklu ayakkabı giyme diye. Önce biraz nasıl yani oldum duyunca. Sonra düşününce binlerce erkeğin arasına gidiyordum, testosteron hat safhada olacaktı. Neyse uyarıları dikkate alarak giyindim ve evden çıktım. Fakat kızlar şunu söylemeliyim, forma giyen bayanlar sanki tepelerinden ulvi bir ışık hüzmesi inmiş gibi görünüyor olmalılar ki, sizi bu halde gören beyler şaşkın bir yüz ifadesiyle süzüyorlar. Öyle ki ister istemez hafiften kasılarak, biraz da yaylanarak yürümeye başlıyorsunuz, fonda Rocky film müziği Eye Of the Tiger. Hoş bir duygu, siz de hissetmelisiniz.

Kankalarımla buluştuktan sonra statın hemen yanındaki GS çadırına uğradık. Maç öncesi boy gösterme olarak da nitelendirilebilen stat çevresinde takılma hareketleri diyelim.. Kapıdan Galatasaray marşıyla giriyorsunuz. İçeride yine bir sürü erkek, genç-yaşlı, uzun-kısa, yakışıklı veya değil.. Lakin onların arasında azınlık olmak güzel duygu. Başınız dönüyor, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Ama biliyorum ki bu birşey değil, asıl "cennet" statın içinde..



Ufak tefek bir şeyler aldıktan sonra, çadırın hemen arkasındaki cafede oturuyoruz, ne de olsa daha zamanımız var. Damla sakızlı Türk kahvesi söylüyorum. Fincanda getiremezlermiş. Niye diye sorduğumuzda, maç zamanı karton bardakta servis yapıyoruz diyor masamıza bakan garson. Vazgeçiyorum, karton bardakta aynı keyfi alamayacağımı düşünerek. Beyler içiyorlar mochalarını, lattelerini.. Bir iki hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyoruz. İçecekler bittikten sonra, statın giriş kapısına doğru ilerliyoruz.

Giriş kapısının yakınlarında, içeriye bozuk para sokmak yasak olduğundan, çekirdek satanlardan çekirdek alıyoruz. Bu hastalık gibi birşey. Yanınızdaki çekirdek yerken, bir anda canınız çekiveriyor. Yemiyeceğiniz varsa da, çekirdek çıtlatırken buluyorsunuz kendinizi. Bozuk paraları da tükettikten sonra, geliyoruz giriş kapısına. Erkek ve kadın polisler üzerinizi arıyor. Ama ne arama... Yani sanırım ellenmedik yerim kalmadı. İşin garibi size bunu bir bayanın yapıyor olması. Bir ara düşünmedim değil, erkek polis üzerimi arasa bu kadar garip hissetmezdim herhalde. Bu arama olayı iki kez yapılıyor, biri statın dışında, biri de statın içinde tam giriş kapısında.


Sonrasında giriyoruz stata. Saha kocaman, öyle televizyonda gözüktüğü gibi değil. Üst sıralara doğru ilerliyoruz, Eski Açıkta. Tabi açı önemli, bu konuda eksper olmuş kankalarıma bırakıyorum işi. Uygun bir açıyı tespit ettikten sonra geçiyoruz yerlerimize. Yavaş yavaş stat dolmaya başlıyor. Hem karşı takımın hem de bizim takımın oyuncuları sahaya çıkıp, maç öncesi ısınma hareketleri yapıyorlar. Bu ne esneklik kardeşim. Ve maç başlıyor. Herkes ayakta. Amigolar sanki bir orkestrayı yönetir gibi yönlendiriyorlar biz taraftarları. Havaya giriyorum yavaş yavaş, ben de bağırıyorum. Tezahüratlara katılıyorum,


Giden Her Sevgilinin Ardından ,Hep Biz Olduk El Sallayan
Haykırsak Duyarlarmı Sesimizi, Hangi Sevdadan Galip Çıktık Ki
Yürüyoruz Sessiz ve Kederli, Nevizade Geceleri
İnletiyoruz Hep Çıkışında, İstiklal Caddesini
Boşuna Çekilmedi Bunca Çile, İçiyoruz Gündüz Gece
Haykırdık Ama Duymadı Hiç Kimse ,Peşindeyiz Her Yerde

Zaten Aşklar Hep Yalan Dolan, Sonu Hep Acı Hüsran
Bize Her Sevdadan Geriye Kalan, Sadece Galatasaray
Cimbombom'um, Cimbombom'um
Canım Feda Olsun Sana
Hiçbir Şeye Değişilmez
Senin Sevgin Bu Dünyada
İstanbulda Deplasmanda, Yağmurlarda Çamurlarda
Kimim Varki Senden Başka, Cimbombom'um Sen Çok Yaşa...

Erkek sesleri daha hakim tabi, benim ki arada kaynıyor, ama olsun..

Derken gol oluveriyor. Fakat ofsaytmış, hevesimiz kursağımızda kalıyor. Heyecan dorukta. Bizimkiler zıplıyorlar, ben aralarında koruma altındayım. Eh tabi arada boy farkı olduğundan ben zıplamıyorum. Biraz öne doğru gelip, arada ezilmemeye çalışıyorum. Coşkumuz kesilmeden ardı ardına goller sıralanıyor. 4-1 yeniyoruz Dinamo Bükreş'i. Bütün stat ayakta, yıkılıyor.. Görmeniz lazım o enerjiyi, o coşkuyu hissetmeniz lazım. Anlatmakla olmaz, yaşamalısınız. Şimdiye kadar bu duyguyu yaşamamış olmama şaşıyorum doğrusu..

Eğer sizin de içinizdeki futbol aşkı bambaşka ise, takımınız tarih yazarken siz de birebir şahit olmak adına maçı kesinlikle statta izlemelisiniz...






9 Ekim 2009 Cuma

18 yaşında gibiyim ben inan..

İşe gitmek için servis beklediğim yerde bekliyordum o pazartesi sabahı da her zaman olduğu gibi.. Derken bir adam arabasından inip yanıma geldi ve günaydın dedi, tebessüm ederek. Takım elbiseli, kır saçlı.. Belli ki o da işe gitmek için sabahın erken saatlerinde yollara düşenlerdendi.. Ben de günaydın dedim. Adam devam etti, "Siz bankacı mıydınız?". Garibime gitti tabi.."Evet" dedim şaşkın bir ifade ile. Devam etti "Hangi bankadaydınız?". Çalıştığım bankanın adını söyledim. Kır saçlı bey taşıt kredisi kullanacağını, o konuda bilgi almak istediğini söyledi. Nasıl yani oldum, belli ki konuşmak için ortam yaratmaya çalışıyordu. Sabah sabah kimin aklına gelir ki taşıt kredisi konusunda bilgi almak.

Genel müdürlükte çalıştığımı, konu hakkında detaylı bilgiyi şubelerden alabileceğini söyleyerek geçiştirmeye çalıştım. Bir yandan da bizim servis şoförünün kulaklarını çınlatıyorum, gecikecek günü bulması dolayısıyla. Fakat adam vazgeçmiyor, "Sizin lacivert peugeotunuz var değil mi?". Şaşırmayı bırakın yüzümde nasıl bir ifade oluştuysa, “Biz komşuyuz aslında, bakın sizin hakkınızda ne çok şey biliyorum. Bu araba, şirket arabası. Ben üstü açık bir Mercedes alacağım da taşıt kredisiyle onu soracaktım” dedi. Ben sordum sanki alacağı arabanın markasını, ne gerek var yani.. Aklı sıra etkilemeye çalışıyor. Geçiniz bu bayat numaraları. Neyse tam o sırada bizim servis de ufukta göründü. İyi günler dileyip hızlıca servisime yöneldim.

Ertesi gün, bir de baktım ki ne göreyim. Adam benden önce gitmiş durmuş benim servis beklediğim yerde. Ama bu sefer kendi arabasıyla gelmiş, arabanın yanında kasıla kasıla duruyor “Bak benim gıcır bir Volvom var” edasıyla. Biraz öteye doğru ilerledim ama adam da yanımda bitiverdi. “Kusura bakmayın, sanırım rahatsız oldunuz” dedi. Sonunda anladın, içimden geçiriyorum tabi bunu. Dedim ki “Tanımadığım bir insanın hakkımda bilgi sahibi olması beni şaşırttı ne yalan söyleyeyim. Hem biz aynı apartmanda filan mı oturuyoruz da komşu oluyoruz?”. Olay buradan sonra daha da enteresanlaşıyor, dinleyin cevabı. “Ben aslında sizi ilk 4 ay önce görmüştüm. (Bu arada belirteyim annemlerin evinin karşısında erkek güzellik merkezi var). Saçlarım için gittiğim yerde sıra beklerken sizi gördüm, evinize doğru yürüyordunuz. Ne kadar hoş bir bayan, kimdir diye sorduğumda, bana bankacı olduğunuzu orada çalışanlar söyledi”. Yahu ben bırakın aynı apartmanda oturanları, aynı sokakta yaşayanların işini gücünü hatta kim olduklarını bilmem. Nasıl oluyorsa erkek güzellik merkezindekiler benim ne iş yaptığımı nerden bilebilirler? Adam devam etti “Sabahları buradan bir arkadaşımı da alıp birlikte gidiyoruz işe. Sizi burada görünce hatırladım 4 ay evvel gördüğümü. Ben ayrıca sizin arabanızı park ettiğiniz özel otoparkta yıkatıyorum kendi arabamı.” Yok artık, arabamı nereye park ettiğime kadar izlemiş beni. Adam adeta bir stalker. Adını söyledi, Cüneyt imiş. Benimkini sordu, olaydan her ne kadar rahatsız olsam da adam düzgün birine benziyordu ve doğruyu söylemek gerekirse bu olayın sonunun nereye varacağı konusundaki merakım sonucu ben de ona adımı söyledim. Kaçlı olduğumu sordu, cevap verdikten sonra tabi ben de aynı soruyu ona yönelttim. Tahmin et dedi. 68’li olabileceğini söyledim. Eh o civarlarda diyerek geçiştirdi. Daha aşağı olsaydı hayır ben daha gencim edasıyla pat diye söylerdi. Ama o civarlarda demek, daha yukarısı aslında ama işte şu an bununla yetin demek gibi bir şeydi. Nihayet servis geldi. İyi çalışmalar dileyerek ayrıldım yanından Cüneyt Bey’in.

Olayı kankalarımla masaya yatırdık, ama işin içinden çıkamadık. Hayretimizi saklayamadık. 2 günlük muhabbetimizin konusu olmuştu kır saçlı, 68 civarı doğumlu, gözlem ruhu gelişmiş bu adam. Kendime sordum yine ve yeniden, yahu bir kere de normal bir şey gelmez mi başıma?

Ertesi sabah oldu. Yine evimden çıktım, 100 metre kadar yürüyüp yolun karşısına geçtim. Fakat Cüneyt Bey yoktu. Sonra ki günler görmedim kendisini. Hafta sonu geçti pazartesi oldu. Yine her zamanki yerde duruyordu. Hafta sonu neler yaptığımı sordu ve ekledi, “Yerinden oynatmamışsın arabayı”. Başkalarını neden izler ki insanlar? Sana ne kardeşim diyesim geldi, sustum. Düşündüğünü söyleyen cinste insanımdır, tanıyanlar bilir. “Çocuk var mı siz de?” Şok oldu, beklemiyordu bu soruyu. Dedi ki “ Yok çocuğum. Bekar olduğumu söylemiştim. Şaşırdım sormana böyle erkenden.” Sinir olmuştum beni sürekli izliyor olmasına, bozmam lazımdı. Hem daha erkeni mi var yahu.“Daha önce evlenmiş, sonrasında da boşanmış olabilirsiniz. Üstelik benim hakkımda bu kadar bilgi toplamış olan birine ne istersem sormaya hakkım var diye düşünüyorum”….

Salı günü sonunda yapmasını beklediğim hamleyi yaptı, telefon numaramı istedi. Verdim. Dedim ya merak ediyordum neler olacak. Gün içerisinde saat 11 civarında da mesaj attı “Umarım günün pozitif geçiyordur. Ben ve telefonum sana şans getirir :)”. Mesajda tam olarak ne demek istediğini anlamamakla birlikte, sadece okumakla yetindim, cevap yazmadım. Zaten ne yazılır ki bu mesaja cevap olarak. Saat 17.30 da telefon çaldı, arayan o. Günümün nasıl geçtiğini, mesajı alıp almadığımı sordu. Belli ki mesajına cevap bekliyormuş. Hüsrana uğratmışım kendisini. Yoldaymış işten çıkmış, benim kaçta çıkacağımı sordu. 6 dedim. “Ben de aslında daha Nişantaşı’na uğrayacaktım. İstersen seni ben alayım. Birlikte geçeriz karşıya..” dedi. Akşam arkadaşımla programım olduğunu duyunca hafif bozuldu, “Bu yakada mı karşı da mı buluşacaksınız?” diye sordu. Yahu ay sana ne, nefret ederim bu tip sorulardan. Hani şey diye düşünürsünüz ya, yaş ilerleyince bazı şeyler oturur, insanlar edindikleri deneyimlerden bir şeyler öğrenip gençken yaptıkları saçmalıkları yazmazlar diye. Yok öyle bir şey arkadaşlar. Sana bir bayan programım var diyerek nazikçe seni geri çeviriyorsa ve sen hala soru sormaya devam ediyorsan, tek bir şey söyleyeceğim “Pes”. Cevap verdim ne yapayım, sanki açıklama yapmak mecburiyetindeymişim gibi “Hayır, yine karşıya geçeceğim, orada buluşacağız”. Bu arada gerçekten bir arkadaşımla buluşacaktım, yalan değil yani.

Çarşamba sabahı, her zaman ki gibi geldi yanıma. Günaydın dedikten sonra devam etti “Bugün seni ben götüreyim mi işe? Nasılsa ikimiz de aynı tarafa gidiyoruz..” Ben, “Hiç gerek yok, zahmet olmasın size. Ben servise biner giderim. Hem uyuyorum” dedim. Adam ısrarlı “Yok ne zahmeti”. Başka ne mazeret gösterebilirim diye düşünürken aklıma işe beraber gittiği arkadaşı geldi ve dedim ki “Sizin şimdi arkadaşınız da var, ben rahatsız etmeyeyim.” Cüneyt Bey “ Arkadaşım bugün yok”. Kesin önceden ayarladı, muhtemelen şöyle bir diyalog geçti “Oğlum bugün işe kendi çabalarınla gidiyorsun, kusura bakma. Benim işim var.” Peki dedim, mazeretler tükendiği vakit. Buradan sonrasını diyalog halinde yazacağım. (C:Cüneyt, B: Ben)

C: Üşüyor musun? Üşüyorsan alttan ısıtmayı açayım istersen.

B: (Yahu istemiyorum alttan ısınmak filan) Yok teşekkürler ben böyle iyiyim.

C: Eee dün ne yaptınız arkadaşınla? Caddeye mi gittiniz?

B: (Bunun sorulacağını biliyordum.) Gezdik evet.

C: Sadece gezdiniz mi, oturmadınız mı bir yerde?

B: (Ay ne bu ya, sorguya mı çekiliyorum. Demek ki bunun yaşla ilgisi yok.) Hayır da neden bütün bu sorular?

C: (Çevir kazı yanmasın edasıyla) Ben de akşam caddedeydim de belki aynı yerlerde bulunmuşuzdur diye sordum.

Ben mekanın adını verince, “Hmm bundan sonra oraları da öğrenmek gerek..” Al işte en sevmediğim şey, karşısındaki kişiye yaranmak daha doğrusu sevimli görünmek için yapılan, benim çok itici bulduğum bir hareket..

C: Erkek arkadaşın çok şanslı olmalı.

Buyurun buradan yakın, adamın her lafı fiyasko. Düşündüğümü söylerim, öyle lafı dolandırmam. Dedim ki,

B: Ne demek şimdi bu? Erkek arkadaşım olup olmadığını öğrenmek için miydi şimdi bu cümle? Hem hayatımda biri olsa benim şuan burada ne işim var? (Şimdi bundan bir anlam çıkaracağını düşünerek cümleme devam ettim) Hoş şuanda arabanızda olmamın altında da bir anlam aramak da yanlış olur.

Adamcağız pustu. Baktı ki kızdım, elindeki kozları oynamaya çalıştı.

C: Seni ilk gördüğümde beğenmiştim. Ama tanımaya başladıktan sonra daha çok beğendim ve etkilendim.

Çakallll! Ben yemem bunları, sen kiminle dans ettiğini daha bilmiyorsun. Lafı değiştirmek adına, işi ile ilgili sorular sormaya başladım.

B: Sizin (şirketin adını yazmıyorum) A’daki göreviniz ne?

C: Önce İnsan Kaynaklarındaydım, şimdi Sosyal İşler ile ilgileniyorum.

B: Ne mezunusunuz?

C: Ben Turizm Otelcilik okudum. Ortaokulu İngiltere’de okudum. Sonra Maarif Kolejinde okudum. Üniversiteye girdim, fakat bitirmedim.

Bir dakika bir dakika, “Maarif Koleji” mi? O da ne ki? Cumhuriyet zamanında adı geçen mektepler gibi. Nasıl yani? Kesinlikle bu fırsatı değerlendirmeliydim, şu yaş konusunu açıklığa kavuşturmalıydım.

B: Siz tam olarak kaçlıydınız?

C: 65

Yani benden 12 yaş büyük, yaklaşık 6 yıl sonra 50 yaşında olacak bir adamdı karşımdaki. Zaten yaşlanmanın verdiği etkiyle yüzünde oluşmuş olan kırışıklıklar, bedeninde olan ve olabilecek sarkmalar, buruşmalar geçti aklımdan. Bihter'e hak verdim...

B: Hmm dedim, ya da benzeri bir efekt yaptım bir yandan kafamda benden kaç yaş büyük olduğunun hesabını yaparken.

C: Dün mesajımı aldığında ne yaptın?

B: Okudummm. (ay ne yapacağımı düşünüyor ki? Aaaa mesaj gönderdi yaşasın diye havalara mı uçacağım)

C: Yani ne hissettin? (Yahu ama yapılmaz ki bu? Sen bana ortam hazırlıyorsun seni bozmam için. Pardon kaç yaşındasın?)

B: Ne mi hissettim? (Gayet cool bir tavırla..) Ne hissetmeliyim? Ya mesaj çekecektin ya arayacaktın. Zaten o yüzden almadın mı telefon numaramı?

C: O da doğru ya. Ama insan cevap yazar..

B: (Bu bir kabus mu, eğer öyle ise ben uyanmak istiyorum. İMDAT!!!) Cevap yazılacak bir mesaj değildi ki. Neden cevap yazayım?

C: Tamam da yani en azından bir gülen surat filan yapsaydın.

B: Ben pek mesaj çeken bir tip değilimdir. (Uzatma işte, batıyorsun battıkça Cüneyt Bey)

Mesaj konusunu kapatmak adına, futboldan konu açtım ama açmaz olaydım. Hangi takımı tuttuğunu sordum. Fenerbahçe dedi, benim takımımı sordu. Galatasaray dedim. Dedi ki,

C: İyi sevindim. İleride maç izlediğimizde, aynı takımı tutuyor olsaydık zevkli olmazdı.

Ben bir şey mi kaçırdım? “Biz” olmuşuz da haberim yok. Daha ortada fol yok yumurta yok, ki olacağını da hiç zannetmiyorum, hakkımda ileriye dönük planlar yapılmaya başlanmış bile.

Yol da bitmek bilmiyor…

C: Benimle ilgili ne düşünüyorsun?

B: Hiçbir şey. Sizi tanımıyorum ki.

C: Peki tanıdıktan sonra bir engel var mı?

Bu arada kendisi erken yaşta evlenmiş, boşanmış.

B: Evet var, yaşınız. Lafı dolandırmam açık sözlüyümdür.

C: Ama ben 18 yaşında gibiyim inan..

Neeee? Nasıl ya? Nedir bu cümlenin anlamı?

B: Bana bir şey ispat etmek zorunda değilsiniz.

C: Benim daha önceden 76lı arkadaşlarım da oldu.

B: Ama benim 65li arkadaşım hiç olmadı.

C: Olmadan bilemezsin ki.

Yaş ilerledikçe idrak etmek daha mı zorlaşıyor, yoksa bu yeniden genç olmaya çalışmanın verdiği bir etki mi?

Trafik yoğundu fakat, beni etkilemek çabasıyla Cüneyt Bey türlü numaralar yaparak, makas atarak hızlı bir şekilde arabayı kullandığı için saat hala 8 olmamıştı. Ya da belki bunun altında sormaya hazırlandığı soru için ortam yaratma planları yatıyordu.

C: Saat daha 7:40. Kahvaltı edelim mi birlikte Kule Çarşı’da ?

B: Arkadaşlarıma söz verdim birlikte kahvaltı yapacaktık.

C: Peki öğlen geleyim, yemek yeriz?

Kötü davranılmak hoşuna mı gidiyor anlamadım ki? Dedim ki,

B: Neticede orası benim iş yerim ve insanlar konuşmayı severler. Gelmeseniz daha iyi olur.

C: Biz seninle yemek yiyemeyecek miyiz peki?

B: Bakalım, konuşuruz….

Neyse ki sonunda gelmiştik. Beni getirdiği için teşekkür ettim ve arabadan indim…

Yaş sendromu bu olsa gerek. Yaşlanmayı kabul etmemek.. Kimse yaşlanmak istemez evet. Mümkün olduğunca ertelemeye çalışırız, yersizdir bu çabalar aslında. Biliriz bunu, ama inanmak istemeyiz.


Aşkın yaşı yoktur deriz. Evet aşkın yaşı yoktur ama, aşkı yaşayan insanların "yaşı" vardır..












7 Ekim 2009 Çarşamba

Esmer severim. Sarışın, Kıvanç Tatlıtuğ'u severim..

Erkeklerin tercihi olur da, biz bayanların tercihi olmaz mı? Olur tabi. Bizim de zevklerimiz var. Bizim de tercihlerimiz var..


Mesela ben esmer severim. Kara kaşlı, kara gözlü olacak erkek dediğin. Baktı mı içini yakacak. Hatları belirgin olacak ki, erkek olmanın anlamını, hakkını verecek bakışları. Sarşınları işte bu yüzden sevmem. Kıvanç hariç tabi, o bir istisna. Allah'ın boş zamanında yaratıklarından Kıvanç..

Atletik olacak erkek dediğin. Yani spor yapacak. Kas yığını da olmayacak tabi, makul seviyede ve makul yerlerde olacak kaslar. Aman yapmayın canım, siz de çok fesatsınız. "Makul yer" yani, kollar ve karın, eh kalçada da olsa fena olmaz tabi. Geniş omuzlar, hafif kaslı kollar. Bayanlar bugün galiba sizin için yazıyorum.



Nerede kalmıştık? Evet kaslar (yummyyyy). Kollardan başka tabi karın bölgesinde olmalı, seyri pek bir güzel oluyor. Ne deniyordu karın kasına? Türkçesi "baklava" (adı bile tatlı), İngilizcesi "six pack". Siz erkekler nasıl selülitsiz bacak, göbeksiz bir karın istiyorsanız, biz de sizlerin gözümüze hitap etmesini istiyoruz. Biraz kendinize bakın istiyoruz. "Ah şu erkekler" yazımda yazmıştım; tamam durusunuz, çok natürelsiniz, bizim gibi makyaja ihtiyaç duymadan da güzelsiniz. Lakin "şu kadarcık" kası da bize çok görmeyin ve spor yapın.



Başka....Ellere dikkat ederim. Tırnakları uzun olmamalı. Metroseksüel olun, manikür yaptırın demiyorum. En azından temiz olmalı eller. Ben bir de şeye dikkat ederim, güleceksiniz ama. "Ense tıraşına". Vallahi bakın, ense tıraşı düzgün olmayan erkek beni acayip iter. Neden bilmiyorum ama hiç çekici gelmez. Kendine bakmadığına işarettir.

Güzel giyinecek, öyle bulduğunu üzerine giymeyecek. Biraz zevk sahibi olmalı erkek de kadın kadar. Göze hitap etmeli önce ki, fark edilsin. Ruh güzelliğinden önce, dış güzellik geliyor vallahi kusura bakmayın. Aksini savunan da kendini kandırıyordur bence.

Çok gülen, her daim gülen erkeği sevmem. Ne o öyle, muşmula gibi her dakika sırıtmamalı. İstemem. Erkek dediğin dominant olacak biraz. Maço seviyorum evet. Sözünü geçirecek bana. Varlığını hissettirecek. Ama diğer taraftan çok asık suratlı da olmayacak tabi. Beni güldürecek. Birlikte eğlenebilinecek. Hafiften kıskanacak. Karışcak, bayılırım sahiplenilmeye.

Paradan bahseden erkekten nefret ederim. Daha ilk buluşmada bu mevzuyu açarsa, kafadan bitmiştir benim için isterse Kıvanç olsun. Yok yok, o bahsedebilir. O ne isterse yapabilir. Öhöö öhööö.. Konumuza dönelim. Düşünceli, kibar olmalı. Arabanın kapısını filan açmasın ama sakın. Sakın! Nefret ederim. Ne biliyim sürpriz yapsın, çiçek yollasın.

Akıllı olmalı, akıllı hareket etmeli. Kültürlü olmalı, en azından "konuşabilmeli". Aptal erkeği sevmez kadınlar, gerçi idaresi kolay olur da. Bir süre sonra sıkar. Hayalci erkeği, duygusal ağlak erkeği hele hiç sevmem. Dedim ya "erkek" adı üstünde. Çok konuşan, boş konuşan erkek mi?  Aman diyim, uzak durun. O konuşmanın sonu gelecek mi diye beklersiniz, 1 dakika 1 saat gibi gelir. Gastritiniz var ise, talcidsiz buluşmayın derim.

İşte hepsi bu..



Bakın gördünüz mü çok şey istemiyorum ben aslında?
İsteklerim hepi topu "şu kadarcık"..










5 Ekim 2009 Pazartesi

Hızlı ve Edalı

Hızı seviyorum inkar edemem. Zaten eliniz mahkum, İstanbul'a ayak uydurmak için  hızlı yaşamanız, hızlı olmanız gerekiyor. Tabi trafik müsade ettiği sürece...

Benim hız tutkum doğumumla başlıyor. Nasıl olur demeyin, anlatayım dinleyin. Efendim yıl 77, aylardan Eylül. İstanbul'da bir Ramazan Bayramı arifesi dünyaya gözlerimi açmışım, ama ne açma. Arife günü sahur vakti, annem aniden sancılanmaya başlamış. Suyu gelmiş. Hemen apar topar arabaya bindirmişler sevgili annemi, hastaneye götürmek için. Fakat ben o kadar aceleciymişim ki, yolun sonunu beklemeye hiç niyetim yokmuş. Annem durumu fark etmiş ve "Bebek doğmak üzere. Beni geri götürün, yoksa arabada doğuracağım!!" diye basmış çığlığı. Hastaneye daha epey yol olduğundan, mecburen geri dönmüşler. Evet ben evde, koltukta doğmuşum. Bekleyememişim. Hayata hızlı başlamışım anlayacağınız. Tez canlı, kıpır kıpır olmam, beklemeye tahammülümün olmaması bu yüzden bes belli. Diyorum size hayatım bir film..

Evet hıza alışmış bedenim ve ruhum bir kere, hal böyle olunca beklemekten de hoşlanmıyor insan. Dolayısıyla trafikten de.. Gelin görün ki trafik polisleri de hız yapandan pek haz etmiyor. Haklılar da..


Günlerden bir gün, o dönem düzenli bir şekilde at binmeye kulübe gidiyorum haftasonu her sabah, yine giymişim binici pantalonumu, takmışım chapslerimi jokey edasıyla bindim arabaya. Uykuyu da sevmem dolayısıyla biraz geç kalmışım. Sahil yolunda eh biraz hızlıca gidiyorum. Radar varmış. Doğal olarak durdurdu beni polis. İndim arabadan, tabi polis memuru beni şöyle bir süzdü kıyafetimden ötürü. Ne desem de cezadan yırtsam diye düşünürken ağzımdan kelimeler döküldü, "Memur Bey ben yarışa gidiyordum, geç kaldım. Acelem vardı da.." Yalana bak.. Bunu duyan polis ne dese beğenirsiniz. Diğer polis memuruna döndü ve "Hanımefendinin acelesi varmış, cezasını çabuk keselim". Buyrun buradan yakın... Kesti cezayı tabi doğal olarak..

Arkadaşlara anlattım durumu. Akıl verdiler, klasik erkek tavrı. Herşeyi çok bilirler ya, hele de konu araba kullanmak ise. Dedi ki bir arkadaşım "Kızım sen işi bilmiyorsun. Bak şimdi senden ruhsat isteyecek ya polis, arasına para koyacaksın. Çorba parası..." Tamam dedim, yakalanırsam kullanırım bu tavsiyeyi..

Neyse başka bir gün sahil yolunun farklı bir yerinde bendeniz yine yakalandım radara. Aklımda arkadaşımın verdiği akıl... Arabayı kenara, polis otosunun biraz ilerisine park ettim. O arada ruhsatın içine de 30 TL'yi sıkıştırmayı ihmal etmedim. Çıktım arabadan, polis memurunun yanına giderek uzattım ruhsatı. Polis açtı ruhsatı, tabi gördü parayı. Aldı eline ve "Hanımefendi paranızı ruhsatın içinde unutmuşsunuz" diyerek bana uzattı. Tabi ben kıpkırmızı. Bir de orada ceza kesilen başka insanlar da var, yandan yandan sırıtıyorlar. Tam rezil oldum yani anlayacağınız. İçimden saydırıyorum bana akıl veren arkadaşıma. Yok yani olmaz böyle birşey arkadaş. Tüm espri yeteneğine sahip polisler beni mi buluyor?

Uslandım mı? Hayır tabi ki. Dedim ya beklemeye tahammülüm yok. Ben doğuştan böyleyim. Trafik çok yoğunsa emniyet şeridinden gittiğim zamanlar da oluyor. Yakalanıyor muyum? Yakalanıyorum. En edalı, en işveli bakışımı atıyorum ya da acındırarak en masum ifademi takınıyorum. Bazen işe yarıyor.

Doğru mu yapıyorum? Hayır, ama ne yapayım ben böyleyim. Hızlı ve edalı...



Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.