10 Eylül 2009 Perşembe

Yağmur demem, çamur demem..

Herkes gibi ben de dehşetle izledim dün haberleri. İstanbulun yağmura teslim oluşunu. Sanki televizyonda izlediğimiz ekvatora yakın ülkelerde sıklıkla görmeye alışmış olduğumuz bir manzaraydı, bir sel felaketi.


Bir yanda insanlar can pazarı yaşarken, fırsatçılar leş kargaları gibi ortaya saçılan zavallı insanların mallarını talan ediyolardı. Sulara kapılıp giden insanlar, araçlarında boğulanlar, kaybolan Dila Bebek. İnsanın inanası gelmiyor. Ama doğru. Metropol olarak bildiğimiz İstanbul, yağan yağmurdan değil, tamamen alt yapısının yetersiz oluşundan bir sürü kayıba sahne oldu, olmaya da devam ediyor.


Sizlere bu üzücü haberleri bir de ben anlatmayacağım. Sabah kendi başımdan geçenleri anlatacağım.


Sabah işe gitmek için uyandım her sabah olduğu gibi. Dışarıda geceden beri yağmaya devam eden yağmur. Ne giyersem daha az ıslanırım düşüncesiyle, envelop etek ceket takımımı giydim. Yağmurluğumu giyip, şemsiyemi alıp çıktım dışarı. Ama bu kadarını beklemiyordum. Yani dün bizim oralarda hiçbir şey yoktu. Yollar olmuş birer dere. Ana caddeye doğru yürürken, gözlerime inanamadım. Ayaklarınız ıslanmadan kuru bir şekilde geçmenin hiçbir yolu yok. Kanatlanıp uçmadığınız sürece imkansız. Ne yapayım ben de bata çıka yürümeye başladım. Ayakkabılarım suyla doldu, vıcık vıcık. Bir de geçen arabalar yavaşlamak nedir bilmiyorlar. Az kalsın banyo yapmıştan farkım kalmayacaktı, ucuz atlattım.


Karşıdan karşıya geçiyorum, ama yani görseniz.. Su biraz daha yüksek olsa nerdeyse yüzeceğim, o derece. Zaten ayakkabının kuru yeri kalmamış, foşkudu foşkudu sesler çıkıyor yürürken. Neyse sağ salim karşıya geçmeyi başardım, servisin beni alacağı noktaya ulaştım. İnsanların bazıları koşuyor, atlıyor yolda oluşan dereciklerin üzerinden. Hepsi takım elbiseli gran tuvalet giyinmişler. Yazık gerçekten. Hele biri vardı ki en iyi çözüm yolunu bulmuş, takdir ettim. Takım elbiseli bir beyefendi, pantolonunun paçalarını sıyırmış katlamış bir güzel. Ayakkabı ve çoraplar elinde, çıplak ayak yürüyor. Ne yapsın?


Derken ufukta servisim göründü. Oh dedim, sadece ayakkabılarım ıslandı, onlar da kurur nasılsa. Neyse servis yanaştı kaldırıma ama kaldırımla arabanın kapısı arasında dere akıyor fokur fokur. Eteğim de envelop, hani giydiğiniz zaman kum saati görünümü oluşturan etekler var ya onlardan, dar yani. Normal yürürken bile bacağınızı çok açamazsınız giyidiğinizde. Nasıl atlayacağım aradan, atlayamam. Servisin içinden Serkan imdadıma yetişti. Yok canım beni öyle kollarına alıp hoppala yapmadı tabi. Elini uzattı beni çekti. Ama ne çekme, benim bacak ayrıldı tabi, arkadan bir ses. "Cırtttt" Çok dar olan sevgili envelop eteğimin yırtmacı sizlere ömür. Ayakkabılarım vıcık vıcık oluşuna mı yanayım, yoksa yırtılan eteğime mi. Allahtan usturuplu bir yere kadar yırtılmış da, en azından aleme rezil olmadım. Bazı insanlar herşeye hazırlıklı olur, yanlarında her daim ihtiyaç duyulacak şeyleri bulundururlar. İşte "Yırtmaç Katili Serkan" da dikiş seti taşıyormuş Allahtan. Bir erkeğin yanında dikiş seti taşıdığını da ilk kez gördüm. Ama iyi ki de taşıyormuş. Ofise gelir gelmez doğru tuvalete gittim, diktim.


Yarın ve pazartesi günü daha şiddetli bir yağış bekleniyormuş. Hazırlıklı olun derim. Ablamın balıkçı tulumu giyme tavsiyesine bile uyabilirim bugün olanlardan sonra.
 
Herşey bir yana bu felakette yakınlarını kaybedenlere baş sağlığı diliyorum. Zarara uğrayan herkese de geçmiş olsun diyorum. İstanbul'da bakalım daha neler neler göreceğiz..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.