8 Eylül 2009 Salı

Gezgin Şehirli Kız

Geçen sene bu zamanlarda benim gibi halen ve ısrarla bekar kalan çok sevdiğim bir arkadaşımla Orta Avrupa turuna gidelim dedik. Arkadaşımlarımdan, yakınlarımdan duyuyorum hep, evlenince hele bir de çocuk sahibi olunca bırakın yurtdışına gitmeyi, sinemaya gitmeye bile vakit bulamaz hale geliniyor diye. Bakın işte evlenmemek için bir sebep daha. İşte ben de bu yüzden vaktim el verdikçe bol bol geziyorum, yurtiçi, yurtdışı...


Yurtdışına gidenler bilir, bir ön hazırlığı vardır. Öyle kıyafet, bavul hazırlığı değil. Yani o da var tabi ama, benim kastettiğim vize almak, tur ayarlamaları filan. Önce uygun bir turizm acentesi ayarlanır. Önceki tecrübeleriniz var ise, ya da eşten dosttan aldığınız duyumlar seçim yapmanızda etkisi olur. Sonra turizm acentesinin istediği evrak hazırlama aşamasına geçilir. İstenilen evraklardan sanırsınız o ülke vatandaşı olmaya gidiyorsunuz, incik cıncığınıza kadar herşeyinizi ortaya dökerler. Bir de şey var, bizim gittiğimiz acente Metrocity'de idi. Beğenmezler hesabınızda bulunan para miktarını. Yahu ben gezi ücretini ödüyor muyum? Ödüyorum. Eee bunun içinde gidiş dönüş bileti, orada konaklama parası dahil değil mi? Dahil. Yahu o zaman sana ne? Yani başka ülkelerde var mıdır bu kadar teferruat merak ediyorum. Hatta pasaport çıkartma, süre uzatma olaylarına bu kadar para verildiğini de sanmam. Yani nedir bu, pasaportun her TC vatandaşının almaya hakkı olduğu nüfus cüzdanından farkı nedir? Yurtdışına çıkmaya yarar tamam da, rakamlar çok fazla, gereksiz. Zaten vize ücreti ödüyorsunuz. Yani para da para..


Arkadaşımla bir üst levela geçmeyi başardık nitekim. Evraklar tamamdı. Ama efendim sevgili acentemiz bize uçak bileti ve pasaportları vermedi, havaalanından uçmadan önce dağıtacaklarını söyledi. Tamam dedik kabul ettik, ne yapalım zaten evrak hazırlama aşamasından fenalık gelmiş. Uçuş günümüz geldi. Uçuş saatinden makul bir süre önce gittik havaalanına, kimse yok ortalıkta. Hadi bakalım nerede bizim pasaportu verecek çocuk. Panik olmadan beklemeye başladık. Tabi uçak saati de geçenin bir yarısı, acenteyi aramak gibi bir durum da yok. Bekledik bir süre. Sağa sola sorduk, insanlar da yavaş yavaş gelmeye başladı. Meğer efendim uçağımızın kalkış saati 1 saat ileri alınmış, bizim sevgili acentemiz bize bunu haber vermemiş. Neyse dedik en azından erkene alınmamış. Pasaportçu çocuk da teşrif etti sonunda, aldık pasaportları biletleri bindik uçağa sağ salim.


Sabahın erken saatlerinde indik Prag havaalanına. Öyle hemen otele gidip dinlenmek yok, zaman önemlidir turlarda. Boşa geçirmemeli hiçbir anı, gezmeli. Bizim tur rehberimiz de gezdirdi bizi sağolsun. Sonra akşam 5 gibi nihayet otelimize giriş yaptık. Ama nasıl uykusuzuz. Arkadaşımla biraz kestirelim dedik. Derken zırrrr benim cep telefonu çaldı. Kim arıyor tahmin edin. Çok kıymetli acentem. Telaşlı bir sesle (bu arada ben gözlerim yarı kapalı dinliyorum), "Elif Hanım siz neredesiniz? Uçağınız vardı dün gece, bindiniz mi?" Ben, "Prag'dayım nerede olacağım". Acente "Fakat pasaport ve biletinizi nasıl aldınız." diye sordu. Artık uyanmıştım, "Şaka mı bu? Nereden alacağız? Siz demediniz mi havaalanından alın diye. Biz de öyle yaptık." Komedi, tam bir komedi. Ertesi gün olmuş daha yeni mi farketmişler bunu?


Hiçbir şeyin bizi sinirlendirmesine izin veremezdik, çünkü tatildeydik. İşten, İstanbul'dan uzakta, çok güzel bir şehirde, Prag'daydık. Gezdik gezdik.. Rehberimiz ve turdaki diğer insanlarla beraber. Sevgili babacım her geziye gidişimde, ister günü birlik olsun, ister yurtdışı, hep ve hala tembih eder. "Evladım ekibinizden, birbirinizden ayrılmayın sakın. Kuytu yerlere gitmeyin." Ben de hiç dinlemem ve hep kaybolurum, Venedik'te kayboldum. Barcelona'da kayboldum. Erikli Yaylasında da kayboldum. Hepsini saymayayım uzun sürer. Bir de mesela bu gezilere hep aynı arkadaşımla gitmedim. Yani demek ki bende birşey var. Gelin görün ki artık klasikleşmiş bir olay olan bu "kaybolma" olayını Prag'da da yaşamasam ayıp olurdu.


Turlarda serbest zaman diye birşey vardır. Rehber gezdireceği yerleri gezdirir, anlatacağını anlatır. Sonra da sizi bırakır, serbest serbest dolaşın diye. İşte biz de öyle yapalım dedik. Prag'ın merkezinde bir yere gittik. Otelden uzaktayız epey. Ekipten başkalarıyla da arkadaş olmuştuk. Ama olur mu kaybolmamız şart, biz ikimiz onlardan ayrıldık. Yürüdük yürüdük, mağazalara baktık. Derken hava kararmaya başladı. Karanlıktan niye korkalım canım siz de bir hoşsunuz. Karanlık basmaya başladığında ortaya izbandut gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte zenciler çıkmaz mı? Ben siyahi insanları severim, ırkçı filan değilim. Ama bu adamlar böyle sanki uyuşturucu taciri, beyaz kadın tüccarı görünümlü adamlardı. Arkadaşımla birbirimize baktık, "Haydi otele" dedik ve tramvaya binmeye karar verdik. Yani ben, düşünün ben kendi ülkemde ne otobüse ne de başka bir toplu taşıma aracına binmişsim, sen kalk gavur memlekette tarmvaya bin. Bindik tramvaya. Tramvayda anonslar Çekçe, durakların ne olduğunu anlamıyoruz. İnsanlara soruyoruz İngilizce bilmiyorlar, ya da biliyorlarsa bile konuşmuyorlar. Tam bir kabus, babamın nasihatları kulağımda çınlıyor.. Sürüden ayrılanı kurt kapar.


Tramvay gittikçe garip yerlere doğru ilerlerken içimizi bir korku kaplamıştı. Aldığımız bilet çift kullanımlıktı. Bir de Çek Cumhuriyeti ne kadar Avrupa Birliğine katılmış olsa da, her yerde Euro geçmediğinden tekrar bilet almaya paramız da yok. Ne yapacağız Allahım diye düşünürken, tramvay durakta durdu. Genç bir erkek bindi duraktan. Elindeki cep telefonu ile konuşuyordu. Duyduklarıma inanamadım, Türkçeydi. Türkçe konuşuyordu. Arkamdaki yere oturdu. Bu arada arkadaşım da insanlarla diyalog kurmaya çalışıyordu, duymadı yani çocuğun Türkçe konuştuğunu. Neyse arkama döndüm, çocuğa şöyle dedim "Allahım inanamıyorum. Sen Türksün" Zavallı bir yandan telefon ile konuşuyor, bir yandan da kim bu deli diye düşünerek bana şaşkın bakışlar ile bakıyordu. Telefonu kapadı. Bu arada arkadaşım da duymuştu benim haykırışımı. Adı Salih imiş, Prag'da üniversiteye gidiyormuş. Antalyalı imiş. Derdimizi anlattık. Onunla beraber indik durakta, çünkü tamamen zıt yönde gidiyormuşuz. Bir sonraki tramvaya binip diğer arkadaşlarla bir şekilde buluşmaya karar verdik. Aradık bizi beklediler, ve otelimize taksi ile hep birlikte döndük.


Turun geri kalanında arkadaşımla hiç yalnız kalmadık, hep küçük de olsa bir grubun parçası idik. Bir vukuat olmadan da tamamladık yolculuğumuzu.


Aslında sonradan düşününce ya Antalyalı Salih de kötü niyetli biri olsaydı. Evet buradan çıkarılacak sonuç, annenizin babanızın sözünü dinleyin yaşınız kaç olursa olsun. Ya da benimle tatile gelirseniz eğer, kesinlikle yalnız kalmayalım, çünkü ben mutlaka kaybolmanın bir yolunu bulurum.




5 yorum:

  1. Az bile yazmışsın :)

    Şunu da belirtmek isterim biz turun en şanslı ekibiydik,rehberimiz çok iyiydi.(Orada yaşayan biriydi)Otobüsdeki ekibimizde çok kafa dengiydi.

    Bundan sonrakilerde de inşallah şansımız hep böyle gider canım..

    YanıtlaSil
  2. Kadinlarda, hakikaten orientation eksikligi var.

    YanıtlaSil
  3. Ya, ama suruden ayrilmadan isin tadi cikmaz ki :)

    Bir de, o serbest zaman dedikleri, tura dahil olmayan ekstra gezileri satma zamani diye goruyorum ben :)

    Son olarak, ne yap ne et, ETS ile tatile cikma. Rezaletti. (Bkz. google: ETS TUR 2009 ITALYA TURU)

    YanıtlaSil
  4. Ha, ek olarak... Recetene GPS'i olan bir telefon yaziyorum :) Her derde deva :P

    YanıtlaSil
  5. zaten beni arayan sevgili acentem de o dediğin turizm şirketinin acentelerinden biriydi. :) ama tur rehberimize laf söylemem, Özay Yaka. Kendisi Budapeştede yaşıyor zaten.

    YanıtlaSil

Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.