29 Eylül 2009 Salı

Neler oluyor bize?

Haberleri dinliyorum, hep aynı şey. Kim kimi vurmuş, kim kimi katletmiş, kim kimi kaçırıp tecavüz etmiş, kim karısına zulm edip dayaktan tanınmaz hale getirip kulağını kesmiş.. Gazeteler deseniz onlar da aynı.. Okudukça içim katılıyor...


Gün ortasında yaşı 14 olan kız çocuğu İstanbul'un göbeğinde zorla kaçırılıp, tecavüz ediliyor. 3-4 yaşlarındaki çocuklar evlerinin önünden kaçırılıyorlar ya da bayram şekeri toplamaya gidip geri dönmüyorlar. Çocukların tutulduğu ceza evinde 17 yaşındaki bir erkek tutuklu, yaşları 12-15 arasında değişen dört çocuğa tuvalette tecavüz ediyor. Bugün okuduğum bir başka haber de, laf atma yüzünden Kadıköy'de, yine İstanbul'un orta yerinde arabaya silahla ateş açılıyor ve 3 kişinin ölümüne sebep olunuyor.

Neler oluyor bize? Bu kadar mı şiddetle dolmuşuz? Bu kadar mı gözümüz dönmüş? Başka insanlara zarar vermek, azrailleri olmak bu kadar mı kolay?

Böyle bir dünyaya çocuk getirilir mi diye düşünüyorum artık. Böylesi insaniyetten rızkını almamış katillerin, sübyancıların, sapıkların, para için insanları parçalayıp organlarını alan kasapların arasında yaşayacak bir çocuk dünyaya getirmek fikri, bilemiyorum.... Çok mu pesimistim bunu söylerken onu da bilemiyorum.. Ama bir gerçek var ki o da, zaman kimseye güvenmeme zamanı olmuş.

Son birkaç senede bu tip olayların çoğaldığını gözlemliyorum. İnsanları vicdansız yaratıklara dönüştüren sebep ne olabilir ki? Ekonomik nedenler olduğunu sanmıyorum. Bir insan başkasının ırzına ekonomik krizde olduğundan mı geçer?  Psikolojik bozukluk mu? Orası kesin, zaten normal bir ruh haline sahip bir insandan beklenemez bu tür davranışlar. Adalet sistemi mi peki? Belki.. Düşünsenenize baklava çaldıkları için 6 yıl hapis cezası alan çocukların olduğu, ama polis olup da görev almadığı süre içerisinde bir vatandaşı vurarak öldüren ve de bundan sadece 10 yıl ceza alan, onun da sadece 5 yılını yatıp çıkmasına imkan tanıyan bir adalet sisteminin olduğu bir ülkede suç oranında artış olması kaçınılmazdır. Caydırıcılığı yok ki cezaların. Dengesizlik de var verilen cezalar da.. Halbuki uygula şeriat kanunlarını, bak bakalım kimse kimseye tecavüz etme cesaretini gösterebiliyor mu? Çalanın kes elini, bir daha çalabiliyor mu? Katili ibreti alem için sallandır, kimse kimseyi öldürebiliyor mu?

Bir çözümü olmalı.. Bu gözü dönmüşlüğün, bu hunharlığın önüne geçilmeli. Ben bile savunma dersleri almayı düşünüyorum. Gerekirse kendimi koruyabileyim, sokakta normal bir saatte evime dönerken korkusuzca yürüyebiliyelim diye. Bana bu güvenceyi "kaba kuvvet" mi vermeli, yoksa sağlam bir adalet sistemi ve caydarıcı cezalar mı bilemiyorum... Bildiğim tek şey ileride bizleri ve de çocuklarımızı pek de yaşanılası bir dünyanın beklemediği gerçeği...



23 Eylül 2009 Çarşamba

E - V - L - E - N - M - İ - C - E - M !!!!


Bayramlarda bilirsiniz büyükler ziyaret edilir, elleri öpülür. Benim gibi büyük şehrin koşturmacasına kapılıp gittiyseniz ve uzun zamandır büyüklerinizi de ziyaret etmediyseniz eğer, bayramlar bu amaç için biçilmiş kaftandır. Gelin görün ki, bu ziyaretlerde sadece hal hatır sorulmakla kalınmaz. 30+ durumundaysanız, hele de üstüne üstlük bir de bekarsanız,  muhabbetin  o malum konuya gelmesi kaçınılmazdır. Efendim hiç kaçışınız yok "gidişatınız" boylu boyunca masaya yatırılır, engelleyemezsiniz.

Geçen senelerdeki bayram tatillerinde hep bir yerlerdeydim. Yurtiçi olsun yurtdışı olsun gezilere gitmiştim. Ayıptır söylemesi biraz gezmeyi severim de. Nitekim bu bayram tatilinde hiç bir yere gitmemiş olmam dolayısıyla  paçamı kurtaramadım. Ve bayram ziyaretlerimi gerçekleştirdim büyüklerime. Nasılsın iyi misin faslı geçince, o malum konuya girildi tabi ki de. "Evlilik ne zaman evladım?",  "Var mı ciddi biri hayatında?", "Ölüp gitmeden senin çocuklarını da kucağımıza alırız inşallah" (Nasıl yani? Evlenmeyi bırakın bir de hemen çocuk mu yapacağım? Nayır nolamaz....), "Evin tamam, işin tamam, araban da var. Seni alan yaşadı. Allah hayırlı kısmet nasip etsin inşallah"( Eee tamam biraz keyfini süreyim yahu bekar hayatının)... Versiyonları çoğaltmak mümkün.

Yani nedir bu? Ben belki hayatımın herkesin gittiği o bilindik yolda seyretmesini istemiyorum. Belki ben böyle mutluyum. Evet "sapım" belki ama  kafamı beraberinde getireceği şeylerle meşgul edecek bir "çöpüm"ün de olmamasından bir hayli hoşnutum. İstesem ben de bulurum. Neyim eksik bulanlardan?

Diyorum bütün bunları ama şu da bir gerçek arkadaşlar ortada doğru dürüst adam kalmamış. İyi olanlar ya evli, ya kapılmış ya da en beteri "gay". Hal böyle iken piyasada düzgün adam var da ben mi hayır diyorum. Vallahi öyle çok kriterim de yok, var ama çok değil normal seviyede.. Şimdi bir de şey diyeceksiniz "Sevgili Şehirli Kız, hani sen doğum gününde bazı kararlar almıştın." Evet aldım. Kalkınma planı yaptım doğru. Bunlardan bir tanesi de bu sene evlenmek istediğimdi. Ama yok arkadaşlar yok işte. Ben ne yapayım?

Benim yaşıma gelip de hala bekar olanlar bilir. Bu bir klasik haline gelmiştir çünkü. Yakın çevrenizdeki herkes yavaş yavaş evlenmiştir. Hatta evlenmekle kalmayıp çocuk yapmışlardır. Olayı daha da abartıp ikinci çocuklarını yapanlar dahi vardır. Düşünsenize siz daha evlenmeden millet "ikinciye dönüyor". Bekarlar tek tük kalmıştır. Nedense o kalan tek tük bekar da hemcinsinizdir. Yemek organizayonlarında sizin gibi bekar kimse yoksa ya da sevgiliniz filan yoksa ıyyyyyyy çok dayanılmaz bir durum olur. Sap gibi kalırsınız.

Tatile birlikte çıkacak insan bulamamaya başlarsınız. Evli olan arkadaşlarınız da zaten ya hanım köylü olur ya da bey köylü (ne yapayım kadın versiyonunu yapmamışlar o anlamı veren. İdare ediverin siz..), çağırırsınız gelmezler. Neymiş evde bekleyen varmış, ya da onsuz gelemezmiş. Yani ne bu Allah aşkına? Evlenince insanın eşinden başka hayatı olamıyor mu? İllaki her şeyi siyam ikizi gibi berarber mi yapmak gerekiyor? Ben istemem, ne o her dakika beraber. Bana ters arkadaş. Benim de kendi hayatım olmalı, onun da. Belki birlikte geçirilen zamana göre daha az olmalı, ama olmalı. Ben sıkılırım, adam haydi haydi sıkılır. Ama ne hikmetse ben etrafımdaki hiç bir arkadaşımda bunu görmüyorum. Ben de öyle mi olacağım acaba demekten de kendimi alamıyorum.

Nasıl unuturum, tabi ki etrafınız bir anda çöpçatan insanlarla doluverir. Sizi birileriyle tanıştırma konusunda acayip bir çaba harcarlar. Hayır işi gibi görürler olayı. Allah razı olsun. Yahu şimdi benim kankalar okuyunca alınırlar bundan. Yani benim demek istediğim, ben daha elden ayaktan düşmedim sevgili arkadaşlarım. Ayrıca sevaba girmek isteyen bir tek sizler değilsiniz, sevgili anneciğim ve de ablam Ebuş da işin içinde. Rahat durmuyorlar, hummalı bir ArGe çalışması içerisindeler.


Ama olaya son noktayı yine ben koyacağım arkadaşlar. Allahıma şükür kültürlü, eğitimli, gayet de hoş, alımlı bir bayanım. Eh narsistim biraz evet. Ama yani benim için bu kadar yoğun çalışma içerisinde olmanıza rağmen ben hala ve de ısrarla bekar isem, bunun tek bir sebebi olmalı. Kısmetim kapalı. Bunu da ancak kurşun dökerek, kısmet açma duasını okutarak hallederiz. Merak etmeyin en kısa sürede bu olayı organize edeceğim. Yok yok çok meraklı oluşumdan, çok evlenmek istediğimden değil, sizin çabalarınız, gayretleriniz heba olmasın diye..

Not: Bekar bayan arkadaşlarım davetlisiniz.




18 Eylül 2009 Cuma

İçim acıyor..



197 gündür tüm Türkiye birlikte üzüldük Münevver'in hunharca katledilişine. İnanamadık böyle bir olaya. İnanamadık bu kadar sürede Cem Garipoğlu'nun bulunamayışına...

Cinayeti ilk duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Nasıl bir insan, bir insana böyle birşeyi yapabilirdi? Bir insanın canını almak bu kadar kolay mıydı? Öldürmeyi bırakın, başını vücudundan testere ile kesmek.. Kan gölü, her yerde kan, çok kan.. Tanrım nasıl bir mide bunu kaldırır ki? Günlerdir herkes gibi ben de bu soruları sordum kendi kendime. Ama cevabı bulamadım bir türlü. Karabulut ailesi gibi ben de üzüntüyle bekledim gerçeklerin ortaya çıkmasını. Cem Garipoğlu ile Münevver'in mutlu günlerinde çekilmiş fotoğraflarına bakarken düşündüm hep, Cem bunu yapmış olamaz, olmamalı diye. Çünkü beynim, mantığım bir türlü kabul edemiyordu böyle bir şeyi. Sevdiği insana biri bunu nasıl yapar ki?

Çocuğunun kılına zarar gelmesini istemez hiçbir anne baba. Evladına geleceğine kendisine gelsin ister, dayanamaz acı çektiğini görmeye. Hasta olunca pervane olur, içi acır. Kimse bilemez o duyguyu anne baba değilse. Kelimelere sığmaz ki, ben ne kadar anlatmaya çalışsam da garip bir duygudur anlatamam. Düşünün o aile acıların en acısını çekti, çekiyor da. Ölmesini bırakın, pamuklara sarıp sarmaladıkları yavrularının hunharca katledilip bir çöp gibi atıldığı gerçeğiyle yaşıyorlar. 

Diğer tarafta oğlunu 9 ay karnında taşıyıp, her şeyden sakınarak büyüten bir anne. Evladının böyle bir şey yapmasını hiç kimse  hayal bile edemez. Kim ister ki öz evladı başka bir ana kuzusuna bunu yapsın? Nasıl hisseder ki çocuğunun böyle birşey yaptığını öğrenince? Korumaya mı çalışır, yoksa görmek dahi istemez mi?

Aylardır  televizyon kanallarında izledik, gazetelerde okuduk Münevver'in babasının haykırışlarını, isyanlarını. Acısını beraber yaşadık. Münevver'in erkek kardeşinin ablası için hazırladığı görüntüleri izlerken gözyaşlarımızı tutamadık. Olaydaki her gelişmeyi takip ettik. Adli tıpta ortaya çıkan esrarengiz hatalarla Süreyya Bey'e hak verdik. Para ve paranın verdiği gücün yapabileceklerini gördük belki de. Bizlerin bilmediği birşeyler dönüyordu orası kesin..

Sonunda Cem teslim oldu. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamış. Aslında yanı başımızdaymış, uzaklara gitmemiş hiç.. Ne oldu da yaptı ki bunu? Neden? Değer miydi? Pişmanım diyor, ben ölseydim keşke onun yerine diyor. Bunları gerçekten hissederek mi, yoksa paçasını en az cezayla kurtarmak ve kendini sempatik göstermek için mi söylüyor? Bu arada sabah gazetelerden birinde gördüm. Cem'in bu sözünü günün sözü olarak ikinci sayfalarının üst kısmına koymuşlar. Nasıl yani dedim? Kinaye mi yapmaya çalışmışlar? Garip...

Acaba başkaları da var mıydı? Vardı tabi. Bir kere en basiti bıçakladıktan sonra kan olmuştur her yer, bir de başını kesmiş. Kan gölü.. CSI izleyenler bilir, kan izlerini deterjanla silseniz bile, luminol diye kimyasal bir madde var tatbik edilince kan olup olmadığını ortaya çıkarıyor. Bu çocuk tek başına nasıl temizledi? O kadar soğuk kanlı mı ki onca şeyden sonra şuuru yerinde olsun da akıl etsin ortalığı ve de üstünü başını temizlesin?Yahu düşünün bir insanı bıçaklamış bir çok kere. Her yeri kan. Sonra gitmiş testere almış ki gitar kutusuna sığmayan başını kesebilsin. Yapamaz tek başına.. Belli ki yardım edenler var, belli ki ceza almaması gereken kişiler var..

Bundan sonra ne olacak, şimdi onu merak ediyor herkes. Tabi ben de.. Gazeteler yazmış bugün, şu kadar ceza alır, eh indirim alır şu yaşında çıkar diye..

Cem daha çok genç, 6 lisan biliyor, şu kadar ülke görmüş.. Peki ya Münevver? O da gençti.. Pırıl pırıl bir genç. Önünde onu bekleyen uzun bir gelecek, bir hayat vardı. O şimdi nerede? Toprağın altında çürüyor.. Peki Cem nerede?

Yalan.. Başkası yalan, dünyada ölümden başkası yalan...




16 Eylül 2009 Çarşamba

Aldatmanın Dayanılmaz Heyecanı

Bu işin cinsiyetle alakası yok. Erkek de aldatır, kadın da. Nasıl desem, illa tensel temas yapılmasına da gerek yok. Bir bakış, ya da ağızdan çıkan birkaç kelime de aldatmak olabilir. Her bakış değil tabi, ben de bakarım sağıma soluma, hoş bulduğum birine. Ama bakmak var, bakmak var. Gözle soyarcasına bakarsanız, kusura bakmayın ama bu normal değildir. Bu olsa olsa geçiş sürecidir bir sonraki aşamaya. Bir nevi ısınma turları.. Aksiyon alacak ortam bulundu mu, kesin aldatılır.

Konuşma bile aldatma yerine geçer. Msn'de veya e-mail ortamında yapılan hararetli (anladınız siz neyi kastettiğimi) konuşmalar mesela.. "Aman canım ben fiziksel birşey yapmıyorum nasılsa" bahanesi ardına saklanıp, masum ayaklarına yatmamalı. Yani olay beyinde bitiyor. İlla ki uzvun uzva değmesi gerekmez ki canım. "Düşünmek" bile yeterli olabilir. Ayrıca bu da bir nevi ısınma turudur, oyuna alınmak için yedek kulübesinde beklemeye benzer.

Bazı insan flört etmeyi sever. Ben de severim. Neden sevilir? Çünkü heyecan verir, insanı iyi hissettirir. Beğenilmenin dayanılmaz cazibesi.. Bilinmezliğin keşfine çıkılmış bir yolculuk gibidir. Yeni biriyle tanıştığınız zaman siz de hissetmez misiniz? Sonraları birliktelik monotonlaştıkça o ilk buluşmalardaki, ilk göz göze gelmelerdeki, ilklerdeki heyecan yitip gitmeye başlar. Yani bunun sevgiyle alakası yok, seversiniz, sevmeye devam edersiniz de hani olur ya o içinizde daha önce ilişkinin başlarında hissettiğiniz kıpırdanmalar yok olur. Masumane arayışlar içine girersiniz, tabi bu arayışlar masum olarak kalmazlar. 

Erkeklerde daha çok olur bu. Hiç itiraz istemem. Ne oldu, hani libidonuz yüksek diye ortalarda hindi gibi kabarıyodunuz? Vallahi ben, libidom düşük diyen erkeğe rastlamadım. Hoş bu terimin cinsiyeti de yoktur aslında. Herşeyde olduğu gibi erkekler tarafından sahiplenilmiştir sadece. Eee ne de olsa erkek milletinin yere göğe sığdıramadıkları ''erkeklik'' olgusunu fezaya çıkaracak nitelikte yapılmış bir övgüdür. Rahmetli Freud'un ortaya çıkardığı, içgüdüsel enerjiyi ifade eder "libido". Yani efendim, bilindik manasıyla seksüel anlamda dozajı fazla kaçmıştır bu arkadaşların. Bir yetmez, üç yetmez, eh beş de yetmez. Ver ver ver, ver Allahım ver diyerek gezinirler ortalarda. Bal gibi alakası var. Hal böyle olunca yetmemeye başlar birlikte olunulan kişi. Heyecan gitmiştir, kaşif ruhu bastırılamaz seviyelere gelmiştir. Keşfedecek yeni "yerler" arayışına girme tutkusuyla yanılır tutuşulur. Ve nihayetinde aldatılır.

Aslında o veya bu şekilde birini aldatmak bir insana yapılabilecek en adi davranışlardan biridir. Hiçbir mantıklı açıklaması olduğunu da düşünmüyorum. Birinin arkasından iş çevirmek, onu aptal yerine koymak sahtekarlıktır. Kendini kandırmaktan başka birşey de değildir.

Ne yapın ne edin libidonuzu düşük tutun, ya da düşük libidolusunu bulun. Tabi bulabiliyorsanız..

14 Eylül 2009 Pazartesi

Doğum günüm

Hayat akıp gidiyor. Yavaşlatmanın ya da durdurmanın imkanı yok. Siz isteseniz de istemeseniz de geçip gitmeye devam ediyor. Öyle hızlı geçiyor ki zaman, bazen farkına bile varmıyoruz senelerin nasıl geçtiğini. Geçip gidiyor hayat sizi beklemeden..


Bugün doğum günüm. Tam 32 sene olmuş ben doğalı. Geriye dönüp bakıyorum da, bu 32 yıla çok şey sığdırmışım. Evet pişmanlıklarım da oldu, gurur duymadığım şeyler de yaptım. Yine olsa aynısını yapardım dediğim şeyler de oldu. Keşkelerim de oldu. Aşklarım da oldu, ayrılıklar da yaşadım. Kalp kırıklıkları.. Ya da kırdığım kalpler.. Çılgınlıklarım da oldu, durgun olduğum zamanlar da. Aldattım da aldatıldım da.. Başarılarım da oldu, başarısızlıklarım da.

Bu hayat benim hayatım. Acısıyla tatlısıyla, pişmanlıklarıyla, bu hayat benim hayatım. Başkasının değil. Hataları da ben yaptım, doğru olan şeyleri de..

Bana kalırsa önemli olan ona nasıl yön verdiğiniz, nasıl yaşadığınız her saniyeyi, her dakikayı.. Ve tabi ki bundan sonra ne yapacağınız. Geçip gidenin telafisi yok çünkü.

Her günü son gününüz olduğunu düşünüp öyle yaşamalı. Bunu lafta bırakmamalı ve gerçekten yaşamalı her anı dolu dolu..

Karar verdim bugünden sonra hayatın beni yönlendirmesine izin vermeyeceğim, hayatı ben yönlendireceğim. Ertelemeyeceğim hiçbir şeyi sonraya. Ne varsa bende var diyip, anı yaşamaya bakacağım.

Kalkınma planımı yaptım. Bir sürü şey var listemde.. İş, aşk, para, seyahat.. Gitmediğim görmediğim yerlere gideceğim. Küçük bir de hayvancık alırım belki.. Görüşelim artık deyip de bir türlü görüşemediğim arkadaşlarıma zaman ayıracağım. Korkularımla yüzleşeceğim. Daha az kızacağım, daha çok güleceğim.. İnsanları olduğu gibi kabul edip, yargılamayacağım. Ufak şeyleri kafama takmayacağım. Sevgimi göstermekten kaçınmayacağım.

Hiçbir şey için geç değildir deyip, hayallerimi gerçekleştirmekten korkmayacağım. Yoluma engeller çıkacak belki, ama olumsuzlukların beni yıkmasına izin vermeyeceğim. Yılmayacağım.. Daha cesur olacağım.

Dünü değil bugünü yaşayacağım, geçmişe değil yarına bakacağım..



Kendime not: Evlilik konusunu tekrar düşün..

 

11 Eylül 2009 Cuma

Maşajj yapıyorum anne!


Sevgili ablamın iki oğlu var, biri altı yaşında, diğeri dört. Küçük olanı geçenlerde evin içinde kaybolmuş. Ablam seslenmiş seslenmiş bulamamış bir türlü.. Salona geçmiş tekrar göz gezdirmiş sağa sola, bir de ne görsün. Bizim ufaklık girmiş yemek masasının altına, eli şortunun içinde sifli sifli birşeyler yapıyor. Ablam sormuş "Oğlum ne yapıyorsun orada? Deminden beri seni arıyorum.." Bora cevap vermiş, aynen konuştuğu tarzda yazıyorum "Pipime maşaj yapooyum anne". Ablam şaşırmış tabi. Çocuğu olanlar daha iyi bilir, bu tip şeylerde ani tepki vermemek gerekir. Üzerine giderseniz, sizin zıttınıza bu hareketine devam eder. O da böyle düşünerek sakin bir şekilde sormuş, "Boracım neden masaj yapıyorsun peki?". Herhangi bir ekleme veya değişiklik yapmadan olduğu gibi yazıyorum cevabını, "Büyüsün diye anne". Nasil yani?

Geçen gün yine ziyarete gittim yiğenlerimi görmeye. Eee ne de olsa duble teyzeyiz. Bora ile oturduk sohbet ediyoruz. Çocukla sohbet olur mu demeyin, olur hem de ne sohbet. Bakın dinleyin. Kendisi karar vermiş pazartesi günü aşık olacakmış. Kime diye soruyorum, saymaya başlıyor yuvadaki sınıf arkadaşlarının adlarını "Ela, Irmak, Selen, Ece". Evet ya sormayın, bir değil tam 4 kişiye aşık olacakmış. Neden 4 diye soruyorum, diyor ki "Çünkü hepsini istiyorum". Devam ediyor "Dördüne de aşık olup evleneceğim, hepsi bizim eve gelecekler. Burada yaşayacağız". Ablamın saçları diken diken olmuş hayretten. Neyse en azından aklında "evlilik" olgusu var, namusu kurtardık da nereden geliyor bu harem kurma isteği, işte onu henüz çözemedik. Bora'da gerçekten potansiyel görüyorum. İleride çok çapkın, haylaz birşey olcak. Zavallı ablam nasıl başa çıkacak orasını bilemiyorum.

Yani olay budur arkadaşlar, erkekler küçüklükten başlarlar bu işlere. Doğalarında var.. Engel olamıyorlar. Düşünün daha 4 yaşında iken bu işlerin farkına varabilen yaratıklardan bahsediyoruz. Yaptıklarını kınamamak lazım o yüzden. Daha ziyade sebebini anlamaya çalışmalı..


İşte ben de karar verdim, dünyaya erkeklerin gözünden bakmaya ve başladım bu konuyu araştırmaya. Bizim de onların da iki bacağı, iki kolu var. Tamam bizim adetsel olarak bir fazlamız var ama yani aynı görünürken, neden bu kadar farklıyız? Neden olaylara bu kadar farklı bakabiliyor ve farklı tepkiler verebiliyoruz? Tüm bu soruların cevabını bulmalıydım.Yok yok öyle çok uzun seneler, ya da aylar sürmedi araştırmamı tamamlamam. Çok kutsal bir görevdi yalnız onu itiraf edeyim.

Araştırmam boyunca bayan kimliğimden tamamen sıyrıldım. Yeri geldi onların diliyle konuştum, yeri geldi onların gözüyle baktım hem cinslerime. Kolay olmadı, ama üstesinden geldim. Bitirme tezimi de işte şimdi sizlerle paylaşıyorum.

Yeni yeni terimler öğrendim. Mesela "Yılan". Hayır hayır kötü, kötülük yapan anlamında değil. Efendim erkekler güzel, hoş, alımlı, ve de kışkırtıcı bayanlara bu lakabı uygun görmüşler. Bir diğer ifade "çıngıraklı yılan vadisi". Tahmin edeceğiniz üzere yılanların yani güzel bayanların sayıca fazlalık gösterdiği yer anlamına geliyor, ki böylesi bir yer onlar için cennet gibi birşey demek. Kullandıkları terimlerin hepsini burada paylaşamayacağım, ayrı bir ihtisas konusu çünkü. Özetle ayrı bir lügata sahip olduklarını söyleyebiliriz..

Erkekler sandığınız gibi öyle mal varlığını ulu orta açığa vuran kadınları sevmezler. Aslında hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar mutaassıplardır. Bakarlar size bakarlar, orası kesin. Fakat mazallah size aranan gözüyle bakılmasını istemiyorsanız, size tavsiyem fazla açılmamak. 

Mülayim olduğunu düşündüğünüz erkekler de dahil, hiçbir erkek uslu değildir. Asla piyasa dışı kalmak istemezler. Bir erkek 80'ine de gelse ilgi görmek ister, talibi olsun ister. Bunu aktiviteye döken de vardır, dökmeyen ya da fırsat bulamadığı için dökemeyen de. Yahu genlerinde var adamların (örnek: yiğenim Bora). 

Mesela önlerinden hoş, alımlı bir bayan ( bazıları için sadece "bayan" olması bile yeterli olabiliyor tabi) geçen erkekleri ele alalım. Önce şöyle bir tepeden tırnağa süzerler, o da yetmez arkadan da dönüp bakarlar. Bir nevi önlü arkalı fotokopinizi çekerler. Bana kalırsa bu genetik bir problem, bir nevi takıntı bile olduğunu söyleyebiliriz. Yapmazlarsa rahat edemezler, bakmaları şarttır.


Bir kere erkekler feci bir gözlem yeteneğine sahiptirler. En ince ayrıntıya kadar incelerler. Detaya önem verirler. Sizin hiç farketmediğiniz, görmediğiniz şeylerin onlar çoktan farkına varmışlardır. Gözlerinden hiçbir şey kaçmaz.

Modayı, düzeltiyorum kadın modasını takip ederler, hatta biz bayanlardan çok. Abartılı giyim tarzından ve aşırı makyajdan hoşlanmazlar. Kendileri doğal oldukları gibi doğal olan kadını severler. Kim ne giymiş, neyi kendine yakıştırmış, neyi yakıştırmamış irdelemekle kalmayıp, kendi aralarında komite oluştururlar. Dedikoyu severler, bence bizden çok dedikodu yaparlar. Kim kiminle birlikte, nerede ne yapıyor haberleri vardır mutlaka. Kadın erkek kendilerinden başka herkese isim takmayı severler. Aralarında bu lakapları kullanarak şifreli konuşurlar.  

Hep erkekler bağlanmaktan korkarlar diye biliriz. Aslında bağlanmaktan korkmazlar. Bağlanmanın beraberinde getireceği ayrıntılarla uğraşmak istemezler. "Sevgili" veya "koca" unvanlarını alınca, bir takım sorumluluklar yükleriz ya onlara, işte onlar bundan kaçarlar. Daha doğrusu zora, dara gelemezler. Hayatlarında gerçekleşecek olan yenilikten, değişimden hoşlanmazlar. Alışkanlıklarına bağlıdırlar. Bu bakımdan ehlileştirilemez oldukları kanısındayım. Zorlamamak lazım, kendi hallerine bırakacaksınız. Zaten ilgiden hoşlandıklarından, ki ana kucağında başlar bu durum, sizin ilginizi kaybediyor olma korkusu onları yola getirir merak etmeyin.

Haklarını yememek lazım sevdiler mi tam severler. Kıymet bilene rastlamadılarsa eğer, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde misali canavara dönüşürler daha sonraları. Yani aslında canımızı yaktığını düşündüğümüz tarzdaki erkekleri de biz kadınlar yaratırız.

Hayata her daim bizden daha pozitif bakarlar, ee bizim gibi her ay hormonel gel-gitler yaşamadıkları için gayet doğal bir durum bence. Hayata olumlu baktıkları için, olumlu kadınları severler, bunalım takılanlara hiç gelemezler. Sızlanıp durana hele hiç dayanamazlar.

Adrenalini severler, spor yaparlar yapanı da severler. Aktivite insanlarıdırlar.

Avcı ruhludurlar. İlk çağlardan gelen bir nitelik olduğuna inandığım bu olguyu evrimleşmiş olmalarına karşın yitirmemişlerdir, günümüze kadar getirmeyi başarmışlardır. Avcı nasıl avını gözüne kestirir, saatlerce kıpırdamadan beklemek zorunda kalsa bile, sonunda muvaffak olacağını düşünerek sabırlı olmasını bilirse, günümüz erkek homosapiensleri de avına yani kadın kısmına aynı şekilde davranır. Bir ön çalışma yapar, emek sarfeder. Sabırlı davranırlar. Zaten uğruna çaba harcanmayan şeyin kıymeti olmaz değil mi? O yüzden kestirmeden gitmelerine izin vermemek, sonuca uzun yoldan varmalarını sağlamak gerek. Yalnız yolu, işin içinden çıkılmaz bir labirente de çevirmemek lazım.

Erkekleri tam anlamıyla çözdün mü diye sorarsanız, ben sadece dünyalarına kapı aralığından şöyle bir kafamı uzattım diyebilirim. Ama en azından onları anlamaya, onlarla daha iyi nasıl diyalog kurup anlaşabilirimin cevabını bulmaya çalıştım, çalışıyorum da. Bulgularım sadece bunlar mı, tabi ki değil. Onlara da bir başka yazımda değinirim elbet.

Not: Araştırmam boyunca bana engin bilgileri ve aydınlatıcı yönlendirmeleriyle bilerek ya da bilmeyerek yardımda bulunan arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim.

10 Eylül 2009 Perşembe

Yağmur demem, çamur demem..

Herkes gibi ben de dehşetle izledim dün haberleri. İstanbulun yağmura teslim oluşunu. Sanki televizyonda izlediğimiz ekvatora yakın ülkelerde sıklıkla görmeye alışmış olduğumuz bir manzaraydı, bir sel felaketi.


Bir yanda insanlar can pazarı yaşarken, fırsatçılar leş kargaları gibi ortaya saçılan zavallı insanların mallarını talan ediyolardı. Sulara kapılıp giden insanlar, araçlarında boğulanlar, kaybolan Dila Bebek. İnsanın inanası gelmiyor. Ama doğru. Metropol olarak bildiğimiz İstanbul, yağan yağmurdan değil, tamamen alt yapısının yetersiz oluşundan bir sürü kayıba sahne oldu, olmaya da devam ediyor.


Sizlere bu üzücü haberleri bir de ben anlatmayacağım. Sabah kendi başımdan geçenleri anlatacağım.


Sabah işe gitmek için uyandım her sabah olduğu gibi. Dışarıda geceden beri yağmaya devam eden yağmur. Ne giyersem daha az ıslanırım düşüncesiyle, envelop etek ceket takımımı giydim. Yağmurluğumu giyip, şemsiyemi alıp çıktım dışarı. Ama bu kadarını beklemiyordum. Yani dün bizim oralarda hiçbir şey yoktu. Yollar olmuş birer dere. Ana caddeye doğru yürürken, gözlerime inanamadım. Ayaklarınız ıslanmadan kuru bir şekilde geçmenin hiçbir yolu yok. Kanatlanıp uçmadığınız sürece imkansız. Ne yapayım ben de bata çıka yürümeye başladım. Ayakkabılarım suyla doldu, vıcık vıcık. Bir de geçen arabalar yavaşlamak nedir bilmiyorlar. Az kalsın banyo yapmıştan farkım kalmayacaktı, ucuz atlattım.


Karşıdan karşıya geçiyorum, ama yani görseniz.. Su biraz daha yüksek olsa nerdeyse yüzeceğim, o derece. Zaten ayakkabının kuru yeri kalmamış, foşkudu foşkudu sesler çıkıyor yürürken. Neyse sağ salim karşıya geçmeyi başardım, servisin beni alacağı noktaya ulaştım. İnsanların bazıları koşuyor, atlıyor yolda oluşan dereciklerin üzerinden. Hepsi takım elbiseli gran tuvalet giyinmişler. Yazık gerçekten. Hele biri vardı ki en iyi çözüm yolunu bulmuş, takdir ettim. Takım elbiseli bir beyefendi, pantolonunun paçalarını sıyırmış katlamış bir güzel. Ayakkabı ve çoraplar elinde, çıplak ayak yürüyor. Ne yapsın?


Derken ufukta servisim göründü. Oh dedim, sadece ayakkabılarım ıslandı, onlar da kurur nasılsa. Neyse servis yanaştı kaldırıma ama kaldırımla arabanın kapısı arasında dere akıyor fokur fokur. Eteğim de envelop, hani giydiğiniz zaman kum saati görünümü oluşturan etekler var ya onlardan, dar yani. Normal yürürken bile bacağınızı çok açamazsınız giyidiğinizde. Nasıl atlayacağım aradan, atlayamam. Servisin içinden Serkan imdadıma yetişti. Yok canım beni öyle kollarına alıp hoppala yapmadı tabi. Elini uzattı beni çekti. Ama ne çekme, benim bacak ayrıldı tabi, arkadan bir ses. "Cırtttt" Çok dar olan sevgili envelop eteğimin yırtmacı sizlere ömür. Ayakkabılarım vıcık vıcık oluşuna mı yanayım, yoksa yırtılan eteğime mi. Allahtan usturuplu bir yere kadar yırtılmış da, en azından aleme rezil olmadım. Bazı insanlar herşeye hazırlıklı olur, yanlarında her daim ihtiyaç duyulacak şeyleri bulundururlar. İşte "Yırtmaç Katili Serkan" da dikiş seti taşıyormuş Allahtan. Bir erkeğin yanında dikiş seti taşıdığını da ilk kez gördüm. Ama iyi ki de taşıyormuş. Ofise gelir gelmez doğru tuvalete gittim, diktim.


Yarın ve pazartesi günü daha şiddetli bir yağış bekleniyormuş. Hazırlıklı olun derim. Ablamın balıkçı tulumu giyme tavsiyesine bile uyabilirim bugün olanlardan sonra.
 
Herşey bir yana bu felakette yakınlarını kaybedenlere baş sağlığı diliyorum. Zarara uğrayan herkese de geçmiş olsun diyorum. İstanbul'da bakalım daha neler neler göreceğiz..

8 Eylül 2009 Salı

Gezgin Şehirli Kız

Geçen sene bu zamanlarda benim gibi halen ve ısrarla bekar kalan çok sevdiğim bir arkadaşımla Orta Avrupa turuna gidelim dedik. Arkadaşımlarımdan, yakınlarımdan duyuyorum hep, evlenince hele bir de çocuk sahibi olunca bırakın yurtdışına gitmeyi, sinemaya gitmeye bile vakit bulamaz hale geliniyor diye. Bakın işte evlenmemek için bir sebep daha. İşte ben de bu yüzden vaktim el verdikçe bol bol geziyorum, yurtiçi, yurtdışı...


Yurtdışına gidenler bilir, bir ön hazırlığı vardır. Öyle kıyafet, bavul hazırlığı değil. Yani o da var tabi ama, benim kastettiğim vize almak, tur ayarlamaları filan. Önce uygun bir turizm acentesi ayarlanır. Önceki tecrübeleriniz var ise, ya da eşten dosttan aldığınız duyumlar seçim yapmanızda etkisi olur. Sonra turizm acentesinin istediği evrak hazırlama aşamasına geçilir. İstenilen evraklardan sanırsınız o ülke vatandaşı olmaya gidiyorsunuz, incik cıncığınıza kadar herşeyinizi ortaya dökerler. Bir de şey var, bizim gittiğimiz acente Metrocity'de idi. Beğenmezler hesabınızda bulunan para miktarını. Yahu ben gezi ücretini ödüyor muyum? Ödüyorum. Eee bunun içinde gidiş dönüş bileti, orada konaklama parası dahil değil mi? Dahil. Yahu o zaman sana ne? Yani başka ülkelerde var mıdır bu kadar teferruat merak ediyorum. Hatta pasaport çıkartma, süre uzatma olaylarına bu kadar para verildiğini de sanmam. Yani nedir bu, pasaportun her TC vatandaşının almaya hakkı olduğu nüfus cüzdanından farkı nedir? Yurtdışına çıkmaya yarar tamam da, rakamlar çok fazla, gereksiz. Zaten vize ücreti ödüyorsunuz. Yani para da para..


Arkadaşımla bir üst levela geçmeyi başardık nitekim. Evraklar tamamdı. Ama efendim sevgili acentemiz bize uçak bileti ve pasaportları vermedi, havaalanından uçmadan önce dağıtacaklarını söyledi. Tamam dedik kabul ettik, ne yapalım zaten evrak hazırlama aşamasından fenalık gelmiş. Uçuş günümüz geldi. Uçuş saatinden makul bir süre önce gittik havaalanına, kimse yok ortalıkta. Hadi bakalım nerede bizim pasaportu verecek çocuk. Panik olmadan beklemeye başladık. Tabi uçak saati de geçenin bir yarısı, acenteyi aramak gibi bir durum da yok. Bekledik bir süre. Sağa sola sorduk, insanlar da yavaş yavaş gelmeye başladı. Meğer efendim uçağımızın kalkış saati 1 saat ileri alınmış, bizim sevgili acentemiz bize bunu haber vermemiş. Neyse dedik en azından erkene alınmamış. Pasaportçu çocuk da teşrif etti sonunda, aldık pasaportları biletleri bindik uçağa sağ salim.


Sabahın erken saatlerinde indik Prag havaalanına. Öyle hemen otele gidip dinlenmek yok, zaman önemlidir turlarda. Boşa geçirmemeli hiçbir anı, gezmeli. Bizim tur rehberimiz de gezdirdi bizi sağolsun. Sonra akşam 5 gibi nihayet otelimize giriş yaptık. Ama nasıl uykusuzuz. Arkadaşımla biraz kestirelim dedik. Derken zırrrr benim cep telefonu çaldı. Kim arıyor tahmin edin. Çok kıymetli acentem. Telaşlı bir sesle (bu arada ben gözlerim yarı kapalı dinliyorum), "Elif Hanım siz neredesiniz? Uçağınız vardı dün gece, bindiniz mi?" Ben, "Prag'dayım nerede olacağım". Acente "Fakat pasaport ve biletinizi nasıl aldınız." diye sordu. Artık uyanmıştım, "Şaka mı bu? Nereden alacağız? Siz demediniz mi havaalanından alın diye. Biz de öyle yaptık." Komedi, tam bir komedi. Ertesi gün olmuş daha yeni mi farketmişler bunu?


Hiçbir şeyin bizi sinirlendirmesine izin veremezdik, çünkü tatildeydik. İşten, İstanbul'dan uzakta, çok güzel bir şehirde, Prag'daydık. Gezdik gezdik.. Rehberimiz ve turdaki diğer insanlarla beraber. Sevgili babacım her geziye gidişimde, ister günü birlik olsun, ister yurtdışı, hep ve hala tembih eder. "Evladım ekibinizden, birbirinizden ayrılmayın sakın. Kuytu yerlere gitmeyin." Ben de hiç dinlemem ve hep kaybolurum, Venedik'te kayboldum. Barcelona'da kayboldum. Erikli Yaylasında da kayboldum. Hepsini saymayayım uzun sürer. Bir de mesela bu gezilere hep aynı arkadaşımla gitmedim. Yani demek ki bende birşey var. Gelin görün ki artık klasikleşmiş bir olay olan bu "kaybolma" olayını Prag'da da yaşamasam ayıp olurdu.


Turlarda serbest zaman diye birşey vardır. Rehber gezdireceği yerleri gezdirir, anlatacağını anlatır. Sonra da sizi bırakır, serbest serbest dolaşın diye. İşte biz de öyle yapalım dedik. Prag'ın merkezinde bir yere gittik. Otelden uzaktayız epey. Ekipten başkalarıyla da arkadaş olmuştuk. Ama olur mu kaybolmamız şart, biz ikimiz onlardan ayrıldık. Yürüdük yürüdük, mağazalara baktık. Derken hava kararmaya başladı. Karanlıktan niye korkalım canım siz de bir hoşsunuz. Karanlık basmaya başladığında ortaya izbandut gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte zenciler çıkmaz mı? Ben siyahi insanları severim, ırkçı filan değilim. Ama bu adamlar böyle sanki uyuşturucu taciri, beyaz kadın tüccarı görünümlü adamlardı. Arkadaşımla birbirimize baktık, "Haydi otele" dedik ve tramvaya binmeye karar verdik. Yani ben, düşünün ben kendi ülkemde ne otobüse ne de başka bir toplu taşıma aracına binmişsim, sen kalk gavur memlekette tarmvaya bin. Bindik tramvaya. Tramvayda anonslar Çekçe, durakların ne olduğunu anlamıyoruz. İnsanlara soruyoruz İngilizce bilmiyorlar, ya da biliyorlarsa bile konuşmuyorlar. Tam bir kabus, babamın nasihatları kulağımda çınlıyor.. Sürüden ayrılanı kurt kapar.


Tramvay gittikçe garip yerlere doğru ilerlerken içimizi bir korku kaplamıştı. Aldığımız bilet çift kullanımlıktı. Bir de Çek Cumhuriyeti ne kadar Avrupa Birliğine katılmış olsa da, her yerde Euro geçmediğinden tekrar bilet almaya paramız da yok. Ne yapacağız Allahım diye düşünürken, tramvay durakta durdu. Genç bir erkek bindi duraktan. Elindeki cep telefonu ile konuşuyordu. Duyduklarıma inanamadım, Türkçeydi. Türkçe konuşuyordu. Arkamdaki yere oturdu. Bu arada arkadaşım da insanlarla diyalog kurmaya çalışıyordu, duymadı yani çocuğun Türkçe konuştuğunu. Neyse arkama döndüm, çocuğa şöyle dedim "Allahım inanamıyorum. Sen Türksün" Zavallı bir yandan telefon ile konuşuyor, bir yandan da kim bu deli diye düşünerek bana şaşkın bakışlar ile bakıyordu. Telefonu kapadı. Bu arada arkadaşım da duymuştu benim haykırışımı. Adı Salih imiş, Prag'da üniversiteye gidiyormuş. Antalyalı imiş. Derdimizi anlattık. Onunla beraber indik durakta, çünkü tamamen zıt yönde gidiyormuşuz. Bir sonraki tramvaya binip diğer arkadaşlarla bir şekilde buluşmaya karar verdik. Aradık bizi beklediler, ve otelimize taksi ile hep birlikte döndük.


Turun geri kalanında arkadaşımla hiç yalnız kalmadık, hep küçük de olsa bir grubun parçası idik. Bir vukuat olmadan da tamamladık yolculuğumuzu.


Aslında sonradan düşününce ya Antalyalı Salih de kötü niyetli biri olsaydı. Evet buradan çıkarılacak sonuç, annenizin babanızın sözünü dinleyin yaşınız kaç olursa olsun. Ya da benimle tatile gelirseniz eğer, kesinlikle yalnız kalmayalım, çünkü ben mutlaka kaybolmanın bir yolunu bulurum.




5 Eylül 2009 Cumartesi

Duman

Haftasonu geçmişe kısa bir yolculuk yaptım. Kısa ama keyifli, ve belki biraz da buruk..

Eskiden tanıdığım, ve arkadaş kalabildiğim birini ziyarete gittim. O nişanlanmıştı kısa bir süre önce. Haberim vardı çünkü irtibatı koparmamıştık. Geçen zaman içerisinde ne yaptığımız, hayatımızda ne aşamada olduğumuz ile ilgili detaylı olmasa da bilgimiz vardır ikimizin de. Nereden çıktı bu ziyaret derseniz, iş ile ilgiliydi.. Aslında belki de görüşmek için bahane bulmuş da olabilirim. Hala ben bile kendime bunun cevabını veremiyorum.. Belki ufak da olsa yüreğimin bir köşesinde, eskiden kalan kırıntılardı. Ufacık, minicik pembe kırıntılar..

Gitmeden önce kendimi içinde en iyi hissettiğim giysilerimi giyip, olabildiğince güzel görünmek için hazırlandım. Öyle olmaz mı zaten, yani eski sevgiliniz veya eskiden hoşlandığınız biriyle tekrar görüşmeniz gerekiyorsa ya da tesadüfen karşılaştığınız zaman, kafanızdan şu düşünce geçmez mi? "Acaba nasıl görünüyorum? Eskisi gibi görünüyor muyum?" Aklında en son kalan "siz" görüntüsü ile çıkmak istersiniz karşısına.. İçinizde yeniden başlamasını istediğiniz, umut ettiğiniz duygusu olmaksızın geçer bu düşünceler.. İşte bana da aynısı oldu. Zaten ötesi olamazdı, nişanlanmıştı sevdiği kadınla..

En son yaklaşık bir sene önce yüzyüze görüşmüştük. Arabaya bindim, ofisine doğru yola çıktım. Yol boyunca aklımda eski "biz", yaşanmış güzel anlar, hatıralar.. Artık gelmiştim, içimde garip bir heyecan.. Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Arabadan indim. Balkondan bana bakıyordu, bir zamanlar baktığımda dalıp gittiğim o mavi gözleriyle. Acaba o ne hissetmişti o an, o da heyecanlanmış mıydı benim gibi? Ne düşünmüştü? Cevabını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim sorular..

Gözlerimi ondan ayırdığımda, o bir kaç saniyelik dalıp gitmenin arkasından, balkonda yalnız olmadığını farkettim. Hayır hayır bu nişanlışı değildi. Yanında duran çok yaşıklı bir golden retrieverdı. Kapıya doğru ilerledim, basamaklardan yukarı çıktım. Kapıdaydı, tam karşımdadıydı yanında o sevimli köpeğiyle. Tokalaşıp öpüştük. Resmi bir merhabalaşma değildi, ama eskisi gibi de değildi..

İçeri ofisine geçtik. Konuşmaya başladık. Tabi ilk sorduğum bu sevimli köpeğin nereden çıktığıydı. Sokakta bulmuşlar. Ya evden kaçmış ya da terk edilmiş anlattığına göre. Sahip çıkmışlar, evine almış. Adını "Duman" koymuş, en sevdiği grubun adı...

Duman ile ilgili konuşuyordu, bulduklarında ne durumda olduğu, ilk veterinere götürdüklerinde yaşadıkları... Dinliyordum tabi ki, ama bir yandan da yüzünü inceliyordum. Bir zamanlar yüzüne dokunduğum adamdı karşımda oturan, şuan başkasına dokunuyordu. O artık sonsuza kadar başkasına aitti. Mutluydum onun adına, çünkü o mutluydu. Ama belli ki özlemiştim, belli ki hala birşeyler vardı derinlerde bir yerlerde. Belki de geçmişim o an oradaydı, tam önümdeydi. Yanı başımda duruyordu ama elimi uzatsam da ulaşamayacağım kadar uzaktı bana..

Konuştuk, konuştuk.. Hayatımızda bir sene boyunca olanları paylaştık birbirimizle. Zaman dolmuştu, gitmeliydim artık. Veda ederken içimde burukluk vardı. Uzaklaşıncaya kadar baktı arkamdan. Acaba o da benimle bu zaman yolculuğuna çıkmış mıydı?

Geçmişe gittim bu haftasonu, geleceği olmayan geçmişe...


4 Eylül 2009 Cuma

Cinsi Münasebet Mekanları

Ne doyulmaz duygudur o. Başka hiçbir şeye benzemez sevdiğiniz insana dokunmak, hissetmek, bütünleşmek. Severek sevişmek.. O heyecanı bütün bedeninizde hissetmek. Önemli olan sadece siz ve sevdiğiniz insandır, onu mutlu etmektir. Mekanı, zamanı önemsemeden sevişmek...

Gelin görün ki bazıları mekanı da önemser. O derin duygular yetmez, olaya farklı bir boyut katmak isterler. Yok ben öyle romantizmin ateşini çoğaltmak için müzik, mum, tütsü ve gül kombinasyonu ile harmanlanan yatak odalarından bahsetmiyorum. Onlar normal şeyler. Yatak odası harici mekanları kastediyorum ben. Bahse konu bu cinsi münasebet mekanları farklılıklar arz eder efendim. Ev içi ve ev dışı olarak kategorize edebileceğimiz gibi, kapalı veya açık mekan olarak da sınıflandırabiliriz.

Öncelikle ev içindeki, yatak odası dışı mekanlardan bahsedelim. Favori yerlerden biridir mutfak. Tezgah ya da mutfak masası vazgeçilmez yerlerdir. Yani düşünsenenize bir eve misafirliğe gitmişsiniz yemeğe, evin sahibi çift önceki gece şuan sizin önünüzde duran yemeğin sebzelerinin doğrandığı tezgahta cinsi münasebette bulunmuşlar. Hadi bakalım yiyin yemeği bir güzel. Yapmışlardır arkadaşlar, yani bence (eski kuşağı bilemem de, yeni kuşak) tüm evli çiftler en az bir kere denemişlerdir. Hele de gençlik döneminde böyle bir fırsatı yakalamamış olanlar var ise, kesin evlenir evlenmez yaparlar. Yapsınlar da, renk katar hayatlarına.. 

Bir diğer ev içi mekan banyodur, ki bunu hiç anlamam. Rahat rahat yumuşak ve geniş yatak dururken, daracık akrobatik hareketler yapılmak zorunda kalınan, ve hatta suya ödenen fatura tutarlarının çokluğu düşünülürse neden sevgili beylerin tercih ettikleri mekan olur banyolar onu çözemedim. Yani düşünün eğer böyle malikane tarzı bir yerde yaşamıyorsanız, banyonuzun alanı hemen hemen herkesin evinde olduğu gibi çok geniş değildir. Küvet olayı zaten artık biraz tarih oldu. Duşakabin modası var, hem şık hem daha az yer kaplıyor. Az yer kaplıyor, çünkü kendisi küçük, daracık birşey. Tek başınıza bile zor sığarken, tutup da +1 yapmak, bilemiyorum. Eh bu +1 de sadece böyle ayakta durmaz kesin, pozisyon almak da gerekir. Eeee ne oldu şimdi? Nasıl sığdınız, sığmayı bırakın işte yani anladınız nasıl yapacaksınız münasebeti? Zaten nerede mantığa aykırı birşey var ise, kesin erkeklerden çıkar. İşte bu duşta yapalım mı fikri de erkeklerin yaratıcılığının eseridir.

Hep merak etmişimdir, yani tarihte ilk kim buldu ve de uyguladı bu duşta yapma fantazisini. Hiç düşündünüz mü? Bir de mesela ilk hangi milletten çıktı bu fikir. Kesin Fransızlardır gibi geliyor bana. Ne oldu, nasıl oldu da böyle bir fikir geldi adamın aklına.  Aslında bu bir kadından çıkmış bir fikir de olabilir. Hani eski zamanlarda Avrupalılar mesela çok yıkanmazlarmış ya, ee tabi dolayısıyla kokarlarmış. Parfümün doğuş nedeni de bu kötü kokmaya dayanırmış diye biliyorum ben. Neyse mesela kadın bakmış adam kokuyor, off hem nasıl kötü.  Adama da denmez tabi git banyo yap da gel, kötü kokuyosun. Ayıp olur. Ne yapsam demiş, düşünmüş kadın. Adama bu fikri sunmuş. Adamın da hoşuna gitmiş ve ilk öyle başlamış duşta, banyoda cinsi münasebette bulunma mesela. Olamaz mı?

Ev içi mekanlardan bir bakalım geriye ne kaldı, salon. Koltuk, kanepe, halı.. Hayal gücünüze göre çeşitliliği artırmak size kalmış. Ayy ne yapsak ya, misafirliğe filan gidince bütün vucudumuza galoş geçirip, yiceğimizi de yanımızda mı götürsek? Şimdi kimse beni evine misafirliğe çağırmayacak vallahi, bu kadar şeyi yazdıktan sonra. Ee kardeşim siz de gidin yumuşak yumuşak yatağınızda yapın ne yapacaksanız değil mi ama? :)

Gelelim ev dışı mekanlara. Burada kapalı-açık mekan ayrımını da katalım biraz. Ev dışı dünya malumunuz çok geniş. Tamamen yaratıcılığınıza kalmış. Yaratıcılık deyince yeni trend işe gidip gelinen servislerde yapmak. Vallahi bakın var, olmaz demeyin oluyor böyle şeyler. Bir arkadaş anlattı geçen gün, bir çift varmış sanki olayı mesai haline getirmişler hiç aksatmadan Allahın her iş günü serviste hoppidi hoppidi durumundalarmış. Yok yok o boyutta değil, ama utanmasalar onu da yapacaklar. Aslında bu olay hani şu "teşhirci" olanlar sınıfına giriyor. Yani başkalarının görmesinden zevk alan, halka açık yerlerde yapanlar. Yahu el insaf olan da var, olmayan da. Gidin kapalı kapılar ardında yapın ne yapcaksınız.

Servis/araba aynı klasmana giriyor. Bir de efsane haline gelmiş olan asansörler var. Anlatmadan olmaz. Yani nasıl bir hava akımı oluyorsa asansörlerin içinde, acaba afrodizyak filan mı veriyorlar havalandırmadan bilemiyorum. Kesin geçmiştir aklınızdan hele de güzel bir bayan ya da hoş bir bey ile yalnız bindiyseniz asansöre. Aman dikkat kamera olmasın. Geçenlerde bir haberde okumuştum, bir bankanın genel müdürlüğündeki asansörde bir çift kameralara yakalanmış. Yok yok bizim banka değil. Atılmamışlar ama ceza almışlar. Acaba asansörü icat eden rahmetli, hiç aklına getirmiş midir ileride icadının başka şeylere de vesile olacağını.

Dedim ya tamamen hayal gücünüze kalmış cinsi münasebet yapılacak mekanları türetmek. Aslına bakarsanız bence bir mekanın o olaya birşeyler katmasını beklemeyin. Eğer sadece sevdiğiniz kişinin kollarında olmak, size dünyanın üzerinde yalnız ikinizin olduğu hissini uyandırmıyorsa, isterseniz gidin uzayda yapın yine de birşey hissetmezsiniz. Hissedersiniz de o sizin hissettiğinizi sandığınız şey 3-5  dakika sürer, ömre bedel olması gerekirken. Sevdiğiniz kişiyle değil de ortaya karışık vali kebabı misali sayısız farklı insan ile yapıyorsanız eğer, eh ne diyim yolunuz açık olsun. Hayırlı yolculuklar... 


2 Eylül 2009 Çarşamba

Ex'ler...

Şöyle bir geçmişinize dönüp bakın. Evet evet siz de, ununu eleyip duvara asanlar da. Kimler gelmiş, kimler geçmiş bir düşünün...

Şimdilerde onlara "Ex" deniyor. Exboyfriend ya da exgirlfriend'in kısaltılmış hali yani. Zaten hayat olmuş bir "kısaltma". Bunu da kısaltmışız, aman eksik kalmasın.

Eskiden olsa sevgilinizden ayrıldığınızda irtibatınız da kesilirmiş, canım cep telefonunun icadından da öncesinden bahsediyorum. Düşününce milattan önce birşeymiş gibi geliyor insana cep telefonsuz hayat. O zamanlar olsa olsa çok gittiğiniz yerler var ise oralarda karşılaşırdınız. Yeni sevgili yapmışsa o zaman görürdünüz. Şimdi öyle mi? Facebook var, msn var, var da var. Yonja hala var mı onu bilmiyorum.

Yapmıyor musunuz allah aşkına, itiraf edin. Girip facebooka eski sevgiliniz ne yapmış, yeni sevgili mi yapmış yoksa evlenmiş mi diye bakmıyor musunuz? Ben bakıyorum dürüst olayım. % 90'ı evlenmiş diyebilirim. Bu bir hastalık mı? Bence değil, sadece "merak". Yoo yoo unutamamak değil, alakası yok. Adam ya da kız neyse işte, çıkmış gitmiş belki adınızı bile hatırlamıyor, kendi keyfinde siz hala "Hmm acaba ne yapıyor? Beni düşünüyor mudur? Tekrar olur mu, biraraya gelir miyiz?" derdindesinizdir. Tutamazsınız da kendinizi bilirim. Ya bir mesaj atarsınız cepten, " Aaaa yanlışlıkla sana atmışım, başkasına atacaktım. El alışkanlığı işte, pardon" ayaklarına yatarsınız. Ya da facebooktan ve yahut msn'den bir şekilde irtibata geçersiniz. Geçersiniz de ne için?

"Ex" adı üstünde eski. Yani bitmiş, gitmiş. Ne gerek var değil mi araştırmaya, izlemeye, irtibat kurmaya. Bitmiş bitmiştir. Tekrarı olmaz. Olmamalı da. Ayrılmışsınız işte yahu ötesi var mı? Sebebini düşünün, herşey güllük gülistanlıkken kimse bitirmez bir ilişkiyi. Elbet bir sebebi vardır her ayrılığın.

Ya aldatılmışsınızdır, ki bunun dönüşü olmamalı zaten. Seven insan, saygı duyan insan, ne aradığını bilen insan yapmaz böyle birşeyi. Evli değilsen, yani sevgiliysen git kardeşim paşa paşa bitir ilişkini. Git ondan sonra kimle ne yapıyorsan yap. Evliysen de eh allah bildiği gibi yapsın, aldatacaktın madem niye evlendin? Aldatmışsanız zaten aramayın, ne yüzle ararsınız ki onu da anlamam. Hata ya da zayıflık değildir bence aldatmak. Ne oldu geçici olarak bilinç kaybına mı uğradınız da oldu o olay? İnanmam. Siz de inanmayın.


Bakın bir arkadaşım maille bir hayvancık hakkında bilgi yollamış. Hayvancığın adı "Argonot". Denizlerde kayalara tutunarak yaşayan küçük bir canlı imiş bu meret. Bir de çirkin, bir şeye benzemiyor. Erkek olanları biraz enteresan. Bakın dinleyin. Erkeğin cinsel uzvu, çiftleşme döneminde, hayvancığın bedeninden ayrılırmış. Başka bir kayanın üzerinde öylece kendi halinde duran başka bir dişi argonotu bulup, bir güzel döllermiş onu. Sonra uzuv gider sahibine geri yapışırmış. Yani bakın dişiyi görmüyor etmiyor ama sonuçta görmüş işini. Ben anlamam kardeşim, uzuv kimin uzvu değil mi ama? Demek ki bizim erkek homosapiensler de böyle yapıyolar, ediyolar sonra da argonot gibi tanımamazlıktan geliyorlar. Yemeyin bunları.

Şimdi diyeceksiniz ki peki kadınlar aldatmaz mı? Kadınlar erkekler gibi cinsel anlamda bir açlık, bir gözü dönmüşlük hissetmezler. Ya da nasıl söyleyeyim cinsel ihtiyaçları siz erkeklerle aynı boyutta değildir. Kadın aldatırsa bunu ya erkek aldattığı için intikam niyetine yapmıştır, ki burada karlı çıkan kişi sadece ve sadece kadının aldatma işini birlikte yaptığı vatandaştır. Hiç yoktan nasiplenmiş olur. Ya da kadın aldatır çünkü erkek ilgisizdir alakasızdır, muhtemelen başkasını bulmuştur, saman altından su yürütüyordur. Sakın yanlış anlamayın aldatmak iyi birşeydir demiyorum, gerekçesi varsa aldatmayı yerinde kılar da demiyorum. Aldatmanın, bir insanı aptal yerine koymanın hiç bir açıklaması yoktur. Aslında vardır, o da aldatan kişinin psikolojik sorunları olduğudur. Halk dilinde bir tahtası eksik de denilebilir. Dürüst davranacak yürek yoktur onlarda. Kompleks sahibidir, egosunu kendine göre tatmin eder aldatan kişi. Yazık kızmayın onlara, onlar "hasta" çünkü. Eee siz de bu hasta insanlara geri dönerseniz o zaman siz de hastasınızdır demek ki. Acı çekmeyi seviyorsunuzdur, çektireni de seviyorsunuzdur. Yani bir nevi mazoşistsinizdir. Ne diyim size başka bilemedim.

Başka ne sebebi olabilir ayrılığın? Evet en yaygın olan şey tabi ki. Aşk bitmiştir, ya da sevgi diyelim. Aşk kolay kolay bulunmaz çünkü. Artık eski heyecanı, eski sıcaklığı hissedemez olmuşsunuzdur. Daha önce birlikte yapmaktan zevk aldığınız şeyler artık mutlu etmez olmuştur sizi. Özlemez olmuşsunuzdur, istemez olmuşsunuzdur. Gözlerinizdeki o parıltı sönmüştür. Gözünüz dışarılara kayıyorsa zaten, gidişhat bellidir. Argonot olma yolundasınızdır. Ayrılma vaktidir vakit. Böyle biten ilişkide de ikince kez deneyip de devam ettirebilenlerin oranı düşüktür. Başarabilenler azınlıktadır. O yüzden geri dönüş gereksiz ve de zaman kaybıdır. Ateş sönmüş bir kere işte, uğraşmayın yanmaz ikinci kere.

Önemli olan birlikteliği yaşarken güzel yaşamak.. Yaşamak ama tadında da bırakmak.. Yeni denizlere yelken açmak sonrasında. Aşkı aramak, mutluluğu yakalamak.. Bir laf vardır bilir misiniz? "Ex'ten next olmaz" demişler. Ne de güzel demişler..





Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.