28 Aralık 2009 Pazartesi

Hormonlu Kız

Son 3-4 haftadır her haftasonu hastaneye gidiyorum. O kadar çok gittim ki, anneme diyorum ki "Anne bak, demek ki senin kaderinde yok doktor damadının olması. Bu kadar çok hastanede dolanmama rağmen senin damatla karşılaşamadım bir türlü..." (Annemi anlatmıştım "Boobs" yazımda..) Mühim birşeyim yok Allahtan. Boyun ağrısı şikayetiyle gidip de, çekilen MR'da trioid bezinin genişlemesinin görülmesiyle başlayan bir macera benimkisi. Tamamen tesadüfi yani..

İğneden korkan biri olarak hiç bu kadar çok enjektörün damarlarımı deldiği olmamıştır. Fakat son derece cesurdum kan verirken. Gıkım çıkmadı.. Gözlerimi yumdum, vazifemi yaptım adeta. O kadar çok kanımı aldılar ki tahlil için, kollarım morardı. Hayır bir şey değil, morfinman filan sanacak insanlar kollarımı görüp. Trioid ile ilgili hormon testi ve bir sürü ne anlama geldiğini bilmediğim kısaltmalardan oluşan kan testleri yaptılar.

Neticede testlerden ve çekilen ultrasonda iki küçük nödül çıktı trioid bezlerimde. İşte bu iki küçük kereta meğer beni bu kadar etkiliyormuş, metabolizmamı alt üst ediyormuş. Ya da belki beni ben yapan onlardır kim bilir..

Trioid hormonları denen şeyler, vucütta bütün hücrelerin özellikle sinir sistemi hücrelerinin gelişimi için gerekli temel biyolojik olaylar üzerinde direkt olarak etki edermiş efendim tıbbi anlamıyla. Yani benim böyle yarı çatlak, sağı solu belli olmama durumumun sebebi bu hormoncukmuş. Tabi başka etkileri de varmış, mesela başımın yastığa 15 derecelik açıyla eğilmiş olma anında uykuya geçebiliyor olmam da, tavuk gibi erkenden uykumun gelmeye başlayıp da esneye esneye ağzımın yırtılması da bu yüzdenmiş meğer.

Doktorum daha da fazla büyümesinler diye ilaç verdi. Hormon ilacı.. Şimdi düşünüyorum da ben bu halimi seviyorum. Deli dolu, hafif çatlak, biraz dengesiz, hormonlardaki düzensizlikten mütevellit enerjik, sabahları eti cin misali böyle kıpır kıpır olma halimi seviyorum. Normal olmama halime bayılıyorum. Hormanlarımın salgı seviyesinden de bir hayli memnunum aslında.


Bu hormon ilacı, beni ya o sevmediğim sıkıcı tiplerden biri yaparsa? Meğer o iki nodülcük yazdırıyormuş tüm bu yazıları da, onlar gidince böyle bir yetim kalmazmış? Ne gülerim ama.. Ya da ya da bu hormon ilacının yan etkileri olursa? Mesela ya sakallarım çıkar da İvedik'in dişi versiyonuna dönersem?!! Veya dombili olursam? Eh ne yapalım o zaman Hormonlu Kız olarak değiştiririz blogun adını.

Şaka bir yana sağlık kadar önemli bir şey yok şu hayatta. Hastanede beklerken insanları izledim. Kemoterapi görmüş küçük çocukları, beyninden ameliyat olduğu için sol tarafı tutmaz olmuş genç adamı.. Halimize şükretmemiz lazım. Şurada oturup elimizi kolumuzu rahatlıkla kullanabiliyor olduğumuz için, yürüyebiliyor olduğumuz için, gözlerimizle sevdiğimizin gözlerinin içine bakabildiğimiz için, tüm bunlara sahip olduğumuz için şükretmeliyiz aslında...


Şenim, neşeliyim. Öyleyse gay'im..

Arkadaşlarla Nu Pera'ya yemeğe gitmiştik vaktiyle. Homojen bir gruptuk, yani canım kızlı erkekli. Müzik hoş, yemekler güzel, ortam şahane, keyifler keka..

Henüz bütün masalar dolmamıştı biz gittiğimizde. Her ne kadar yanımızda baylar da olsa, biz single hanımlar içimizden "Ayyy şu yan masalara bari hoş tipler gelse de, gözümüz bayram etse" diyorduk. Derken boş olan yan masaya 4 kişilik bir grup geldi. Hepsi erkek ve hoşlar... Bizlerde gözler faltaşı tabi, yani Allahtan başka bir şey dilesek olurmuş. Başlarda anlamadık, derken hal ve hareketlerinden anladık ki çiftlermiş. Zaten biz de şans ne gezer..

Neyse bizim masadaki beyler hoşlanmadı bu durumdan. Oysa ki öyle neşeli, öyle tatlılardı ki, yaydıkları pozitif enerji bizim masaya da sıçramıştı adeta. Hatta biz kızlar başladık muhabbete yan masayla. İnanın sizden benden daha estetik, daha kibardılar. Bir kadeh tutuşları vardı, yani ders almamız lazım o derece göze hitap eden bir zarafet.. Sonrasında başladık masadan masaya ikramlara. Kanki olduk adeta.


O kadar dalmışız ki yan masa ile muhabbete, şöyle bir kafımızı çevirdik ki ne görelim. Bizim arkadaşlarda, yani beylerde surat beş karış. Neymiş efendim homofobiklermiş. Ne lüzumu varmışmış, konuşmayacakmışız onlarla. Bakmaya bile tahammülleri yokmuş. Tabi ben görürdüm onları, yan masadakiler erkek değil de bayanlardan oluşan bir gay grubu olsaydı.


Yani ne oluyor anlamıyorum ben. Nedir bu erkeklerin, erkek gaylere karşı bu tutumları? Korkuyorlar mı? Ne var yani, gelip ırzınıza filan geçerler diye mi uzak durursunuz? Yahu onlar da sizin benim gibi insanlar. Sadece cinsel tercihleri farklı. Eee madem bu kadar tepkilisiniz "gay"liğe o halde lezbiyenliğe de karşı olun. Oysa ki nedir, genelde erkeklerin bir diğer fantezisidir lezbiyenler. Demek ki başka bir sebebi var. Olay sadece aynı cinsiyetten onların birlikte olması değil demek ki. Peki nedir?

Bu arada unutmadan söyleyeyim, "gay" şen, neşeli, zevk ve sefa düşkünü anlamına da geliyor. Biliyor muydunuz bunu? Bu anlamda şahsen ben çok gayimdir, gay olanları da çok severim. Ya siz?


26 Aralık 2009 Cumartesi

Yar saçların lüle lüle..

Erkekleri belirli bir yaş döneminde, uzun saç merakı salar, ki nedendir hiç anlamam. Lise bitirme, şimdiki adıyla ortaöğretim deniyor galiba, (Yaşlandık mı nedir, takip edemiyorum ben artık bu okul mevzularını, sınav adlarını.. Hele hele kısaltmaları hiç anlamıyorum. Neyse konumuza dönelim..) ve özellikle üniversite çağlarında. Zaten sonrasında yok askerlikti, işe başlamaydı derken mecburen kesiliyor o yılların emeğiyle uzatılmış lepiska saçlar..

Açıkcası ben sevmiyorum erkekte öyle uzun saçı. Hele de aynanın karşısında saatler harcadığı bariz belli olan, bol jöleyle mıncık mıncık edilmiş saçlara sahip erkekleri görünce, elime makası alıp kesesim geliyor. Kız mı erkek mi ayırt edemiyorum vallahi. Aaa şimdi böyle bir de akım var, nasıl eskilerde punk modası vardı. Günümüz versiyonunun adı "emo". Vataşiva Candy (Japoncam olmadığından yazım hatasını mazur görünüz efendim) zamanlarında büyüyenler bilir. Adeta çocukluğumuzdaki Japon çizgi filmlerinden fırlamış karakterler gibidir bu emocular, yolda görseniz hemen anlarsınız ne demek istediğimi. 

Bir de Emocular dışında saç uzatan kesim var ki, bir kısmı heavy metal dinleyicisi olmalarıyla da bilinirler. Tabi hepsi değil.. Allahım nedir o saçlar, bakımsız, pis, dağınık.. Hayır, bakmasını da bilmiyosan, ne uzatırsın anlamam ki... Heavy metalcilere pislerdir demiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama yani erkek dediğin kısa saçlı olacak (Bakınız Ezel). Yazılarımı okuyanlar bilir, ense traşı bile önemli derim hep. 

Bir de tabi en önemlisi, erkeğin kadından farkı olacak. Ne o öyle? Benden bile uzun saçı var bazısının. Erkek, "adam" gibi olmalı yahu. Erkek kısmının saçı uzun olmaz, olmamalı. Vallahi ablamın ufaklıklarına şimdiden başladım psikolojik baskı uygulamaya bu konuda. Hani olur da es kaza büyüdüklerinde uzun saç hevesine kapılırlar diye, gece siz uyurken gelip keserim saçlarınızı diyorum. Komik geliyor, gülüyorlar ben böyle söyleyince. Ama görürüm ben onları büyüdüklerinde. Makas elli Freddy misali kabusları olcak teyzeleri.. 

Şimdi düşünüyorum da, aklıma uzun saçlı erkeklerin aralarında yaptıkları olası muhabbet konuları geliyor. İki uzun saçlı bayan bir araya gelince muhakkak yapılır ya muhabbeti. Yok efendim "Sen hangi şampuanı kullanıyosun?" da,  "Benimkiler hep uçlardan kırılıyor. Sen ne yapıyorsun, kırık önleyici krem mi kullanıyorsun?" da falan filan. İki uzun saçlı erkek de yanyana gelince bu tarz muhabbetler mi ediyorlar yani? Aman diyim, aman! Hayali bile garip. Bunlar "kızsal" konular arkadaşlar. Ben size yakıştıramıyorum, kusura kalmayın.

Ya da ne bileyim, sevgililerinin, eşlerinin saç bakım malzemelerine, şampuanlarına ortak mı olurlar? Yoksa gidip bizim gibi bir ton parayı bunlara mı yatırırlar? Ya da ya da en gülünç olanını dinleyin, ve ne olur kızmayın bana. Saat gece yarısını geçti ondan mıdır bilmiyorum, ama aklıma geliyor ne yapayım? Bir çift düşünün. Kısa saçlı olan bayan, erkek ise uzun saçlı. Yataktayken "Ah saçım!!! Saçıma bastın!" diyen tarafın bu sefer erkek olduğunu düşünsenenize. Hakikaten komik ama. Yalan mı?

Bakın mesela Kıvanç Tatlıtuğ gitti saçını kesti, ne de güzel oldu. Zaten son zamanlarda ilgimi kaybetmeye de başlamıştı. Benimkisi de tam "tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış" misali oldu. Ama ne yapayım canım Ezel gibi karizmatik bir karakterle Kenan dururken, bir de esmer üstüne üstlük... Neyse şimdi girersek bu konuya, hiç çıkamayız..

Diyeceğim o ki, emin olun kadınların çoğu kısa saçlı erkeklerden hoşlanırlar. Bırakın da feminen olma kısmı bize kalsın. Aynanın önünü boşaltın. Bize bırakın ki, karşısında siz değil, biz daha çok zaman harcayalım. Siz sadece yıkayın ve çıkın..

14 Aralık 2009 Pazartesi

Alın, verin. Ekonomiye can verin..

Eşit olduğumuzu iddia ederiz erkekler ile. Her yönden eşit haklara sahip olmak isteriz. Çoğu konuda onların sahip oldukları özgürlüğe, rahatlığa bizler de sahip olmak isteriz.

Yalan mı? Doğuştan 1-0 öndesiniz beyler. Hoş günümüzde neyse ki "oğlan olsun, çamurdan olsun" durumu azaldı, ama kırsal kesimde devam ediyor olsa gerek. Bu konuya girmeyeceğim. Benim bahsedeceğim şey farklı...

Eskiden bir sünnet dertleri vardı, artık onu da doğar doğmaz bir iğneyle ağrısız sızısız hallediveriyorlar. Bebecik anlamıyor bile ne olup bittiğini. Biz ise adeta "acıların kadını" durumunda, yok 9 ay şişgöbek dolaş, kilo al, sonra vermeye çalış. Hatta vereme. Vücudun deforme olsun. Tamam sonuç için bu fedakarlığa katlanmak muhteşem bir şey. Ama yani neden ya rabbim adil davranmamış ki? Bütün derdi tasayı bize bırakmış da, erkeklere sadece minicik, ufacık tefecik bir "katkı payı" bırakmış. 


Selülitinden tutun da, saç bakımı, cilt bakımı oooooo.... Sakın "Bizim de var canım, saç bakımımız, cilt bakımımız..." demeyin. Çünkü aynı şey değil, bunu siz de biliyorsunuz. Aaa bir de onu nasıl unuturuz, her ay çektiğimiz sıkıntı da var. Hatta o sıkıntı öncesi yaşanan PMS, off offfff. Tanrım neydi günahımız? Say say bitmez. Hatta kıl tüy muhabbetine girersek hiç çıkamayız...

Kozmetiğe, tekstile verdiğimiz paraları düşünürsek, ekonomiyi ayakta tutan biz kadınlarız yahu. Biraz daha abartıyım, dünya bizim sayemizde dönüyor. Aksini ispat edin sıkıysa.

Çok rahattsınız şu hayatta. Gerçekten... Tadını çıkarmaya bakın. Hoş çıkarıyosunuz da. Erkek olsam, ben de aynını yapardım. Yapın da, birşey diyen yok.

Lakin sonunda bazı yönlerden bizim de, sizinle aynı haklara sahip olmaya başladığımız söylenebilir. Çok eğlenceli bir durum mevcut. Las Vegas'ta kadınlara hizmet verecek "genelev" açılıyormuş. Canım yok, gideceğimiz yok da olay komik ve de düşüncesi hoş.

Yani düşünün, hayatın sürekli kaymağını yiyen siz erkekler gibi, sonunda kadınlar da egolarını tatmin etme fırsatına erişmiş oldular. Yani en azından Amerikalı kadınlar, ya da oraya yolu düşecek olanlar... Gidecekler geneleve, hani filmlerde olur ya, bir sürü kadın giymişler seksi iç çamaşırları yarı çıplak vaziyette ortalıkta dolanıyorlar. "Müşteriler" gelince daha bir şuh bakıp, kendilerini seçtirtmeye çalışırlar. Erkek de uzun uzun bakar, beğenir, seçer raftan domates seçer gibi. İyisini almaya çalışır, ezik, pörsümüş olmasın, aman diri olsun falan filan.. İşte o manzaranın bir de erkek versiyonunu hayal edin. Bir sürü erkek, böyle giymişler boxerları, vücutlar diri, kaslı... Kadın müşteri gelince, böyle edalı cilveli hareketlerde bulunup, dikkat çekmeye çalışıyorlar. Kadın da birini seçip, odaya çekiliyor. Sonra da hooopp, başucundaki komidine para bırakıveriyor...

Genelev’in sahibi Bobbi Davis'in dediğine göre, ulvi bir amaç da barındırıyormuş yaptığı atılım. İçinde bulunulan kriz döneminde, ekonomiyi canlandıracağı düşüncesindelermiş bu genelevin.

Ne yapsak Türkiye'ye de mi açsak bir tane? Biz de "krizdeyiz", yani ekonomik krizdeyiz. Reklamını da yaparız ne güzel, " Alın, verin. Ekonomiye can verin." Hatta bir de bunun strip club tarzını açsalar da, strip pool da şov yapan erkeklere para yapıştırsak. Hoş olmaz mı? Ne dersiniz?


11 Aralık 2009 Cuma

Takım Çalışması, Her Zaman ve Her Yerde

Para + Erkek (≥1) + Kadın (≥1)= Seks Partisi

Vallahi ben anlamıyorum bu erkekleri.. Biraz cepleri doldu mu, adamlara birşeyler oluveriyor. Sanki dolan cepleri değil, töbe töbe.... Gözleri dönüyor, libido patlaması yaşayıp, soluğu hatunların yanında alıveriyorlar. Hatta olayı daha da büyütüp, bir nevi sosyal sorumluluk projesi gibi algılayıp arkadaşlarını, kankalarını da dahil ediyolar. Oldu mu size grup seks, ya da gündemde dönen haberlerde duyduğunuz üzere Fenerbahçeli bazı futbolcuların yaptığı gibi "seks partisi", hem de kelepçelisinden. Eeee adamları suçlamamak lazım. "Takım çalışması" olgusu empoze edile edile, her şeye bir takım çalışması gözüyle bakar olmuşlar. Takım çalışması, her zaman ve her yerde.


Peki nedir bu olayı çoklu yaptıran dürtü? Kalabalık olunca daha mı eğlenceli oluyor? Atraksiyon mu artıyor? Yoksa çocukken bize verdikleri öğütte olduğu gibi, "oyuncaklarımızı" başkalarıyla paylaşmanın insanı yücelteceği fikrinin devamı mıdır bu?

Bir de mesela neden bu eğilim erkeklerde daha çoktur? Bir kadın kalkıp da, "Hadi sevgilim, cumartesi akşamı evde seks partisi verelim. Arkadaşları da çağıralım" demez. Diyen de çok azdır diye düşünüyorum, ve öyle umuyorum.

Herkesin bir rolü mü oluyor bu olay esnasında? Sonuçta kalabalıksınız. Kim ne yapcak, nerede duracak bunlar mühim konular tabi. Yalnış uygulama yapılırsa, olay tamamen curcunaya dönebilir maazallah. Ya da bu işin kitabı mı var, şekillerle anlatan cinsten? Bakınız Şekil 3-5a... Nasıl diyaloglar dönüyor?

- Sen şuradan tut.
- Hıh, tamam. Sen de şöyle yat.
- Ahhh saçım, saçıma bastın!
- Ay olmadı, şu tarafa dön.
- Yok yok böyle olmayacak, en iyisi önce ben.
- Sen kimsin?!?

Yaşla ilgisi var mı? Konu erkekler olunca, her yaş diyesim geliyor. Erkek her yaşta erkektir. Yani öyle sanmaya devam eder, ne diyim. Kadınlar ise kanımca olayı başlatan taraf olmadığı için, seçici değil seçilen taraf olduğu varsayımından yola çıkarak ve de erkek kısmının "çıtır" dedikleri, gevrek kıvamdaki bayanları seçeceği düşünülürse, kadınların yaş ortalamasının daha düşük olduğu sonucuna varabiliriz. Tabi bunlar hep varsayım.

Peki para ile ilgisi var mı? Bence var. İnsanlar paralanınca, her şeye doyuyorlar. Ve belki de bu yüzden farklı arayışlara giriyorlar. Aklınıza gelebilecek her alanda arayış. Baksanıza Fenerbahçeli futbolculardan Bilica, Vederson, Santos ve Kazım özellikle son iki ayda (artık ne olduysa o son iki ayda) Mariott Otel'in kral dairesini 1.500 Euro'ya defalarca tutarak, kelepçeli seks partileri düzenlemişler. Amannn, yanlış anlamışlardır canım! Çocuklar antrenman yapıyormuş altı üstü. Ne var bunda?

Aslında paralı olsun ya da olmasın, tüm erkeklerin ve belki bir kısım kadının da içinde bir uhde olarak bu fantezi yaşar. Kimisi bu fanteziyi gerçekleştirir, kimisi gerçekleştirmez ya da gerçekleştirme fırsatını yakalayamamıştır. Yalan mı? Erkeklerin en büyük fantezilerinden biridir. Ne varsa o kadar elzem bu merette? Harala gürele yapılan bir şeyden ne zevk alıyorlarsa artık.

Bana kalırsa sapkınlık ve de azgınlıktan başka bir şey değil, hiç kusura kalmayın. Zevk almak ise amaç, bir taneyle de alınır. Neyinize yetmiyor? Yahu ne demişler "nerede çokluk, orada b....."



9 Aralık 2009 Çarşamba

Mükemmel Aşk


Hep söylenen bir laf vardır. Hayatınızın bir evresinde illa ki siz de kullanmışsınızdır. "Sevgilin olsa bir dert, olmasa ayrı bir dert..."

Hayatımızda biri olmadığında sürekli aynı soruları sorarız kendimize. Neden yalnızım? Niye ben? Neden hep ben? Benim neyim eksik ki? Adeta hayatı kendimize zindan eder, kura kura kendi kendimizi heba ederiz. Bunalım takılırız bir dönem, yüzümüzden düşen bin parçadır. Hiç çekilmez bir haleti ruhiye içinde oluruz. Negatif elektrikler saçıp, etrafımızdaki zavallı insancıkların şakralarını alt üst ederiz.

Hep ister dururuz biri olsun, paylaşımlarda bulunalım o kişiyle. Bizi sevsin, güldürsün, biz de onu sevelim. Bir sevgi yumağı olalım, birlikte apalak topalak yuvarlanıp gidelim isteriz. İsteriz, isteriz, istedikçe isteriz de, öyle biri olduğunda, bu sefer de başka dertler buluruz kendimizi de, o kişiyi de yıpratacak...

Saat kaç oldu niye hala beni aramadı? Ne yapıyor şu anda, yoksa başkasıyla mı? Olamaz, beni aldatıyor mu yoksa? Beni seviyor mu, yoksa sevmiyor mu? Ben bu sorumluluğu kaldıramayacağım galiba?!!?!!? Ufff hep birlikte mi zaman geçireceğiz yani? Neden şimdi böyle dedi? Neden beni anlamıyor? Sanırım benim sevgim bitti. Offf yürümeyecek bu, en iyisi bitirmek. Biz ayrılalım...

Boş verin tüm bunları. Bakın ben size karşılıksız sevgiyi, sonsuz sadakati sunuyorum. Sizi saçınız başınız darma dağınık olsanız da, paçoz bir halde dolaşıyor olsanız da, bir gram makyaj yapmamış olsanız da, hatta kocaman göbeğiniz, sarkmış göğüsleriniz ve de selülitleriniz ile sizi seve seve kabullenip, size tapacak bir aşkı vadediyorum. Siz gel deyince gelecek, git deyince gidecek, ne isterseniz yapacak, tamamen size itaat edecek. En önemlisi sizi çok ama çok sevecek, hem de karşılık beklemeden...


Nasıl mı? Şimdi hemen kalkın oturduğunuz yerden. Bir alışveriş merkezine gidin. Oradaki petshoptan ya da en güzeli bir hayvan barınağından küçük, tatlı, sizi bekleyen o yavru köpeği alın. İşte size mükemmel aşk...




4 Aralık 2009 Cuma

Dikkat! İtinayla Evlendirilir..


"Good Luck Chuck" adlı filmi izlediniz mi?

İzlemediyseniz, kısaca film, daha doğrusu beni ilgilendiren kısmı şöyle; Chuck küçüklüğünde kendisinden hoşlanan bir kıza yüz vermemiş, kız da bunun üzerine ona büyü yapmış. Chuck ne zaman biriyle çıksa, kısa bir süre sonra terkediliyormuş ve kızlar ondan sonra çıktıkları ilk erkekle evleniyorlarmış. Bu durum daha sonra kızlar arasında kulaktan kulağa yayılmış ve Chuck'a da adeta bir şans tılsımı gözüyle bakar olmuş tüm kadınlar. Onunla birlikte olabilmek için sıraya girmişler. Tabi normal, sağlıklı ve de bekar her erkeğin yapacağı gibi, o da bu durumdan faydalanmasını bilmiş. Taa ki aşık olana kadar. Neyse daha fazlasını anlatmayayım, belki izlemek isteyenleriniz olur, ki bence kaçırılmaması gereken cici bir film.

Gelelim benim hikayeme. Neden ben size bu filmi anlatıyorum sorusunun cevabına. Bende bir gariplik olduğunu evvelden beri bilirdim. Ama sebebini bir türlü açıklayamazdım. Taaa ki bu filmi izleyene kadar...

Ben kendimi bildim bileli (yok o kadar eski değil de, 25'ten sonra diyelim), ne zaman biriyle çıksam, ve ayrılsam, ayrıldığım kişinin benden sonra çıktığı kişiyle evlendiği haberini almışımdır. Ama yok, öyle bir veya iki kişi değil. Yahu amannn siz de! O kadar da çok kişiyle çıkmadım canım. Bakın dinleyin. Benim o kişi ile çıkmama gerek de yok. Mesela diyelim ki arkadaşlarım beni biriyle tanıştırırdı. Hatta bir keresinde sadece yemeğe çıkmıştım. Hepsi o kadar. Sonra Esra (yani date'i ayarlayan arkadaşım, hiç de hoşlanmam böyle matchmaking olaylarından ya, hadi neyse) birkaç ay sonra aradı, ve bana o beğenmediğim kişinin bla bla tarihte evleneceği haberini verdi.

Bir defasında da bana sadece resmini yolladılar vatandaşın, sanırım ona da benim fotoğrafımı facebook'tan göstermişler (yaaa facebook sen nelere kadirsin, ne kadar hayırlı işlere vesilesin). "Aman yok, tipim değil" dedim. Derken hopppp!! Daha bugün aldım haberi 13 Aralık'ta evleniyormuş. Örnekleri çoğaltabilirim inanın.

Şimdi düşünüyorum, acaba ben kime vakti zamanında ne yaptım da, böyle lanetlendim. Yeri gelmişken, beni lanetleyen şahıs, sana sesleniyorum. Bak eğer bunu okuyorsan, çok üzgünüm gerçekten. Özür dilerim. Sana ne yaptım bilmiyorum, ama kaldır şu laneti de sonsuza kadar yalnız kalmayayım. Lütfen..

Bu arada İsviçreli bilim adamları test etmemiş olsa da, ben %100 garanti veririm. Denenmiş ve onaylanmıştır tarafımca. Evlenmek isteyip de evlenemeyen, kısmeti kapalı eş, dost, akrabanız var ise (tabi erkek olacak), bana yönlendirin. Hatta yönlendirmenize de gerek yok, bir fotoğrafını yollayın yeter. Ben de itinayla evlendiriyim.


18 Kasım 2009 Çarşamba

Her Şeyin Sebebi Testosteron

Dün akşam bir tiyatro oyununu izlemeye gittik kankilerimle birlikte. Her ne kadar eski erkek arkadaşımı görmüş olsam da, çok eğlendik.. Aynı oyuna gelmiş olmamız yetmezmiş gibi, bir de aynı sırada oturduk. Sıranın bir ucunda o, bir ucunda ben. Zaten böyle garip tesadüfler de hep beni bulur. Kabuklanmış bir yaraydı, o yüzden çok da etkisi olmadı onu görmemin.



Size oyunu anlatmayacağım tabi ki. Gidip izleyecekler olabilir çünkü, ki kesinlikle gitmelisiniz derim...  Kısaca kadın-erkek ilişkilerini irdeleyen, ilişkilere erkek bakış açısıyla bakmanızı sağlayan ve bunları kahkahası bol, biraz da "açık seçik" bir dille (merak etmeyin pis esprilere güldüğünüzde salon karanlık olduğundan deşifre olmazsınız, gülün doyasıya o yüzden) seyirciye sunan 7 kişilik erkek oyuncu kadrosundan oluşan bir oyun "Testosteron"..

Oyunda şöyle bir sonuca varıyorlar, "Her şeyin sebebi kadınlardır". Çıkar çatışmaları, lüks arabalara düşkünlük, para, iktidar savaşları, cinayetler, savaşlar... Yani özetle, kötülüğün sebebini meğer çok uzaklarda aramamak gerekirmiş, yahu tüm suç biz kadınlardaymış. Erkekleri tüm "tüü kaka" şeylere teşvik eden aslında biz kadınlarmışız. Zavallıcıkların pahalı zevklere yönelmeleri, iktidar sahibi olmaya çalışmaları, birbirlerini alt etme çabaları hep biz kadınları etkilemek ve de elde etmek içinmiş. Vay be! Biz neymişiz de haberimiz yokmuş. Hatta ekonomi bizim sayemizde işliyormuş. Biz olmasak neredeyse dünya dönmezmiş. O derece yani..

"Kötülüklerin anası" deyimi de buradan mı geliyor acep? El insaf! Biz mi diyoruz silah al, adam öldür diye. Ya da tecavüz et diye biz mi körüklüyoruz sizi? Her şeyi de bize mal etmekte üstünüze yok. Çok ayıp çok. Unutmayın ki şuan varsanız, bizim sayemizde varsınız.

Efendim başka ne diyorlardı, kadın denen meret olmasa her şey güllük gülistanlık olurmuş, tüm dertler sıkıntılar ortadan kalkarmış. Zaten gıcığım var bu cinsiyet ayrımına. Her yerde de karşıma çıkıyor musibet, sanki ben kaçtıkça o beni kovalıyor. Kaçan kovalanır derler ya, o kovalayan testosteron sahibi biri olsa fena olmazdı hani..

Yahu bir düşünün, biz olmasak ne kadar can sıkıcı ve monoton olurdu hayatınız. Hatta hayat dururdu. Sizin yaşama sebebiniziz biz. Renk katıyoruz siyah beyaz resminize. Bir nevi damarlarınızda akan kan misali, ayrılmaz parçanızız. Hem biz olmasak o çok sevdiğiniz "testosteronunuzla" ne yapcaksınız? Mazallah aman diyim, düşünmesi bile feci.

Kabul edin seviyorsunuz bizi. Bizsiz yapamazsınız siz. Şarkısı bile var "İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız..." Bu arada her şeyin sebebi olsa olsa "testosteron" olur..




10 Kasım 2009 Salı

Yaşasın Proxy Siteler!

Ofis yaşamının bazı zamanlar, hatta çoğu zaman ne kadar sıkıcı olduğunu herkes bilir. Hele bir de açık ofiste çalışıyorsanız, durumunuz daha vahimdir. Dipdibe oturmak, kendinize ait özel bir alanın olmayışı, telefon görüşmelerinizin herkes tarafından duyulması, başınızı kaldırdınız mı göz göze geleceğiniz müdürünüz, kaçamak yapılan internet surfleri, müdüre yaranmak için mütemadiyen çalışıyormuş izlenimi yaratmaya çalışanlarla yaşanılan çekişmeler... Örnekleri çoğaltmak mümkün.



Ofis çalışanlarının tek eğlence kaynağı bilgisayarlarının içindeki koca dünyadır. Yüzyılın en büyük icadı "internet"..

Gelin görün ki onu da kısıtlamaya başladılar. Herhalde iş yerinde facebook veya msn'i yasaklanmayan kalmamıştır. Hoş bu, bizim gibi yaratıcı ruhlu kişileri engellemeye yetmedi. İllegal yollardan bir şekilde bu yasağı delmesini bildik. Lakin aldığım son haberlere göre sosyal paylaşım yapılan diğer siteleri de (gmail, hotmail, blog, yahoo,..)  yasaklayacaklarmış bizimkiler.  Yani zaten gençlik yıllarımızı bu dört duvar arasında harcadığımız, saatlerce bilgisayar başında oturmaktan boyun fıtığı olmamız, topluklu ayakkabı giymekten ayağımızda hallux valgus olması yetmezmiş gibi iyiden iyiye "bitkisel hayata" sokacaklar bizi. Vallahi pes.. "Yarı kapalı cezaevi" yaşantımızı "tam kapalıya" çevirecekler ellerinden gelse.

Geçen hafta izindeydim de, özgürlüğün ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bir kez daha anladım. İstanbul'daydım, bir yere gitmedim. Belki o yüzden "dışarıda" olmanın tadını daha bir doyasıya yaşadım. Vallahi sizler masa başında çalışırken hiçbir gayem olmaksızın sokaklarda dolaşıyor olmak pek bir hoştu. 

İzin bitip de işe başlama vakti geldiğinde ise, adeta hapisten kaçıp da yakalanmış bir firari gibi hissettim. Kötü yani.. Tam da "Neyse Allahtan e-mailler var, blogum var.." diye düşünürken, böyle bir yasaklamanın gelmek üzere olduğunu öğrendim. Tüm hayallerim suya düştü.

Zaten her şey yasak oldu hayatta, bari bırakın yılın yaklaşık 260 günü, günde 8 saat boyunca yapamadığımız sosyalleşmeyi, sanal ortamdan yapalım (şimdi bu cümleyi yazarken, acaba hala bekar kalmamın sebebi bu olabilir mi diye düşünmeden edemedim). Fiziki olarak bedenimize zaten sahipsiniz, ruhumuza karışmayın yahu. Ne sanıyorlar ki bunu yaparken? Randıman mı artacak, daha az internette gezip daha çok iş mi yapılacak? Hayır, elbette ki hayır.. Ne olacak size anlatayım. Kahve-çay molaları artacak, eh haliyle çay-kahve makinelerinin önünde yapılan dedikodular artacak, iş mailleri üzerinden zaten dönmekte olan geyikler 2-3 misline çıkacak, sigara içenler daha çok sigara arası verecek, içmeyenler de belki sırf bu yüzden içmeye başlayacak. Yani özetle değişen hiçbir şey olmayacak. Aslında değişen şeyler de olacak tabi, mesela sinir katsayımız artacak.

Hayat olmuş yasak. Cidden.. İzinden döndüm, sarılıp öpeceğim arkadaşlarımı, özlemişim yahu ötesi mi var? "Dur öpme, domuz gribi var." Vallahi ben dokunmatik bir insanım, dokunmadan öpmeden duramam, yapım bu. Samimi bir tipim, don yağı olamam kusura bakmasınlar. Sadece bu mu? Onu yeme, bunu yeme. Yok içinde GDO'lu madde var. Ayyy ne bu? İnsan paranoyak olur vallahi tüm bunlara kulak asarsa. Ne olmuş, altı üstü ya biz yavaş yavaş mutanta dönüşürüz ya da doğacak çocuklarımız X-Men filmindeki gibi mutant olarak dünyaya gelirler. Belki de bundan sonra çocukluğumuzda söylediğimiz (hala var mı bu şarkı bilmiyorum) "İki elim, iki kolum, bacaklarım var. Her insanda bir burun ,bir de ağız var. Sen hiç gördün mü üç kulaklı bir adam? Olur mu hiç üç kulak dön de aynaya bak hey!" şarkısı söylenmez olur. Eh güzel de olur. Sevmezdim zaten..

Yasaklar delinmek için vardır arkadaşlar. Bizi bunlar da engelleyemez.. Ne diyoruz? "Yaşasın proxy siteler!"



Atam seni unutmadık, unutturamayacaklar!


4 Kasım 2009 Çarşamba

Düşünüyorum ve Söylüyorum



Yahu cinsellikle ilgili bir yazı yazdım, ay yazmaz olaydım. Ne kadar tabuları olan bir milletiz. Aynı kuşaktan olduğum insanlar bile hiç beklemediğim tepkiler verdi. Bu mudur yani?

Herkes kendi hayatını yaşar, dolayısıyla da kendi yaptıklarının, doğru ya da yanlış olsun, sorumluluklarını taşır. Her kişi kendi düşüncesini savunmakta özgürdür, bunu faaliyete taşır ya da taşımaz o ayrı. Ben de düşüncemi yazdım. Gözlemlediklerimi kaleme aldım. Ne var bunda büyütecek?

Hemen damgalandım. Duygusuzsun diyen de oldu, "Her önüne gelenle yatıyorsun" deme cürretini gösteren  de oldu. Ellerinden gelse recm uygulayacaklar. Beni tanıyan da tanımayan da yaptı bunu, benim ve hayatımın nasıl olduğunu bilmeden... Neden? Düşüncelerimi yazdım diye. Evet ben öyle düşünüyorum. Ve düşündüğümü söyleme cesaretine de sahibim. Ne var bunda? Düşünmek ve bunu söylemek yasak mı? Zaten başımıza ne geldiyse sesimizi içimizde tutmaktan, monologlar yapmaktan gelmedi mi?

Kimsenin kimseyi yaptıklarından, hatta düşüncelerinden dolayı yargılamaya ya da etiketlemeye hakkı yoktur. Bazılarımız daha açık görüşlüdür, bazılarımız değildir. Bazıları dinibütündür, mutaassıptır, bazısı değildir. Fakat ne olursa olsun bu o kişinin inancıdır, düşünce yapısıdır. Kimseye bu konuda laf söylemek düşmez, düşmemeli de.

Düşünüyorum ve söylüyorum, açık yüreklilikle. Söylemeye de devam edeceğim.. Beni ben yapan şeyden, "düşünmekten" ve düşüncelerimi dile getirmekten vazgeçmeyeceğim. Susmayacağım..



1 Kasım 2009 Pazar

Monoton seks mi? Maraton seks mi?

"Aşk yoksa seks de olmamalı" düşüncesinin savunucusu olmuşumdur her zaman. Olmamalı da...

Fakat gerçekçi olmak lazım bayanlar baylar. Kimi kandırıyoruz Allah aşkına. Kendimizi kandırmayı bırakalım. Atlanılmaması gereken bir nokta var, o da sadece aşkın yeterli olmaması.. Zaten hangi aşk baki ki?

Bakın şöyle anlatayım size. Üç, bilemediniz beş gün aynı yemeği yiyin, sonrasında burun çevirirsiniz aynı yemek önünüze konursa. Zorla da olsa yemeğe çalışırsınız belki başlarda. Ama sonra sonra yutamazsınız lokmaları, belki de kusarsınız. Sanırım seks de böyle birşey...

Gayet de doğal bir durum aslına bakarsanız. Yadırgamamak lazım. Hatta belki de yargılamamak..

Bakın bir örnek daha size. Hani her gün sürdüğünüz parfüm varya, uzun zamandır aynı parfümü kullanıyorsanız eğer, kokusunu alamaz hale gelirsiniz. Alamazsınız, çünkü burnunuz kokuya alışmıştır. İşte  "uzun süreli seks" de, (oops sanırım yanlış bir ifade oldu) düzeltiyorum. Uzun zamandır aynı partner ile, bu sevgiliniz de olabilir eşiniz de, yaşanan sekste de aynısı olur. İlk zamanlardaki hazzı alamazsınız. Kabul edin, yalan mı? Öptüğünüzde tadı aynıdır. Kokusu aynıdır. Teni aynıdır. Bir sonraki hamlesini bilirsiniz. Merak ve heyecan, ki kanımca seksin mükemmelliğe erişmesindeki en önemli iki unsurdur, bu duygulardan eser kalmamıştır.  Değişik pozisyonlar da deneseniz, tahrik unsurunu artıracak porno film de izleseniz, iç gıcıklayan çamaşırlar da giyseniz olmaz, zamanla yetmez hale gelir.


Evli veya çok uzun süredir aynı kişiyle beraber olanlar için seks, artık sadece ihtiyaç gidermeye belki de üremeye yönelik yapılan aktivite haline gelir, gelmez mi? Bir nevi spor aktivitesi. İkisinde de sonuçta ter dökmüş ve de bir miktar kaloriden kurtulmuş olmuyor musunuz sanki? Bu arada lütfen wikipediaya, seksin tanımı için yazdıklarına bir bakın. Çok ulvi bir tanım yazmışlar, yaptığınız şeyin ne anlama geldiğini bilin de bilinçli yapın yaptığınızı. Ha bir de, okurken belki gözünüzde canlandıramazsınız, yapılan tanımı anlayamazsınız diye, Leonardo Da Vinci'nin çizdiği aydınlatıcı resmi koymuşlar. Şunu söylemem lazım, ben korktum çizimden. Alienvari bir şey olmuş yahu..

Evlilik insanoğlunun doğasına aykırı demişti bir arkadaşım. Eh düzenli seks yapıp bunun da legal olmasını istiyorsan evlilik şart ülkemizde. Hoş bazı evliliklerde seks hayatının "aşırı düzenli" olmaya başladığını da duymuyor değiliz. Yani başlarda belki hergün ise, zaman geçtikçe ve şartlar elverdikçe yani çocuklar izin verdikçe, ayda bir yapabiliyorsa kendini şanslı sayanlar da var, biliyorum.  

Zaten insanoğlunun yapısında var "tüketmek", herşeyden çabuk sıkılmak. Hangi konuda olursa olsun monotonlaşmaktan kimse hoşlanmaz.

Erkeklere bu açıdan düşününce hak vermemek elde değil. Evlilikten korkmaları, sayısız kadınla birlikte olmaları işte hep bu yüzden. Her gece aynı kişiyle yatağa girme korkusu... Bir başka rivayete göre de erkekler tohumlarını yaymak için programlandıklarından, ne kadar çok sayıda kadınla olurlarsa amaçlarına o kadar çok yaklaşmış olmaları yönünde. O zaman niye korunma yöntemi diye birşey var?

Biz kadınlara gelirsek de, canım erkeklerin canı can da bizimki patlıcan mı? Aynı hissiyat içindeyiz hiç merak etmeyin. Biz de her gün aynı adamla aynı yatağa girme meraklısı değiliz.

Seks yapmak da yemek yemek, su içmek gibi doğal bir ihtiyaç. Ayrıca hepimizin sonu aynı değil mi? Herkes er ya da geç evlenmeyecek mi hayatın doğal döngüsüne boyun eğerek? Eee o zaman? Monoton mu yoksa maraton mu yaşayacaksınız seksi, seçimi siz yapın.

Seçiminiz ne olursa olsun, korunun...




31 Ekim 2009 Cumartesi

Derin Uykuya Dalma Türkiye!



Bir bu kalmıştı, onu da yaptılar. Atamı pastadan çıkarttılar, tam oldu.

Bu kadarı da hiçbir ülkede görülmemiştir. Arkadaşım sen bugünlere geldiysen, bunu o büyük insana borçlusun. Bu ne terbiyesizlik, yol yordam bilmemezlik? Amerikan filmlerinde çok görürüz, doğum günü pastasından yarı çıplak striptizci kız çıkmasını. Sen kime güvenip neye güvenip de Atama bu saygızlığı gösterme cesaretinde bulunabiliyorsun? Dalga mı geçiyorsun? Sorarım size bugün en geri kalmış ülkede bile varlıklarını borçlu oldukları kişi veya kişilere böyle bir saygısızlık yapıldığını gördünüz mü, hiç duydunuz mu?

Bakın söylüyorum, bunlar daha başlangıç. Önce okulların isimlerindeki "T.C." kısaltmasını kaldırdılar, alfabeyi öğretmeye "A" harfinden değil "E" harfinden başlanması kararını aldılar, okullara bu yönde talimat verdiler. Sonra "Barış Elçisi" diye eli kanlı teröristleri affettiler, yitip giden şehitlerimizi hiçe sayarak. Şimdi de bu.

Uyanmamız, olanlara, yapılanlara "dur" dememiz için daha ne yapmaları lazım anlamadım ki. Yani göz göre göre, Atatürk'ün bu vatan için yapmış olduğu fedakarlıklara karşı her birimizin içinde beslediği minnettarlık ve sonsuz özlem duygusunu unutturmaya, silmeye hatta genç beyinlere sokmamaya çalışılıyor(!). Yok öyle yağma, unutturamazsınız. O kadar kolay değil!

Gözünü aç Türk milleti. Bir bulaşık makinesine kanma, gözlerini boyamalarına izin verme. Vurdumduymaz olma, kayıtsız kalma. Gözünü aç, kendine gel. Uyan, uykun daha da derinleşmeden..

(Not: Büyük önderimiz Atatürk'e yapılan bu saygısızlığı televizyonda izlediğimde içim sızladı. O yüzden hafızamda, hafızalarımızda yer etmemesi için "o anın" fotoğrafını bilerek kullanmadım. Ben Atamı öyle görmek istemiyorum, kimseler de görsün istemiyorum. Ama bu demek değil ki, bu ayıbı ve bunu yapanları unutacağız.)

24 Ekim 2009 Cumartesi

Gel, Terörist Olsan Da Gel!. Gel Ki Affedelim!

Çok kızgınım çok... Politika ve siyasi konularda yazmamak konusunda karar almıştım. Fakat dayanamadım, yazıyorum.

"Olmaz böyle şey" dedirten bir konu PKK'lıların affı. Hatta dahası var. Aftan yararlandıktan sonra sivil sayılacaklarmış. Bu da demek oluyor ki bu teröristlerden askerliğini yapmamış olanlar, askere de alınacaklarmış. Düşünsenenize bırakın aramıza sütten çıkmış ak kaşık misali karışmaları yetmezmiş gibi, bir de vaktiyle hiç gözlerini kırpmadan vurdukları, öldürdükleri Mehmetciklerimizle birlikte omuz omuza yeri gelecek çarpışacaklar, hatta aynı yerde uyuyacaklarmış. Var mı böyle bir şey? İnanabiliyor musunuz? Ne yani içlerindeki o kötü ruhlarından kurtulup, çok inandıkları, savundukları ideolojilerini bir anda unutuvericekler mi? Yahu bu adamlar canlı bomba olmak için eğitim alıyorlar, beyinleri yıkanıyor. İnandırıcı geliyor mu size affedildiler diye tüm bunları unutacak olmaları?

Nereden belli bu vatan hainlerinin aramıza karıştıktan sonra da gizli gizli örgütlenip daha büyük kıyımlara imza atmayacakları? Beni, seni, bizi kim koruyacak o zaman? Bakın söylüyorum, öldüğümüzle kalırız bu ülkede. Faili meçhullardan biri oluruz.

Sinirlerim tepeme çıkıyor, ölen teröristlerin topraklarımıza hem de törenlerle gömüldüğüne dair haberleri izleyince. Hakları yok bir zamanlar uğruna kan akıtılarak kazanılan bu topraklara, o vatan hainlerinin leşlerinin gömülmesine. Hakları yok bu ülkede olmaya. Hakları yok anaları evlatsız, çocukları yetim bırakmaya. Hakları yok affedilmeye..


Teröristleri bir "kahraman" ilan etmedikleri kaldı. Çoşkuyla, törenlerle karşıladılar. Sesimiz çıkmadı, çıkmaz da. Millet olarak bastırılmışız çünkü. Sadece biz değil o yüksek makamlarda olanlar da üç maymunu oynar olmuşlar. Duymuyorlar, görmüyorlar, ses çıkarmıyorlar. O kadar ki vatan hainlerinin parti kurmasına izin vermişiz, dokunulmazlık kazanmışlar. Mitinglerde, basın açıklamalarında gencecik Mehmetciklerimize kıyan teröristleri kahramanlarmış gibi savunmalarına göz yumar olmuşuz. Hatta ve hatta elebaşlarına "Sayın" diye hitap eden bu namussuzları dinler olmuşuz. Zaten niye besler dururuz onu da bilmem. Oradan kararlar alıp avukatları aracılığıyla teröristleri yönetmeye devam edebilsin diye mi?

Biz aşmışız arkadaş ülke olarak. Gerçekten.. Adam öldür, suç işle, dağlarda terörist ol, çatışmaya gir, ülkeyi sat.. Ölen öldüğüyle kalır. Başka da hiçbir şeycikler olmaz bu ülkede. Affedilirsiniz.. Hatta aradan biraz zaman geçsin tamamen unutulur herşey. Hep öyle olmadı mı?


23 Ekim 2009 Cuma

Bana Göre Değil

"Bana göre değil" dediğiniz oldu mu yaptığınız iş veya şu an yaşıyor olduğunuz hayat için? Ben bu aralar bu cümleyi çok fazla telaffuz eder oldum. Hem sesli, hem de içimden sessizce..

Bana göre değil şu an yaptığım iş. Aslına bakarsanız neden seçtim bu mesleği ben de bilmiyorum. Bana uygun muydu da seçtim? Hayır değil, hem de hiç değil. Hayatlarımız bir kalıba sığdırılmaya çalışılıyor da, aslında edilgen bir cümle kurmamalı, düzeltiyorum hayatlarımızı bir kalıba sığdırmaya çalışıyoruz da ondan daha sonraları canımız çok sıkılıyor içine düştüğümüz duruma. Yani kendi kendimizi bu konuma getiriyoruz. Eh kendi düşen ağlamaz denir. Fakat öyle olmuyor işte.

Neden hayatta hep izlenilmesi gereken soyut, ama bir o kadar da somut bir yol vardır? İlla ki bazı sınavlar kazanılmalı, illa ki üniversite mezunu olunmalı, illa ki iyi ve de yüksek bir pozisyonda çalışacağınız "çok ciddi" bir işiniz olmalı, illa ki çok para kazanıyor olunmalı, illa ki belli bir yaşta evlenip çoluk çocuk sahibi olunmalı, illa ki onları da iyi yerlerde okutmalı, illa ki illa ki..... Hani bir şarkı var bilir misiniz Leman Sam'ın? İlla.. O şarkıyı dinlemek beni nasıl daraltıyorsa ve de bir an önce bitmesini istiyorsam her çalınışında, işte hayattaki olmazsa olmaz haline soktuğumuz, kısır döngü  haline getirdiğimiz illakiler sürüsü de aynı etkiyi bırakıyor bende..

Yakın bir arkadaşımla bu konuyu konuşmuştuk bir ara, demişti ki "Ben hep surf hocası olmak isterdim, ama şimdi bu sıkıcı işle uğraşmak zorundayım. 9-18.00 arası mesai yaparak geçirmek zorundayım hayatımı.." İşte bu! Tek bir yaşam sürme hakkımız olan şu dünyada kendimizi istemediğimiz kalıpların içerisinde buluyoruz. Ömrümüzü sevmediğimiz şeyleri yaparak tüketiyoruz. Değer mi? Geçirdiğiniz günün tekrarı yok düşünsenize. Bir dakika öncesi geçmiştir artık. Ne yaptıysanız orada kalmıştır, ya da yapmadıklarınız. Bir "keşke" olarak..

Ben hiç bu kadar kapana kısılmış hissetmemiştim kendimi. Ben ki sürekli kahkalar atıp, hayatı çok da kendine dert etmemeye çalışan biri olarak bu kadar pessimist bir ruh haline girdiysem eğer, demek ki bardak taşmaya başlamış. Müdahale etmek gerek...

Sanırım zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark ettiğim bir dönemdeyim. Etrafımda olan biten bazı şeylerin bugüne kadar benim isteğim dışında oluşması ve benim gibi inatçı ve de dişli birinin olan bitene seyirci kalmaktan öteye gidemiyor olması beni karamsarlığa düşürdü. Asla monoton bir hayatım oldu diyemem. Fakat belli çizgilerin dışına da çıkamıyor insan.

Hayatımızda kendimize ayıracak ne kadar vaktimiz oluyor ki? Hep bir koşturmaca içindeyiz, bir yerlere yetişme çabası içindeyiz. Böyle mi olmalı benim hayatım diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Peki hayatın bize izlememiz için sunduğu yol haritasının dışında kalan ama aklımızın bir köşesinde "Bir gün şunu da yapmalıyım, şunu da görmeliyim, şuraya da gitmeliyim" dediğimiz noktalar, tali yollar? Ya daha sonra hiç vaktimiz olmazsa? Ya çok geç kaldıysak..

Bana göre değil diyorsanız siz de benim gibi, vakit zincirleri kırma vaktidir. Yoldan çıkmanın zamanıdır. Çok geç kalmadan o tali yollara yönelmenin tam zamanıdır..


İçimdeki Futbol Aşkı Bambaşka..

Taraftar aşkı başkadır. Öyle televizyonda maç izlemekle olunmaz taraftar. Stata gitmeniz, tribünde tek vücut olup, takımınızı desteklemeniz gerekir. "Taraftar" işte o vakit olunur.

Ben de dişi bir aslan olarak bu unvanı haketmek adına, statta 90 dakika boyunca süren kıran kırana mücadelenin havasını diğer aslanlarla beraber teneffüs etmeye karar verdim. Ne yalan söyleyeyim tereddütlerim vardı başta, bir bayan olarak. Küfür kelime dağarcığım gelişecekti, ondan emindim. Peki ya olay çıkarsa, hani şu televizyonlarda izlediğimiz türden? Ben de aldım iki bodyguard niteliğindeki kankamı, düştüm Ali Sami Yen yollarına...



Durun durun, stata gitmeden önce bilinmesi gerekli bazı şeyler var. Mesela tek vücut olacağız dedik ya, bunu tamamlamak için bir formanız olmalı, üzerinizde gururla taşıyacağınız o asil renklere sahip bir forma.. Maça şimdiye kadar hiç gitmemiş olsam da formam vardı neyse ki. Takımınızın atkısı da gerekli. Maçın önemli bazı yerlerinde çok işe yarıyor. Eh o da vardı.. Unutmadan bir iki tezahürat öğrenmeyi de ihmal etmeyin. 

Nerede kalmıştık, Ali Sami Yen'e doğru gidecektik. Öncesinde kankalarım uyarıda bulunmuşlardı, çok dar kot ve topuklu ayakkabı giyme diye. Önce biraz nasıl yani oldum duyunca. Sonra düşününce binlerce erkeğin arasına gidiyordum, testosteron hat safhada olacaktı. Neyse uyarıları dikkate alarak giyindim ve evden çıktım. Fakat kızlar şunu söylemeliyim, forma giyen bayanlar sanki tepelerinden ulvi bir ışık hüzmesi inmiş gibi görünüyor olmalılar ki, sizi bu halde gören beyler şaşkın bir yüz ifadesiyle süzüyorlar. Öyle ki ister istemez hafiften kasılarak, biraz da yaylanarak yürümeye başlıyorsunuz, fonda Rocky film müziği Eye Of the Tiger. Hoş bir duygu, siz de hissetmelisiniz.

Kankalarımla buluştuktan sonra statın hemen yanındaki GS çadırına uğradık. Maç öncesi boy gösterme olarak da nitelendirilebilen stat çevresinde takılma hareketleri diyelim.. Kapıdan Galatasaray marşıyla giriyorsunuz. İçeride yine bir sürü erkek, genç-yaşlı, uzun-kısa, yakışıklı veya değil.. Lakin onların arasında azınlık olmak güzel duygu. Başınız dönüyor, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Ama biliyorum ki bu birşey değil, asıl "cennet" statın içinde..



Ufak tefek bir şeyler aldıktan sonra, çadırın hemen arkasındaki cafede oturuyoruz, ne de olsa daha zamanımız var. Damla sakızlı Türk kahvesi söylüyorum. Fincanda getiremezlermiş. Niye diye sorduğumuzda, maç zamanı karton bardakta servis yapıyoruz diyor masamıza bakan garson. Vazgeçiyorum, karton bardakta aynı keyfi alamayacağımı düşünerek. Beyler içiyorlar mochalarını, lattelerini.. Bir iki hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyoruz. İçecekler bittikten sonra, statın giriş kapısına doğru ilerliyoruz.

Giriş kapısının yakınlarında, içeriye bozuk para sokmak yasak olduğundan, çekirdek satanlardan çekirdek alıyoruz. Bu hastalık gibi birşey. Yanınızdaki çekirdek yerken, bir anda canınız çekiveriyor. Yemiyeceğiniz varsa da, çekirdek çıtlatırken buluyorsunuz kendinizi. Bozuk paraları da tükettikten sonra, geliyoruz giriş kapısına. Erkek ve kadın polisler üzerinizi arıyor. Ama ne arama... Yani sanırım ellenmedik yerim kalmadı. İşin garibi size bunu bir bayanın yapıyor olması. Bir ara düşünmedim değil, erkek polis üzerimi arasa bu kadar garip hissetmezdim herhalde. Bu arama olayı iki kez yapılıyor, biri statın dışında, biri de statın içinde tam giriş kapısında.


Sonrasında giriyoruz stata. Saha kocaman, öyle televizyonda gözüktüğü gibi değil. Üst sıralara doğru ilerliyoruz, Eski Açıkta. Tabi açı önemli, bu konuda eksper olmuş kankalarıma bırakıyorum işi. Uygun bir açıyı tespit ettikten sonra geçiyoruz yerlerimize. Yavaş yavaş stat dolmaya başlıyor. Hem karşı takımın hem de bizim takımın oyuncuları sahaya çıkıp, maç öncesi ısınma hareketleri yapıyorlar. Bu ne esneklik kardeşim. Ve maç başlıyor. Herkes ayakta. Amigolar sanki bir orkestrayı yönetir gibi yönlendiriyorlar biz taraftarları. Havaya giriyorum yavaş yavaş, ben de bağırıyorum. Tezahüratlara katılıyorum,


Giden Her Sevgilinin Ardından ,Hep Biz Olduk El Sallayan
Haykırsak Duyarlarmı Sesimizi, Hangi Sevdadan Galip Çıktık Ki
Yürüyoruz Sessiz ve Kederli, Nevizade Geceleri
İnletiyoruz Hep Çıkışında, İstiklal Caddesini
Boşuna Çekilmedi Bunca Çile, İçiyoruz Gündüz Gece
Haykırdık Ama Duymadı Hiç Kimse ,Peşindeyiz Her Yerde

Zaten Aşklar Hep Yalan Dolan, Sonu Hep Acı Hüsran
Bize Her Sevdadan Geriye Kalan, Sadece Galatasaray
Cimbombom'um, Cimbombom'um
Canım Feda Olsun Sana
Hiçbir Şeye Değişilmez
Senin Sevgin Bu Dünyada
İstanbulda Deplasmanda, Yağmurlarda Çamurlarda
Kimim Varki Senden Başka, Cimbombom'um Sen Çok Yaşa...

Erkek sesleri daha hakim tabi, benim ki arada kaynıyor, ama olsun..

Derken gol oluveriyor. Fakat ofsaytmış, hevesimiz kursağımızda kalıyor. Heyecan dorukta. Bizimkiler zıplıyorlar, ben aralarında koruma altındayım. Eh tabi arada boy farkı olduğundan ben zıplamıyorum. Biraz öne doğru gelip, arada ezilmemeye çalışıyorum. Coşkumuz kesilmeden ardı ardına goller sıralanıyor. 4-1 yeniyoruz Dinamo Bükreş'i. Bütün stat ayakta, yıkılıyor.. Görmeniz lazım o enerjiyi, o coşkuyu hissetmeniz lazım. Anlatmakla olmaz, yaşamalısınız. Şimdiye kadar bu duyguyu yaşamamış olmama şaşıyorum doğrusu..

Eğer sizin de içinizdeki futbol aşkı bambaşka ise, takımınız tarih yazarken siz de birebir şahit olmak adına maçı kesinlikle statta izlemelisiniz...






9 Ekim 2009 Cuma

18 yaşında gibiyim ben inan..

İşe gitmek için servis beklediğim yerde bekliyordum o pazartesi sabahı da her zaman olduğu gibi.. Derken bir adam arabasından inip yanıma geldi ve günaydın dedi, tebessüm ederek. Takım elbiseli, kır saçlı.. Belli ki o da işe gitmek için sabahın erken saatlerinde yollara düşenlerdendi.. Ben de günaydın dedim. Adam devam etti, "Siz bankacı mıydınız?". Garibime gitti tabi.."Evet" dedim şaşkın bir ifade ile. Devam etti "Hangi bankadaydınız?". Çalıştığım bankanın adını söyledim. Kır saçlı bey taşıt kredisi kullanacağını, o konuda bilgi almak istediğini söyledi. Nasıl yani oldum, belli ki konuşmak için ortam yaratmaya çalışıyordu. Sabah sabah kimin aklına gelir ki taşıt kredisi konusunda bilgi almak.

Genel müdürlükte çalıştığımı, konu hakkında detaylı bilgiyi şubelerden alabileceğini söyleyerek geçiştirmeye çalıştım. Bir yandan da bizim servis şoförünün kulaklarını çınlatıyorum, gecikecek günü bulması dolayısıyla. Fakat adam vazgeçmiyor, "Sizin lacivert peugeotunuz var değil mi?". Şaşırmayı bırakın yüzümde nasıl bir ifade oluştuysa, “Biz komşuyuz aslında, bakın sizin hakkınızda ne çok şey biliyorum. Bu araba, şirket arabası. Ben üstü açık bir Mercedes alacağım da taşıt kredisiyle onu soracaktım” dedi. Ben sordum sanki alacağı arabanın markasını, ne gerek var yani.. Aklı sıra etkilemeye çalışıyor. Geçiniz bu bayat numaraları. Neyse tam o sırada bizim servis de ufukta göründü. İyi günler dileyip hızlıca servisime yöneldim.

Ertesi gün, bir de baktım ki ne göreyim. Adam benden önce gitmiş durmuş benim servis beklediğim yerde. Ama bu sefer kendi arabasıyla gelmiş, arabanın yanında kasıla kasıla duruyor “Bak benim gıcır bir Volvom var” edasıyla. Biraz öteye doğru ilerledim ama adam da yanımda bitiverdi. “Kusura bakmayın, sanırım rahatsız oldunuz” dedi. Sonunda anladın, içimden geçiriyorum tabi bunu. Dedim ki “Tanımadığım bir insanın hakkımda bilgi sahibi olması beni şaşırttı ne yalan söyleyeyim. Hem biz aynı apartmanda filan mı oturuyoruz da komşu oluyoruz?”. Olay buradan sonra daha da enteresanlaşıyor, dinleyin cevabı. “Ben aslında sizi ilk 4 ay önce görmüştüm. (Bu arada belirteyim annemlerin evinin karşısında erkek güzellik merkezi var). Saçlarım için gittiğim yerde sıra beklerken sizi gördüm, evinize doğru yürüyordunuz. Ne kadar hoş bir bayan, kimdir diye sorduğumda, bana bankacı olduğunuzu orada çalışanlar söyledi”. Yahu ben bırakın aynı apartmanda oturanları, aynı sokakta yaşayanların işini gücünü hatta kim olduklarını bilmem. Nasıl oluyorsa erkek güzellik merkezindekiler benim ne iş yaptığımı nerden bilebilirler? Adam devam etti “Sabahları buradan bir arkadaşımı da alıp birlikte gidiyoruz işe. Sizi burada görünce hatırladım 4 ay evvel gördüğümü. Ben ayrıca sizin arabanızı park ettiğiniz özel otoparkta yıkatıyorum kendi arabamı.” Yok artık, arabamı nereye park ettiğime kadar izlemiş beni. Adam adeta bir stalker. Adını söyledi, Cüneyt imiş. Benimkini sordu, olaydan her ne kadar rahatsız olsam da adam düzgün birine benziyordu ve doğruyu söylemek gerekirse bu olayın sonunun nereye varacağı konusundaki merakım sonucu ben de ona adımı söyledim. Kaçlı olduğumu sordu, cevap verdikten sonra tabi ben de aynı soruyu ona yönelttim. Tahmin et dedi. 68’li olabileceğini söyledim. Eh o civarlarda diyerek geçiştirdi. Daha aşağı olsaydı hayır ben daha gencim edasıyla pat diye söylerdi. Ama o civarlarda demek, daha yukarısı aslında ama işte şu an bununla yetin demek gibi bir şeydi. Nihayet servis geldi. İyi çalışmalar dileyerek ayrıldım yanından Cüneyt Bey’in.

Olayı kankalarımla masaya yatırdık, ama işin içinden çıkamadık. Hayretimizi saklayamadık. 2 günlük muhabbetimizin konusu olmuştu kır saçlı, 68 civarı doğumlu, gözlem ruhu gelişmiş bu adam. Kendime sordum yine ve yeniden, yahu bir kere de normal bir şey gelmez mi başıma?

Ertesi sabah oldu. Yine evimden çıktım, 100 metre kadar yürüyüp yolun karşısına geçtim. Fakat Cüneyt Bey yoktu. Sonra ki günler görmedim kendisini. Hafta sonu geçti pazartesi oldu. Yine her zamanki yerde duruyordu. Hafta sonu neler yaptığımı sordu ve ekledi, “Yerinden oynatmamışsın arabayı”. Başkalarını neden izler ki insanlar? Sana ne kardeşim diyesim geldi, sustum. Düşündüğünü söyleyen cinste insanımdır, tanıyanlar bilir. “Çocuk var mı siz de?” Şok oldu, beklemiyordu bu soruyu. Dedi ki “ Yok çocuğum. Bekar olduğumu söylemiştim. Şaşırdım sormana böyle erkenden.” Sinir olmuştum beni sürekli izliyor olmasına, bozmam lazımdı. Hem daha erkeni mi var yahu.“Daha önce evlenmiş, sonrasında da boşanmış olabilirsiniz. Üstelik benim hakkımda bu kadar bilgi toplamış olan birine ne istersem sormaya hakkım var diye düşünüyorum”….

Salı günü sonunda yapmasını beklediğim hamleyi yaptı, telefon numaramı istedi. Verdim. Dedim ya merak ediyordum neler olacak. Gün içerisinde saat 11 civarında da mesaj attı “Umarım günün pozitif geçiyordur. Ben ve telefonum sana şans getirir :)”. Mesajda tam olarak ne demek istediğini anlamamakla birlikte, sadece okumakla yetindim, cevap yazmadım. Zaten ne yazılır ki bu mesaja cevap olarak. Saat 17.30 da telefon çaldı, arayan o. Günümün nasıl geçtiğini, mesajı alıp almadığımı sordu. Belli ki mesajına cevap bekliyormuş. Hüsrana uğratmışım kendisini. Yoldaymış işten çıkmış, benim kaçta çıkacağımı sordu. 6 dedim. “Ben de aslında daha Nişantaşı’na uğrayacaktım. İstersen seni ben alayım. Birlikte geçeriz karşıya..” dedi. Akşam arkadaşımla programım olduğunu duyunca hafif bozuldu, “Bu yakada mı karşı da mı buluşacaksınız?” diye sordu. Yahu ay sana ne, nefret ederim bu tip sorulardan. Hani şey diye düşünürsünüz ya, yaş ilerleyince bazı şeyler oturur, insanlar edindikleri deneyimlerden bir şeyler öğrenip gençken yaptıkları saçmalıkları yazmazlar diye. Yok öyle bir şey arkadaşlar. Sana bir bayan programım var diyerek nazikçe seni geri çeviriyorsa ve sen hala soru sormaya devam ediyorsan, tek bir şey söyleyeceğim “Pes”. Cevap verdim ne yapayım, sanki açıklama yapmak mecburiyetindeymişim gibi “Hayır, yine karşıya geçeceğim, orada buluşacağız”. Bu arada gerçekten bir arkadaşımla buluşacaktım, yalan değil yani.

Çarşamba sabahı, her zaman ki gibi geldi yanıma. Günaydın dedikten sonra devam etti “Bugün seni ben götüreyim mi işe? Nasılsa ikimiz de aynı tarafa gidiyoruz..” Ben, “Hiç gerek yok, zahmet olmasın size. Ben servise biner giderim. Hem uyuyorum” dedim. Adam ısrarlı “Yok ne zahmeti”. Başka ne mazeret gösterebilirim diye düşünürken aklıma işe beraber gittiği arkadaşı geldi ve dedim ki “Sizin şimdi arkadaşınız da var, ben rahatsız etmeyeyim.” Cüneyt Bey “ Arkadaşım bugün yok”. Kesin önceden ayarladı, muhtemelen şöyle bir diyalog geçti “Oğlum bugün işe kendi çabalarınla gidiyorsun, kusura bakma. Benim işim var.” Peki dedim, mazeretler tükendiği vakit. Buradan sonrasını diyalog halinde yazacağım. (C:Cüneyt, B: Ben)

C: Üşüyor musun? Üşüyorsan alttan ısıtmayı açayım istersen.

B: (Yahu istemiyorum alttan ısınmak filan) Yok teşekkürler ben böyle iyiyim.

C: Eee dün ne yaptınız arkadaşınla? Caddeye mi gittiniz?

B: (Bunun sorulacağını biliyordum.) Gezdik evet.

C: Sadece gezdiniz mi, oturmadınız mı bir yerde?

B: (Ay ne bu ya, sorguya mı çekiliyorum. Demek ki bunun yaşla ilgisi yok.) Hayır da neden bütün bu sorular?

C: (Çevir kazı yanmasın edasıyla) Ben de akşam caddedeydim de belki aynı yerlerde bulunmuşuzdur diye sordum.

Ben mekanın adını verince, “Hmm bundan sonra oraları da öğrenmek gerek..” Al işte en sevmediğim şey, karşısındaki kişiye yaranmak daha doğrusu sevimli görünmek için yapılan, benim çok itici bulduğum bir hareket..

C: Erkek arkadaşın çok şanslı olmalı.

Buyurun buradan yakın, adamın her lafı fiyasko. Düşündüğümü söylerim, öyle lafı dolandırmam. Dedim ki,

B: Ne demek şimdi bu? Erkek arkadaşım olup olmadığını öğrenmek için miydi şimdi bu cümle? Hem hayatımda biri olsa benim şuan burada ne işim var? (Şimdi bundan bir anlam çıkaracağını düşünerek cümleme devam ettim) Hoş şuanda arabanızda olmamın altında da bir anlam aramak da yanlış olur.

Adamcağız pustu. Baktı ki kızdım, elindeki kozları oynamaya çalıştı.

C: Seni ilk gördüğümde beğenmiştim. Ama tanımaya başladıktan sonra daha çok beğendim ve etkilendim.

Çakallll! Ben yemem bunları, sen kiminle dans ettiğini daha bilmiyorsun. Lafı değiştirmek adına, işi ile ilgili sorular sormaya başladım.

B: Sizin (şirketin adını yazmıyorum) A’daki göreviniz ne?

C: Önce İnsan Kaynaklarındaydım, şimdi Sosyal İşler ile ilgileniyorum.

B: Ne mezunusunuz?

C: Ben Turizm Otelcilik okudum. Ortaokulu İngiltere’de okudum. Sonra Maarif Kolejinde okudum. Üniversiteye girdim, fakat bitirmedim.

Bir dakika bir dakika, “Maarif Koleji” mi? O da ne ki? Cumhuriyet zamanında adı geçen mektepler gibi. Nasıl yani? Kesinlikle bu fırsatı değerlendirmeliydim, şu yaş konusunu açıklığa kavuşturmalıydım.

B: Siz tam olarak kaçlıydınız?

C: 65

Yani benden 12 yaş büyük, yaklaşık 6 yıl sonra 50 yaşında olacak bir adamdı karşımdaki. Zaten yaşlanmanın verdiği etkiyle yüzünde oluşmuş olan kırışıklıklar, bedeninde olan ve olabilecek sarkmalar, buruşmalar geçti aklımdan. Bihter'e hak verdim...

B: Hmm dedim, ya da benzeri bir efekt yaptım bir yandan kafamda benden kaç yaş büyük olduğunun hesabını yaparken.

C: Dün mesajımı aldığında ne yaptın?

B: Okudummm. (ay ne yapacağımı düşünüyor ki? Aaaa mesaj gönderdi yaşasın diye havalara mı uçacağım)

C: Yani ne hissettin? (Yahu ama yapılmaz ki bu? Sen bana ortam hazırlıyorsun seni bozmam için. Pardon kaç yaşındasın?)

B: Ne mi hissettim? (Gayet cool bir tavırla..) Ne hissetmeliyim? Ya mesaj çekecektin ya arayacaktın. Zaten o yüzden almadın mı telefon numaramı?

C: O da doğru ya. Ama insan cevap yazar..

B: (Bu bir kabus mu, eğer öyle ise ben uyanmak istiyorum. İMDAT!!!) Cevap yazılacak bir mesaj değildi ki. Neden cevap yazayım?

C: Tamam da yani en azından bir gülen surat filan yapsaydın.

B: Ben pek mesaj çeken bir tip değilimdir. (Uzatma işte, batıyorsun battıkça Cüneyt Bey)

Mesaj konusunu kapatmak adına, futboldan konu açtım ama açmaz olaydım. Hangi takımı tuttuğunu sordum. Fenerbahçe dedi, benim takımımı sordu. Galatasaray dedim. Dedi ki,

C: İyi sevindim. İleride maç izlediğimizde, aynı takımı tutuyor olsaydık zevkli olmazdı.

Ben bir şey mi kaçırdım? “Biz” olmuşuz da haberim yok. Daha ortada fol yok yumurta yok, ki olacağını da hiç zannetmiyorum, hakkımda ileriye dönük planlar yapılmaya başlanmış bile.

Yol da bitmek bilmiyor…

C: Benimle ilgili ne düşünüyorsun?

B: Hiçbir şey. Sizi tanımıyorum ki.

C: Peki tanıdıktan sonra bir engel var mı?

Bu arada kendisi erken yaşta evlenmiş, boşanmış.

B: Evet var, yaşınız. Lafı dolandırmam açık sözlüyümdür.

C: Ama ben 18 yaşında gibiyim inan..

Neeee? Nasıl ya? Nedir bu cümlenin anlamı?

B: Bana bir şey ispat etmek zorunda değilsiniz.

C: Benim daha önceden 76lı arkadaşlarım da oldu.

B: Ama benim 65li arkadaşım hiç olmadı.

C: Olmadan bilemezsin ki.

Yaş ilerledikçe idrak etmek daha mı zorlaşıyor, yoksa bu yeniden genç olmaya çalışmanın verdiği bir etki mi?

Trafik yoğundu fakat, beni etkilemek çabasıyla Cüneyt Bey türlü numaralar yaparak, makas atarak hızlı bir şekilde arabayı kullandığı için saat hala 8 olmamıştı. Ya da belki bunun altında sormaya hazırlandığı soru için ortam yaratma planları yatıyordu.

C: Saat daha 7:40. Kahvaltı edelim mi birlikte Kule Çarşı’da ?

B: Arkadaşlarıma söz verdim birlikte kahvaltı yapacaktık.

C: Peki öğlen geleyim, yemek yeriz?

Kötü davranılmak hoşuna mı gidiyor anlamadım ki? Dedim ki,

B: Neticede orası benim iş yerim ve insanlar konuşmayı severler. Gelmeseniz daha iyi olur.

C: Biz seninle yemek yiyemeyecek miyiz peki?

B: Bakalım, konuşuruz….

Neyse ki sonunda gelmiştik. Beni getirdiği için teşekkür ettim ve arabadan indim…

Yaş sendromu bu olsa gerek. Yaşlanmayı kabul etmemek.. Kimse yaşlanmak istemez evet. Mümkün olduğunca ertelemeye çalışırız, yersizdir bu çabalar aslında. Biliriz bunu, ama inanmak istemeyiz.


Aşkın yaşı yoktur deriz. Evet aşkın yaşı yoktur ama, aşkı yaşayan insanların "yaşı" vardır..












Blog yazıları ve yorumlar

Bu blogda yer alan yazıların izinsiz başka bir sitede yayınlanması fikri haklar kanununa göre yasaktır.

Sitenin izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kopyalanarak başka blog veya sitelerde yayınlanması durumunda, söz konusu kişilerin IP adreslerinden tespit edilerek haklarında yasal işlem yapılacaktır.

Blogdaki yazılara yapılan yorumlardan yorum sahipleri sorumludur.